Çoğunluk milliyetçiliği

Doç. Dr. Mazhar Bağlı / Yıldırım Beyazıt Ünv.
06.04.2013

Devletlerin bölünmesi ya da toplumların ayrışması azınlık milliyetçiliği üzerinden gerçekleşmiş değildir. Azınlık milliyetçiliği ancak sosyolojik yapıyı tahrip edebilir. Ama çoğunluk milliyetçiliği devleti, siyaseti tahrip eder. Devletin ve siyasetin tahrip olması durumunda farklılıkları bir arada yaşatabilecek olan irade de zedelenmiş olur.



Sosyolojinin toplumsal alana ilişkin yaklaşımı iki temel kuram çerçevesinde değerlendirilebilir. Doğal toplum modeli, yorumsamacı model. Kimin hangisini niçin tercih ettiği meselesi en çok tartışılan konu olmasına rağmen rasyonel bir referansa sahip değildir. “Bir rasyonelliği bir diğerine tercih etmemizi gerektirecek rasyonel bir gerekçe yoktur.” Tamamen keyfidir, şahsi eğilimlerimizle doğrudan ilgili bir konudur. Toplumsal alandaki işleyişi de bu temel ilke doğrultusunda ele alabiliriz. Nitekim bu iki farklı kuramın esas ayrıştıkları konu değişimdir.

Her iki yaklaşım da toplumun temel niteliklerinden birisinin “çatışma” olduğunda hem fikirdirler. Hatta bu kuramlar arasındaki temel ayrımın “çatışma ve değişim” ile ilgili söyledikleri üzerinden yapıldığını söyleyen, iddia eden düşünür, yazarlar da vardır.

Toplum doğrudan ve dolaylı olarak bir çatışma alanıdır her zaman. Hiçbir zaman “mutlak barış” olmayacaktır ve bunu biliyoruz. Aslında çatışma ilerlemenin de temel dinamiğidir. Ancak burada önemli olan bu çatışmayı kontrol etmek ve yapıcı bir yola kanalize edebilmektir. Asıl amacımız ve arayışımız, çatışmacı bir damardan beslenen o şiddete yönelen iç güdüyü kontrol ederek düzen kurmaktır. Çatışmanın doğal mecrasından çıkıp yıkıcı, kanlı ve öldürücü olmasının çok çeşitli nedenleri olabilir ama bunu engelleyecek olan ise sadece “adalettir.” Adil olmayan ekonomik düzen, dengesiz bir şekilde elde edilen politik güç ve sosyo-kültürel alandaki ilişkilerin asimetrik olarak bir sistem haline gelmesi durumunda çatışmalar kanlı eylemlere dönüşürler.

Uzlaşma nasıl olacak?

Aslında geleneksel yönetim biçiminde bu ilişkilerin dengesiz bir biçimde kurulduğu varsayılır ama şurası da bir gerçektir ki imparatorluklar çeşitli toplumsal gruplara, özellikle de etnik gruplara karşı görece daha doğal bir tutuma sahiplerdi. Yani bir nevi ademi merkeziyetçi (konfederal) idi. Ne zaman ki ulus devletler inşa edildi etnik hegemonyalar o zaman uygulanmaya başladı. Doğal olarak her etnik grup kendine ait bir hegemonya ideolojisi ve coğrafyası oluşturdu ya da var olanı kendisi için dönüştürdü.

Burada bir parantez açıp şu iki özellikle hususa dikkatleri çekmek isterim. Birincisi etnik sorunların olduğu ülkelerde çatışmanın uzlaşma ile çözülmesi dışında bölünmeyi engelleyecek tek yol, etnik temizliktir. Bir başka yol şimdiye kadar bulunmuş değildir. İkincisi de ki bence bu konu daha da önemlidir, etnik çatışmaların olduğu toplumlarda bölünme, azınlık milliyetçiliği üzerinden değil ekseriyeti oluşturan grubun milliyetçiliği üzerinden gerçekleşir. Etnik çatışma ile bölünen ülke sayısı yok denecek kadar azdır nitekim. 

Bugün dünyada 50’den fazla ülkede etnik çatışmalar vardır. Bundan önce de pek çok çatışma vardı. Ve tabi ki bundan sonra da olacaktır. Irak’ta, İrlanda’da, Hindistan’da, Güney Afrika’da, Pakistan’da, Filipinler’de, Fas’ta, Cezayir’de vb yerlerde çatışmalar yaşanıyor ve muhtemel yaşanacaktır da.

