Darbeci akılla nasıl hesaplaşılır?

Doç. Dr. Abdurrahman Babacan / İstanbul Medipol Üniversitesi
16.04.2021

Geçtiğimiz yıllarda kararlı ve cesur şekilde başlatılan 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin yargılanma süreçlerindeki teknik, hukuki, kurumsal ve sistemik boyutların nerelerinde nasıl kazanım ve aksaklıklara sahip olduğumuzun rasyonel muhasebesini gerekli kılacak bir vaka analizi olarak da bakılabilir 104 emekli amiralin bildirisine. 20. yüzyılın ikinci yarısında Latin Amerika'daki, İspanya'daki, Yunanistan'daki askeri darbe veya darbe teşebbüslerinin sistemik şekilde önüne geçilebilmesine dair farklı hesaplaşma tecrübeleri bulunuyor. Türkiye için ise sorulacak temel soru, 27 Mayıs ile başlayan bir darbeci aklın, adeta geleneğe dönüşerek yeşerdiği ve güçlendiği siyasal-hukuki iklimin kendisiyle nasıl ve nereden hesaplaşılacağı ve kanserli hücrelerden nasıl arındırılacağıdır. Bildiriye dair yaklaşım biçimleri, gündelik bir siyasi tartışmanın/çekişmenin ötesinde, ülkenin demokrasi kültürü ile darbeci akıl arasındaki tutacağı pozisyonu ilgilendiren bir turnusol.



104 emekli amiralin Montrö'yü öne çıkararak yayımladığı bir gece yarısı bildirisiyle yürütme erki ve siyaset kurumuna verdiği gözdağı ve örtük tehdit, Türkiye'nin siyasi hafıza defterinde yeni bir sayfa açmaya değer bir olay. Gerek ifade biçimi ve gramatik kodları gerek muhtevanın ele alınış şekli gerekse içeriğin bizatihi kendisinde oldukça rahatsız edici ve demokratik normlar bakımından kabul edilemez noktalar barındıran bir bildiri bu.

Zemin açan siyasal kültür

Sorulması ve cevaplanması gereken çok soru var. Bu yazı o sorulardan birisini soruyor: Mesleğin niteliği ve yapısal karakteri bakımından şahsi ifade özgürlüğünün çok ötesine taşmasının kaçınılmaz olacağı böyle bir bildiriye zemini halen açık tutan siyasal kültür ve yapısal-kurumsal şartlar neler? Üstelik de demokratik hayata geçilmesinden bugüne, her on yılına bir askeri darbe ve müdahale realitesini omuzlarında yük olarak taşıyan bir ülke açısından bu durum nasıl okunmalı? Bir başka ifadeyle, darbe dediğimiz şey nasıl gerçekleşebilen ve hangi yatakta kendisine yaşam alanı bulup yeşerebilen bir şeydir? Ya da en yalın haliyle, emekli üst rütbeli askerlerin böylesi 'ortak eylem' üzerinden yaptıkları bir açıklamayı neden sıradan bir ifade hürriyeti olarak algılayıp geçemiyoruz?

Geç gelen adalet

1973'te Allende hükümetini askeri darbe ile devirerek başa gelen Pinochet iktidarının sistematik insan hakları suçları ve devlet sponsorluğunda işlenen cinayetlerini araştırmak için başlatılan sürece, 'geç gelen adalet' ve 'olabildiği kadarını yapmak' adını koymuştu Şili kamuoyu. Yargı sistemindeki aksaklık ve yavaşlıklar, halen yürürlükte olan 1980 darbe anayasası ile bütünleştiğinde, birçok bakımdan askeri vesayetin gölgesinin hiç çekilemediği bir siyasal zemin sunuyordu Şili'ye. Çok sonraları, 1990'da sivillerin tekrar iktidara gelmesiyle oluşturulan 'Ulusal Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu' askeri darbenin yarattığı sistematik ihlaller ve demokratik sürece açtığı onulmaz yaralarla hesaplaşmak için bir ilk adımdı. Ne var ki sonraki adımlar ağır ve hantaldı. Öyle ki, ancak 2008 itibariyle yargı sistemi ve mahkemeler, bazı davalara kararlılıkla girişebilecekti. Fakat burada dahi yasallık kılıfı ve politik yapıdan ötürü, darbeye katılanların, doğrudan veya dolaylı müdahil olanların, yardım edenlerin, zemin hazırlayanların ve teşvik edenlerin sadece küçük bir grubu hakkında dava açılabildi ve bunların arasında neredeyse hiç sivil yoktu. Açılan davaların işleyişinde de büyük sorunlar vardı: 1138 mağdurun dosyasına dair toplamda açılan 345 dava neticesinde haklarında mahkûmiyet kararı verilen 686 askeri personelden bazıları süreç içerisinde şartlı tahliye edildi ya da cezaları ertelendi. Bunlardan bazıları askeri bütçeden maaş almaya ya da özel emeklilik sisteminden yararlanmaya devam ederken, kamuoyunda çokça tartışılan şey, söz konusu mahkumlara, devletin farklı kademeleri ve darbenin zeminini ortak inşa eden içerisinde siyasilerin, yargı mensuplarının, medyanın da yer aldığı asker-sivil koalisyonunun paydaşlarınca aşırı hoşgörülü bir yaklaşımın varlığı idi.

