Darbe girişiminin dış politikaya etkileri

Faruk Önalan / Yazar
11.07.2020

15 Temmuz sonrası, diplomasi, askeri ve istihbari bakımdan oldukça güçlenen Türkiye'ye rağmen bu coğrafyada hiçbir adım atılamıyor artık. Türkiye'ye karşı yapılan İrini operasyonu, Kahire inisiyatifi, EastMed anlaşması, Doğu Akdeniz Gaz Forumu bugün birer çöp halini aldı.



15 Temmuz 2016 hain darbe girişiminin 4. Yılı… Bu süreçte şüphesiz Türk dış politikasında önemli değişimler meydana geldi. Alçak kalkışmadan 15 gün sonra Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi açılışı ile Şehitleri Anma Programı’nda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan yeni dönemin stratejisini belirlemişti aslında; “Ülkemizde oynanmak istenen oyunu bir kez daha bozduk. Bundan sonra inşallah Suriye’de oynanan oyunu da bozacağız, Irak’ta oynanan oyunu da bozacağız, Libya’da oynanan oyunu da bozacağız. Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da, dünyanın her yerinde mazlumların ve mağdurların acısı, gözyaşı, kaybetmesi pahasına oynanan oyunları bozacağız. Kardeşlerim, bunların hiçbiri ülkemizde yaşananlardan bağımsız değildir, hepsi aynı senaryonun farklı sahnelerinden ibarettir.”

Suriye’yi üçe bölme planı doğrultusunda hedeflerden biri de sınırlarımız boyunca kılıf giydirilmiş bir sözde PKK devleti oluşturmaktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 Temmuz ihanet kalkışması sonrası ilk ziyaretini, darbe teşebbüsüne karşı ilk tepkiyi veren ülkelerden Rusya’ya yaptı. Rus uçağının düşürülmesinden dokuz ay sonra yapılan bu ziyaret ikili ilişkilerde normalleşme sürecinin ilk adımıydı. Suriye’nin toprak bütünlüğü odaklı Astana, Soçi zirvelerinin temelinin atılması yanında uçak krizi sonrası askıya alınan, Rus gazını Karadeniz üzerinden Türkiye ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak Türk-Akım projesine hız verilerek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in katılımıyla 8 Ocak’ta İstanbul’da düzenlenen törenle faaliyete alındı.

Törörü kaynağında yok etme

15 Temmuz sonrası terörle mücadelede de ciddi bir strateji değişikliğine gidilerek, artık tehdidi kendi topraklarımızda değil, kaynağında yok etme, savunmada değil taarruzda olma stratejisi benimsendi. Bunun ilk adımı olarak da 24 Ağustos 2016 tarihinde yani darbe girişiminden yalnızca 40 gün sonra Fırat Kalkanı Harekâtı başlatılarak tüm dünyaya etkili bir mesaj verildi. İçimizden bazı kesimler de dahil olmak üzere, Türkiye’nin Suriye’de “bataklığa” sürükleneceği söyleniyordu. Oysa ki Türkiye, dünya kamuoyuna –şüphesiz bir plan dahilinde- “sahada çok güçlü, yenilmez” diye empoze edilen DEAŞ terör örgütünü saatler içinde Cerablus’tan çıkarak bir algıyı yok etti, ardından Çobanbey, Dabık ve el-Bab terör örgütünden arındırılarak özgürleştirildi. Fırat Kalkanı Harekatı’na kerhen destek veren Batı, Zeytin Dalı Harekatı’na tamamen karşı çıktı. Operasyonu işgal hareketi olarak görerek ikiyüzlü tavrını net bir şekilde ortaya koydu. Zira Afrin operasyonu, sınırlarımız boyunca oluşturulmak istenen sözde PKK devletinin Akdeniz’e uzanması projesinin kalbine bir hançer saplaması niteliği taşıyordu. Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni “acil” olarak toplantıya çağırdı, ABD harekâtın kısıtlanmasını istedi, İran, Irak kınadı, Kuzey Irak Kürt Bölgesel Yönetimi operasyonu kınarken, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ise Afrin’e destek göndermeye hazır oldukların belirtti hatta Afrin PKK’dan arındırıldıktan sonra Süleymaniye’de üç gün yas ilan edildi, Nevruz kutlamaları için de iptal kararı alındı.