Bitmiş olan çatışmaların tamamı uzlaşma ile sonlandırılmışlardır. Bunun Sri Lanka dışında hiçbir istisnası yoktur ve bunun da nihai bir çözüm olmadığının ilk işaretleri tekrar başladı. Yani çatışmanın işaret fişekleri yeniden görülmektedir.

Ez cümle uzlaşma ile sonlandırılmayan etnik çatışma yoktur. Uzlaşılmama halinde de ölümler devam eder. Sorun giderek daha da büyür.

Etnik açlık doyurulamaz

Uzlaşma yoluna gidilmesinin nedeni de çatışan grubun haklı olmasından ve çoğunluğun da haksız olmasından ya da çoğunluğun haklı ve azınlığın haksız olmasından değildir. Bir başka yol olmadığındandır. Etnik açlık doyurulamaz ve bundan dolayı da etnik taleplerden önce çatışmaların bitirilmesine gidilmesi gerekir. Çatışmanın şartları ortadan kaldırılıp uzlaşma sağlanabilir ama etnik açlık doyurulamaz.

Özetle, dünyada etnik sorun dolayısıyla var olan çatışmalara kaba bir göz attığımızda devletlerin bölünmesi ya da toplumların ayrışması azınlık milliyetçiliği üzerinden gerçekleşmiş değildir. Azınlık milliyetçiliği ancak sosyolojik yapıyı tahrip edebilir. Ama çoğunluk milliyetçiliği devleti, siyaseti tahrip eder. Devletin ve siyasetin tahrip olması durumunda farklılıkları bir arada yaşatabilecek olan irade de zedelenmiş olur. Söz gelimi Kürt etnik milliyetçiliği toplumsal dokuya zarar verebilir, toplumsal antropolojiyi dejenere edebilir ama eğer sistem “adil” bir şekilde kurulmuşsa siyasi bir zarar verme gücüne sahip olamaz. Bir başka ifade ile “Kürtler” değil “Türkler” sahip olduğumuz birliği bozacak bir dinamizmi harekete geçirebilirler. Zaten örgüt de bu işi başaramayacağının farkında olduğu için birçoğunun anlamsız sandığı “birkaç isteğin yerine getirilmesi şartı” ile silah bırakmaya razı olmaktadır. Eğer PKK, gerçekten kendi isteği doğrultusunda bağımsız bir Kürdistan kurabileceğine inanmış olsaydı o zaman daha ağır şartlar ya da talepler ile karşımıza çıkardı. Ama bu yöndeki isteğin gerçekçi olmadığını cümle alem biliyor artık ve bu konuya ilişkin yapılan kamuoyu yoklamalarının sonuçları da ortada. Şimdiye kadar yürütülen demokratikleşme çalışmalarının, açılım politikalarının ve yargının adalete emanet edilmesinin bu sorunun çözümünde ne kadar kilit bu rol oynadıkları da görülmektedir. Bu sorunun çözümünden rahatsız olanların bahsi geçen konularda ki değişimlerden rahatsız olmasının nedeni de buydu zaten.

Açık toplumun düşmanları

Son olarak, eğer Türkiye, demokratikleşme konusunda yapıcı ve sistematik adımlar atmamış olsaydı bugün sorun çok daha yakıcı bir hal alacaktı. Ulus devlet modeli, toplumsal değişme ile birlikte tüm dünyada farklılaştı ve değişti. Dünyadaki değişimler çoğulculuğa doğru gitmektedir. Çok kültürlülük bir zenginlik olarak görülmekte tam da K. Popper’ın Açık Toplum ve Düşmanları’nda dediği gibi her bir farklı epistemoloji ve mantıksal örgü sahibi olan farklılığa siyasi ve toplumsal alanda imkan tanımak zorundayız ki aradığımız o kusursuz sistemin potansiyeline sahip olalım.

Toplumu ve dolayısıyla da devleti çoğulculuğa kapattığınızda paralel yapılanmalar için aslında dolaylı olarak bir zemin oluşturduğunuz gerçeğini görmek durumundasınız. Her faşizm bir başka faşizmi doğurur. Bir faizimin toplumsal etkiye sahip olup siyasi bir projeye dönüşmesini engellemenin yolu bir başka milliyetçilik değildir.

mazharbagli@gmail.com