Askeri darbe Şili'de, tıpkı birçok örnekte olduğu gibi, farklı unsurların bir araya gelmesiyle iktidarını tahkim edip kurumsallaştırabilecekti. Ve bu tahkim etme süreci, darbe yönetimine, etki ve yansımaları bakımından uzun erimli bir iktidar alanı açacaktı. Nitekim 1990'da iktidarını bıraktıktan sonraki sekiz yıl boyunca Pinochet, ordu komutanı olarak görevde kaldı. Bu süre zarfında ordunun menfaatlerini savunma, ekonomik çıkarlarını ve ailelerini koruma ve başa gelen sivil hükümetin insan hakları suçlarıyla ilgili başlattığı soruşturma girişimlerinden orduyu ve darbenin paydaşlarını koruma konusunda aktif bir rolde idi. Bu fiili gerçekliğe, adaletin gerçekleşmesinin önündeki yasal engellerin özellikle korunduğu bir yargı yapısı da eklendiğinde, Şili'de darbe ile hesaplaşmaya giden yol uzun ve engebeli bir hal alacaktı. Öyle ki birçok mağdurun kaydı, suçlananlara dönük herhangi bir soruşturma başlamadan ortadan kayboldu ve zaman içerisinde de -11 Eylül 1973'ten beri meydana gelen bütün şiddet fiillerini kapsayan- sınırlama ve af kanunu sebebiyle, söz konusu kişiler hakkında 'kalıcı cezasızlık' işledi. Üstelik Yüksek Mahkeme de hakimlerin büyük çoğunluğu gibi, dikta yönetimindeki tutumunu tekrarlayarak darbe davalarında çok cılız ve yavaş hareket etti.

Şeffaf mücadele

Tüm bu yapısal ve kurumsal engellere rağmen, darbe dönemi sonrası ülkenin ilk demokratik devlet başkanı Aylwin, bir anlamda karşı bir direniş göstererek darbe ile hesaplaşma sürecinin şeffaf, halk önünde ve kararlılıkla sürdürülmesi konusunda siyasi bir liderlik gösterdi. Mağdur yakınları, insan hakları kuruluşları ve birkaç yargıcın çabalarının daha bir anlam kazandığı bu yeni siyasi iklimde hem hükümet hem Yüksek Mahkeme, meselenin daha ciddiyetle ve kurumsal düzlemde ele alınacağı bir inisiyatif başlattı. İçişleri Bakanlığı bünyesinde oluşturulan İnsan Hakları Programı ve belirli davalarda suç duyurusunda bulunmak için görevlendirilen bağımsız bir kamu hukuku kurumu olan Ulusal İnsan Hakları Enstitüsü'nün kurulması, yargı sisteminin ve mekanizmasının yönünü de değiştirecek bir siyasi etki anlamı taşıyordu. Nitekim bu yeni yön, DINA'nın eski direktörü ve yöneticilerine, davaların en semboliği olan 'Ölüm Kervanı'na; ve nihayet Pinochet'e uzanacaktı. Zira ordu komutanlığı sona erdiğinde kendisine yönelik, davaya dönüşen sayısız suç iddiasının neticesinde Londra'da gözaltına alınarak yargıya teslim edildi. Bunlar son tahlilde mahkemelerin darbe ve insan hakları suçlarına ilişkin tutumlarında da kırılma etkisi anlamına gelen gelişmelerdi. Ve nihayetinde diğer davalarda çok sayıda ordu mensubu ceza aldı. Tüm bunlara karşın eksik yön halen çok fazla. Darbenin tüm paydaşlarına dönük hukuki ve toplumsal bir takibatın işletilmesi için kamuoyunun meselenin farkında olması noktasındaki çabalar sürüyor. Zira son yapılan araştırmalar, Şili halkının üçte birinin halen daha darbe yönetimince gerçekleştirilen sistematik suçları ve bunlara ortak olan paydaşların süreçteki rollerini, yapısal-kurumsal-hukuki düzlemde ele almadığını; daha çok münferit ihlaller mesabesinde yaklaştığını gösteriyor. Bu yönüyle sistemik ve bütüncül bir hesaplaşma için halen daha yol var.