Körfez politikaları

Birleşik Arap Emirlikleri’nin, karanlık adamı Filistinli Muhammed Dahlan aracılığı ile fonladığı- 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Türkiye, Ortadoğu ve Körfez politikalarında da keskin bir değişime gitti. Aslında, Türkiye ile Suudi Arabistan ilişkileri, pürüzler olsa da normal seyrinde gidiyordu. 15 Temmuz’dan üç ay sonra, Suudi Arabistan’a 11 Eylül saldırılarından dolayı dava açılmasına imkan tanıyan Jasta yasa tasarısı (Justice against Sponsors of Terrorism Act-Terörizme Destek Verenlere Karşı Adalet yasa tasarısı) ABD Senatosu’nun ardından Temsilciler Meclisi’nde de onaylanması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan yasaya sert tepki göstermiş, “birkaç Suud’lu terör suçu işledi diye Suudi Arabistan’ı devlet olarak sorumlu tutamazsınız. Dolayısıyla ciddi bir yanlış yapılıyor. Bunu Biden’a söyledim” beyanında bulunmuştu. O günlerde de Türkiye’yi ziyaret eden dönemin Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Nayif’e de (şimdi Muhammed bin Selman’ın emriyle tutuklu) desteklerini iletmişti. O gün Suudi analistler Türkiye ve Erdoğan’ı yere göre sığdıramıyorlardı. Ne olduysa Haziran 2017’de, Kral Selman’ın Muhammed Bin Nayif’in yerine oğlu Muhammed Bin Selman’ı veliaht prens olarak atamasıyla başladı. Katar resmi haber sitesinin hacklenmesiyle üretilen yalan haberler üzerinden, BAE, Bahreyn, Mısır ile birlikte Katar’a abluka uygulamaya başlanınca Türkiye tepki göstererek Katar’ın yanında oldu ve her türlü desteği verdi. Muhammed Bin Selman, Ortadoğu’nun karanlık yüzü, 15 Temmuz darbe girişimi sponsoru Birleşik Arap Emirlikleri veliaht prensi Muhammed Bin Zayed’in güdümü altında. Uzunca bir süredir, yazılı, görsel medyada, sosyal medyada Türkiye ve Erdoğan aleyhinde kara propaganda yürütmeye devam ediyorlar. Türkiye’nin, Sudan Sevakin hamlesi, Katar’da, Somali’de askeri üsler inşa etmesi, Cibuti’de devasa bir ticaret üssü kurma planı, Kuzey Afrika’da, Körfez’de liman kapma yarışında olan Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın pek hoşuna gitmedi. Aslında BAE veliaht prensi Muhammed Bin Zayed, hem Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed Bin Selman’ı hem de Mısır Cumhurbaşkanı el-Sisi’yi çok rahat şekilde yönlendirebiliyor. BAE’nin epey zamandır gerçekleştirmeyi planladığı bir hedefi var ve bu hedef doğrultusunda her türlü kirli işi yapmaktan imtina etmiyor. Sudan limanı, Eritre Assab, Cibuti, Somali/land Berbara limanı, Somali Bosaso limanı, Yemen açıklarındaki Sokotra adası, Yemen el-Mukalla Limanı üzerinde hâkimiyet kurup Kızıldeniz boyunca Afrika Boynuzu, Babul Mendep boğazı ve Aden Körfezi’nde uzun vadede bir Emirlik etkisi kurma idealinin önündeki en büyük engel ise Türkiye. Özellikle 15 Temmuz kalkışmasından sonra, Erdoğan’ın, Katar’a uygulanan ambargoyu “yok hükmüne” getirmesi, Mağrip ülkeleri olan Cezayir, Tunus ve Fas ile olan ilişkileri geliştirmeye çalışması akabinde gelen Libya hamlesi kelimenin anlamıyla hesapları alt üst etti. (Önümüzdeki günlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sürpriz bir Fas ziyareti de gelebilir.) Bu noktada İsrail Güvenlik Enstitüsü şu uyarıyı yaptı: “Son gelişmeler kalıcı olursa Türkiye, Kuzey Afrika’da önemli bir etki yaratacak. Doğu Akdeniz’de, İsrail’in Mısır, Kıbrıslı ve Rum ortaklarının yanı sıra bölgedeki İsrail çıkarlarına daha fazla meydan okumasına olanak sağlayacak. Şimdilik Libya savaşındaki gidişatı değiştirmiş olsa da, Ankara’nın son başarılarının sonuçları muhtemelen Trablus kıyılarının çok daha ötesine uzanacak.”

