Darbe geleneği varsa darbe ihtimali de var demektir

Doç. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
29.05.2020

Kendine, toplumuna, diline ve geleneğine yabancılaşmış, tarihi doğru düzgün bilmeyen nesiller, gelecek her darbeyi alkışlayacaktır. Bu yüzden darbe olacak mı olmayacak mı diye tartışmak yerine darbelere karşı nasıl önlem alabileceğimizi düşünmek ve tartışmak evladır.



27 Mayıs Darbesi’nin 60. yılında kaybettiklerimizi, şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Seçimle iktidara gelmiş bir başbakan olan Adnan Menderes ve arkadaşları Yassıada’da şehit edildi. Bu gün Türk demokrasi tarihine kara bir leke olarak geçti. Ancak tarihe sürülen kara lekelerin, yani darbelerin sonu gelmedi: 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan ve 15 Temmuz. Geçtiğimiz günlerde kamuoyu 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminin ardından ikinci bir darbe olur mu olmaz mı tartışmalarına hararetli bir şekilde sahne oldu. Tartışma özellikle muhalefet kanadından bir kişinin, mevcut “iktidarın bir erken seçimle ya da başka bir şekilde gideceği” şeklinde değerlendirmelerde bulunmasıyla başladı denebilir. Bu başka şeklin ne olduğu tam olarak anlaşılamadığı gibi geniş bir kesim bu ifadenin altında yatanın bir darbe tehdidi olduğuna kanaat getirdi. Daha yeni bir darbe girişimi atlatılmışken ve son darbe girişiminin kötü hatıraları zihninde canlanan insanlar demokratik tepkilerini gösterirlerken, işte tam da bu noktada “aslında kast edilen darbe değil (artık ülkemizde saltanat kalmadığına ve iktidar partisi görevi bırakmayı düşünmediğine göre, seçim dışı bu yöntem başka ne olabilir? Bilmediğimiz bir yöntem mi var?) ya da “Türkiye’de bir daha asla darbe olmaz, olamaz” diyen bir takım “ileri” görüşlü zevzekler ortaya çıktı.

Geyik akarsuları nasıl özlerse

Tarihin gidişatını kimse tam olarak bilemez, onun yönünü, istikametini Allah dışında kimse tayin edemez. “Darbe asla olmayacak” cümlesi büyük bir cümle. Sivil toplumda, kurumlarında ve devlet yapılanmasında darbeye karşı yüksek ölçüde duyarlılık geliştirilmediği sürece darbe tehdidi her zaman vardır ve olmaya devam edecektir. Geliştirilse bile bu tehdit olabilir. Zira Liberal bir kişi olan Max Duncker haklı olarak şöyle demiştir: “Geyik akarsuları nasıl özlerse ordu da ayaklanmaları öyle özler.” Duncker aslında kutsal bir kitaba, yani İncil’e göndermede bulunmaktadır: “Geyik akarsuları nasıl özlerse, Canım da seni öyle özler, ey Tanrı! (Mezmur 42:1) (Jonathan Steinberg, Bismarck, Türkiye İş Bankası, İstanbul, 2013, s.9) Bütün demokratik devletlerin hatta demokrasi dışı yönetime sahip olanların ellerinin altındaki silahlı güç ile ilgili problemleri mutlaka mevcuttur. Şükür ki ülkemizde yaşanan darbe tecrübelerinden sonra, özellikle sonuncusunda halkın da direnişe geçişiyle birlikte askeri bir darbe tehdidi şimdilik de olsa kontrol altına alınmış görünüyor. Ordumuz, kendi halkıyla uğraşmak yerine, asıl görevine, imparatorluk bekası toprakları koruma görevine geri döndü. Üstelik savunma sanayiindeki atılımlarla birlikte güçlü bir ordu olarak bölgedeki etkinliğini kanıtladı. Dünya güçleriyle rekabet edecek düzeye geldi.

Darbe tehdidi yalnızca devlete bağlı olması gereken silahlı kuvvetlerin bünyesinden gelmeyebilir. Bazen bürokratlar, hukukçular, barolar, dış güçler destekli sözde sivil toplum örgütleri, The cemaat gibi gizli oluşumlar da darbe tehdidinde bulunabilir.