İttifaklar değişecek mi?

Amerikan Kongre üyelerine ve İsrail Meclisi Knesset’e danışmanlık hizmeti veren Ortadoğu Araştırmaları MEPIN Direktörü, aynı zamanda “Jerusalem Post” yazarı Eric Mandel, “The Hill” için kaleme aldığı, “Amerika, Orta Doğu ittifaklarını değiştirme zorluğuna hazır mı?” başlıklı makalede Türkiye merkezli yeni ittifakların Amerika Birleşik Devletleri’ni ilerde zorlayacağını yazdı.” ABD, ırkçılık ve Kovid-19 ile uğraşırken; Türkiye, Pakistan ve Malezya ittifakına gaz zengini Katar ve en kalabalık Müslüman ülke Endonezya’nın da eklemlenmesiyle Ortadoğu’yu değiştirecek. “ ABD ve müttefiklerine (Suudi Arabistan, BAE, Mısır) meydan okuyacak çok güçlü bir koalisyonun ortaya çıkacağını belirten Mandel, Washington’un yeni duruma tedbir alması gerekliliğini vurguladı. Yine İsrail hükümetine yakın düşünce kuruluşu olan Besa Center’da (The Begin-Sadat Center For Strategic Studies) “İslamcı dörtlü (Türkiye, Pakistan, Malezya, Katar) Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Bahreyn bloğunun karşısında” minvalinde bir analiz yayınlandı. Söz konusu analizde, Türkiye’nin Pakistan ile ilişkilerini her geçen gün daha da geliştirdiği, Pakistan askerlerinin Türkiye’de eğitim aldığı ve Türkiye’nin Suudi Arabistan’a karşı Pakistan’a büyük yatırımlar yaptığı belirtiliyor. Türkiye merkezli oluşumda, Keşmir konusu yanında anti-İsrail söyleminin de ön plana çıktığının altı çiziliyor. Bunun yanında Türkiye’nin Malezya ile de askeri ilişkilerini kuvvetlendirmesine dikkat çekiliyor.

15 Temmuz ihanet kalkışması sonrası icra ettiği Fırat Kalkanı Harekatı, Zeytin Dalı Harekatı ve Barış Pınarları Harekatı ile Suriye’de oynanan oyunu bozan Türkiye, 27 Kasım 2019 tarihinde Birleşmiş Milletler’in tanıdığı meşru Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” ve iki ülkenin uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarının muhafazasını hedefleyen “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırasının” imzalanmasıyla Libya’da oynanmakta olan oyunu ve “Türkiye’yi Akdeniz’de Antalya körfezine hapsetme projesini” yerle bir etti. Muhtıra imzalanır imzalanmaz, Fransa, Yunanistan, Avrupa Birliği Mısır, BAE, Suudi Arabistan’dan ardı ardına tepkiler geldi. Türkiye’nin desteğiyle darbeci Hafter’e karşı önemli kazanımlar elde edilmesi üzerine AB tarafından sözde Libya’ya silah ambargosu amacıyla Fransa, Yunanistan, İtalya, Almanya, Malta ve Lüksemburg’un katılımıyla Yunanca “barış” anlamına gelen İrini Operasyonu’nu hayata geçirdiler. Ancak, Türkiye’nin etkisiyle, stratejik konumda bulunan Malta’nın operasyondan çekilmesi Avrupa Birliği’nde derin hayal kırıklığı yarattı. Zaten bu oluşumun, verdiği destekle Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne zafer üstüne zafer kazandıran Türkiye’ye karşı olduğu aşikardı. Çünkü, operasyon dahilindeki Fransa, darbeci Hafter’e silah sevkiyatına açıkça devam ediyordu. Oyunu bozulan ve sıkışan Fransa, Hafter’i desteklemediğini açıklamak zorunda kalmış gündemi değiştirmek için de Türkiye’yi çocukça ithamlarla daha önce “beyin ölümü gerçekleşti” diye itham ettiği NATO’ya şikayet etme acziyetiyle gülünç duruma düşmüştü.

Batı, “Avrupa değerleri” diye kendilerini kıymetlendirmeye çalışsalar da çıkarları söz konusu oldu mu, tüm değerleri yok sayar. 3 Temmuz 2013 tarihinde Muhammed Mursi’nin darbe ile devrilmesinden yalnızca 10 gün sonra darbeci Sisi’yi Kahire’de ziyaret eden Avrupa Birliği, 15 Temmuz alçak girişiminden tam 56 gün sonra Türkiye’yi ziyarete gelmişti. Başlı başına bu örnek bile, Batı için demokrasinin değil çıkarların ön planda olduğunun kanıtı durumunda.

Libya’da rüzgârın tersine çevrilmesi sonrası Arap analistler tarafından Libya-Yemen karşılaştırması sıkça yapılmaya başladı. “Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayiz el-Serrac doğru müttefiki seçti ve zafer kazandı, Yemen Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur el-Hadi yanlış müttefiki seçti, ülkesini yok etti ve şimdi Riyad otellerinin bir sakini.” İşte ortaya çıkan bu net tablodan dolayı, sosyal medyada kampanya başlatan Yemenliler, Türkiye’nin Libya’da yaptığını kendi ülkelerinde de gerçekleştirmesini istedi. Arap medyasında, Türkiye’nin Mogadişu’daki devasa askeri üssü üzerinden Yemen halkının çağrısına cevap vereceğine dair haberler çıktı bile.

Sahada güçlü, masada güçlü

15 Temmuz sonrası, diplomasi, askeri ve istihbari bakımdan oldukça güçlenen Türkiye’ye rağmen bu coğrafyada hiçbir adım atılamıyor artık. Türkiye’ye karşı yapılan İrini operasyonu, Kahire inisiyatifi, EastMed anlaşması (İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs arasında imzalanan, Doğu Akdeniz gazının taşınmasına ilişkin), Doğu Akdeniz Gaz Forumu (Mısır’ın ev sahipliğinde, 16 Ocak 2019’da Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, İsrail, Mısır, İtalya ve Ürdün Enerji Bakanlarının katılımıyla kuruldu.) bugün birer çöp halini aldı. Öyle ki; Doğu Akdeniz Forumu sonrası Türkiye karşıtı deklarasyona İsrail, İtalya ve Ürdün imza atmamıştı. Hatta, İsrail devletine yakın Begin-Sadat Stratejik Araştırmalar Merkezi (BESA) son analizinde, “Türkiye ile diyalog kurulmalı, East-Med’e dahil edilmeli. Yunanistan ve İsrail’in kaybı olmaz aksine kazancı olur. Türk gemileri doğal gaz bulursa, kriz yeni bir aşamaya girecek ve sonuçları bilinmeyecektir.” uyarısında bulundu. Yunanistan Ulusal Güvenlik Danışmanı emekli Amiral Alexandros Diakopoulos ise İsrail haber kanalı İ24’e verdiği röportajda, “Türkiye Yunanistan’ı haritadan silmeyi başarırsa, İran’dan daha tehlikeli hale gelebilir ve İsrail bir şekilde acı çeker. Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Doğu Akdeniz’i kontrol ederse, istediğini yapacak güce erişir. Eğer Müslüman dünyasının lideri olursa, Yunanistan ve Mısır ile işini bitirdikten sonra hedefi kesinlikle İsrail olacak. Bu senaryonun asla gerçekleşmeyecek olmasından emin olmalıyız.”

Hülasa; gelinen nokta şunu net bir şekilde gösterdi ki; eğer sahada güçlüysen masada senin dediğin olur.

frkonalan@gmail.com