Darbe Romalılardan bile eski

Şiddetle iktidara gelme yöntemi Romalılardan bile eskiye gider. Romalı liberaller bu meseleyi çözmek için haklı olarak iktidara gelmeyi bir kurala bağlamak istemişlerdir. Diyelim ki, iktidarda olan yönetimi beğenmiyorsunuz. Muhalifsiniz ve şiddet yoluyla iktidarı alaşağı edip yerine geçebilecek bir güce de sahipsiniz. Devrimcilerin yaptığı gibi bunu gerçekleştirebilirsiniz. Ancak şu sorun yakanızı bırakmaz: Şiddet yoluyla siz iktidara geldiğinizde sizden memnun olmayanlar ne yapacak? Memnuniyetsizlere devirdiğiniz iktidarın taraftarları da katılmışken üstelik. Netice şudur: Siz nasıl şiddet yoluyla iktidarı devirip yerine geçtiyseniz size muhalif başkaları da sizi şiddet yoluyla devirerek yerinize geçebileceklerdir. Ve onlar iktidara geçtiğinde de onlardan memnun olmayan başkaları onları devirmeye kalkışacaktır. Bu böyle sürüp gider. Gücü gücüne yeten, siyaseti de toplumsal yaşamı da belirler. Toplumda şiddet, kargaşa ve kaos eksik olmaz. Hiçbir huzur kalmaz. İşte bu yüzden Romalıların da gördüğü gibi yönetim işini bir kurala, hukuğa bağlamak şarttır: Seçimler yoluyla iktidara gelip, seçim yoluyla iktidardan inmek.

Bu demokratik oyundur, onu bazıları beğenmeyebilir fakat bu oyun hem eğlenceli hem de şiddetsiz bir oyundur. (şiddetin sosyolojik olarak tamamen ortadan yok edildiğini söylemiyorum. Her yönetim biçimine şiddet içkindir. Hatta denilebilir ki şiddeti tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bir girişim daha fazla şiddet içerir. Söylediğim şey şiddetin kullanımının büyük ölçüde hukuk düzenine bağlanmasıdır)

Çareleri yok!

Demokratik tercihleri kabullenmekten başka çaremiz yok. Çareleri yok! Ancak bu süreçte bize düşen büyük görevler var. Sadece medyada darbelere karşı tepki vermek yeni nesillerin meseleyi bir iktidar muhalefet çekişmesi gibi algılaması riskini de beraberinde getirir. Darbe meselesi medya muhalefeti meselesi değil, yapısal bir sorundur. İlkokuldan itibaren yeni nesilleri bu konuda bilinçlendirmek demokratik bir bilincin gelişmesi için temel şartlardan birisidir. Orta öğretim ve üniversite düzeyinde aktiviteler, sosyal sorumluluk projeleri, darbeyle ilgili neşriyatın geliştirilmesi ve okutulması gibi bazı girişimler bu bilincin geliştirilmesinde önemli rol oynayacaktır. Hâlâ doğru düzgün bir darbe edebiyatımız yoktur. Vatan sevgisini, özgürlük aşkını anlatan eserler, politik sürgün hikayeleri, darbelerin romanları, filmleri, darbenin kötülüklerine maruz kalmış insanların acı dolu hikâyeleri, hakiki bir darbe sosyolojisi, darbelerin değişik veçheleriyle tarihi henüz literatürde eksiktir.

Gençlerin çoğu yakın tarihten bihaber yaşamaktadır. Liselerdeki tarih anlayışıyla geçmişi gençlere gerçekten anlatmak mümkün görünmüyor. Bir sürü araştırmacı – ideolojik sonuçlara varanlar da var bunların içinde – gençlerin büyük bir kısmının kendi ülkesinin dışında bir ülkede yaşamak istediğini, Batı ülkelerinin daha fazla güvenlik ve refah dolu bir hayat vadettiğini düşündüklerini ileri sürüyor. Eğer bu araştırmacıların vardıkları sonuçları kabul edeceksek ve milli eğitimin çocuğu ailesinden, kültüründen, geleneğinden ve hatta kendisine yabancılaştırıcı pratiğine bakılırsa bu sonuçlar hiç de şaşırtıcı değil. Öğrencilerimin mezuniyet eğlencelerine beni davet ettikleri için genelde katılırım. Çoğunlukla gördüğüm manzara aynıdır. Güzel tuvaletleri içinde öğrencilerim ne oynayacaklarını, nasıl danslar yapacaklarını bilmeden müzik adı altındaki gürültüyle geceyi kapatırlar. Folklorü, geleneksel halk danslarını, yöresel halayları çok azı bilir. Bazen dans kurslarına gidenler dans ederler fakat geneli zıplamak ve sallanmak suretiyle gürültüye eşlik eder. Gerçekten dans edenler de arada kaybolur ve genele uyar. Fotoğraf çektirme seansları zaten uzun sürdüğü için gece bir şey anlaşılmadan tamamlanır. Eğlendik mi? Bence eğlenmedik. Eğlendiğimizi sanıyoruz. (Elbette benim için asıl önemli olan onlarla o gecede beraber olabilmek, güzel veda etmek, ama bunları da söylemek zorundayım) Gittikçe daha fazla sayıda hayatından bezmiş öğrenciyle karşılaşıyorum. Bununla birlikte Batılılara özenen bir eğlence anlayışında bile Batılıların pek çoğunun kendi geleneksel danslarını bildiklerini göz ardı etmemek gerekir. Yunanlılardan Almanlara kadar pek çok millette geleneksel danslar önem taşıyor. Hatta bazen bizim modern dans zannettiğimiz dans stilleri onların geleneksel danslarını oluşturabiliyor. Gençlerin Batı ülkelerine ait dansları icra etmesinde bir sorun yok, elbette öğrenebilir ve icra edebilirler, sorun kendi geleneksel danslarını bilmemelerinde. Düğünlerinde bir zeybek oynayamamalarında ya da halay çekememelerinde. Bu eğitimin, tıpkı din eğitimi gibi çok küçük yaştan itibaren verilmesi gerekir. Bir bireyde estetik duygusunun gelişimi, müziği gürültüden ayırt etme kabiliyeti ancak böyle gelişebilir.

Yukarıda bahsedilen, genelde yurt dışında olduğu varsayılan ve genel olarak istenen özgürlük Benjamin Constant’ın söylediği gibi modernlerin özgürlüğüdür, antiklerin değil. Batı ülkelerinde yaşamaya özenen, oradaki özgürlüğü hakiki özgürlük sanan bir gence Vatan Aşkı adında güzel bir kitap yazmış olan İtalyan düşünür Maurizio Viroli’nin sözleriyle cevap vermek isterim: “Denebilir ki “Özgürlüğümü başka yerde aramak dururken kendi halkımın özgürlüğü için neden acı çekeyim? Eğer ülkem bana adil davranmıyorsa, ona hiçbir şey borçlu olmadığım gibi ona karşı hiçbir yükümlülüğüm de yoktur.” “Buna verilebilecek yanıtlardan biri şöyledir: Başka bir ülkede sahip olacağım özgürlük kendi ülkemizde sahip olabileceğim özgürlükten zorunlu olarak daha yoksul ve kusurludur. Başka bir ülkede, en iyi olasılıkla, sivil ya da belki politik özgürlüğe sahip olabiliriz ama kendi kültürümüze göre özgürce yaşayamayız. Kendi halkımızla birlikte yaşanan özgürlük daha tatlıdır; onu kendi özgürlüğümüz, ayrı olarak bizim olan bir özgürlük olarak yaşarız.” (Viroli Maurizio, Vatan Aşkı: Yurtseverlik ve Milliyetçilik Üzerine Bir Deneme, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1995, S.21)

Soru şu: Biz kimiz?

Sorulması gereken en önemli soru kim olduğumuz sorusudur? Bu cevaplanması kolay bir soru değildir. Bu soru, gelişmekte, modernleşmekte olan bütün ülkelerin başına gelen ve muhakkak gelecek olan bir sorudur. Bu soruyu çeşitli yönleriyle cevaplamaya çalışmazsak daha çok darbe göreceğiz demektir. Kendine, toplumuna, diline ve geleneğine yabancılaşmış, geçmiş tarihi doğru düzgün bilmeyen nesiller gelecek her darbeyi alkışlayacaktır. Bu yüzden darbe olacak mı olmayacak mı diye tartışmak yerine darbelere karşı nasıl önlem alabileceğimizi düşünmek ve tartışmak evladır. Unutmamak gerekir ki bir yerde darbe geleneği varsa, darbe ihtimali de var demektir.

bengulg2000@gmail.com