Hakikati bilme hakkı

Arjantin 1976-1983 arasında hüküm süren askeri cunta yargılamalarına 1985'te başladığında, devletlerin insan haklarını koruma zorunluluğu olan özerk ve vazgeçilmez bir hak olarak 'hakikati bilme hakkı' kavramı etrafında bir toplumsal hesaplaşma süreci de başlamış oluyordu. Öyle ki, iç hukukun bir gereği olarak devlete, gerçeği ve kayıp kişilerin akıbetleri bulunana kadar araştırma yapma yükümlülüğü yüklenir. Darbe döneminin sonlarında sistematik devlet şiddetinin araştırılmasının önüne geçilmesi maksadıyla çıkarılan 'zorunlu itaat' ve 'af' yasalarına karşı 'Hakikat Komisyonu (CONADEP)' üzerinden verilecek mücadele de yine bu kapsamda değerlendirilir. Arjantin'deki hesaplaşma süreci, gerçekten de söz konusu yasalar üzerinden sekteye uğratılmaya çalışıldı. Bir mekanizma olarak yargı da bu sürecin bir parçası idi. Zira zorla ele geçirme yoluyla adalet yönetimine dahil olan üyelerin çoğunlukta olduğu bir yapı oluşuyor süreç içerisinde. Bu bakımdan, darbe dönemi ürünü bir kurumsal yapı ile hukuk devleti arasında bir 'süreklilik' çizgisi üzerinden meseleye bakmak ve hukuk devletinin buradan zamanla gelişeceğini varsaymak, oldukça hatalı bir okuma olacaktır. Burada net bir kırılma gerekir. Anayasal, hukuki, kurumsal ve siyasal bir kırılma. Arjantin'deki hesaplaşma sürecinde olan da esasen bu. 1994'teki Anayasa Reformu'nda buna içkin net hükümlere rastlıyoruz (36. madde): 'Anayasa'nın Üstünlüğü' ilkesi çerçevesinde, "eylemlerin failleri ve iştirakçileri, zaman aşımına uğramayan cezai sorumlulukları yükleneceklerdir; herhangi bir devlet görevi ve kadrosu almaktan daimî olarak menedileceklerdir ve bu kişiler, 'adi vatan hainleri' olarak en ağır anayasal ehliyetsizliğe maruz kalacaklardır." Demokratik bir geçişin olmazsa olmaz bir şartı bu anayasal düzenleme iken diğeri, uluslararası insan hakları sözleşme ilkelerinin anayasal, hukuki ve kurumsal düzleme dahil edilmesidir. 'Cuntaların yargılanması' adıyla dünyada çok ses getiren yargılama sürecini Arjantin, bu iki temel ayak üzerinden yükseltti.

Kırılmanın dinamikleri

Bununla beraber özellikle af yasasının, devam eden hukuki soruşturmaların çoğunu sekteye uğratması ve kovuşturmaya dönüşmesinin önünü alması bakımından bu mücadelede en ciddi yasal ve kurumsal bariyeri oluşturduğunu görüyoruz. Fakat yine de mağdurlar, insan hakları kuruluşları ve genel olarak sivil toplumun adalet talebindeki büyük etkinliği ve kararlılığı Arjantin'de kırılmayı yaratan temel dinamik oldu. Bu anlamda, davaların kararlılıkla yürütülmesinin zeminine dair söylenebilecek dört temel etmen var: anayasa değişikliği/hukuk reformu, sivil dinamizm, uluslararası/bölgesel etki, yetkileri azaltılan aktörler. İlk etmen olan Anayasa reformunun getirdiği şey, uluslararası insan hakları normlarına daha sıkı şekilde bağlanan bir devlet aklı iken iç ceza muhakemesi reformu ile yargılamalarda etkinliğin sağlanması; beraberinde söz konusu süreç için Ulusal Yüksek Mahkeme'nin oluşturulması, sürecin bütünleyen unsurları oldu. Bahsini ettiğimiz ikinci etmen olan sivil dinamizm ve etkinlik ise, belki de Arjantin örneğini farklı ülkeler için çok büyük derse konu kılan boyuttu. Plaza de Mayo anneleri ve büyükanneleri, gözaltındaki kayıpların akrabaları, Yasal ve Sosyal Araştırmalar Merkezi gibi pek çoğu yasal bir profile sahip olan ve diktatörlük sürecinde kurulmuş olan güçlü bir sivil-insan hakları örgütleri ağı ve daha da önce kurulmuş olan insan hakları kuruluşlarının rolleri çok büyüktü. Hem iç hem uluslararası suç duyuruları ve hareketlilikler gibi siyasi eylemler ve yerel-bölgesel mahkemelerde davalar açmak suretiyle yasal stratejilerin her birisini etkinlikle işleten; 'Hafıza, Hakikat ve Adalet' olarak adlandırdıkları mücadelelerinden hiç vazgeçmeyen önemli bir sivil yapılanma oluştu süreç içerisinde. Üçüncü etmen olarak, Pinochet'in 1998'de Londra'da tutuklanmasını da kapsayan uluslararası ortam; beraberinde, insan hakları kuruluşlarının 'hakikat hakkı' talepleri doğrultusunda Amerikalılar Arası İnsan Hakları Komisyonu'na başvuruları, Uluslararası İnsan Hakları Komisyonu'nun Arjantin devletine karşı Plaza de Mayo annesi Lapaco'nun dilekçesini kabul etmesiyle ülkenin çeşitli şehirlerinde hakikat davalarının başlatılması, Amerikalılar Arası İnsan Hakları Mahkemesi'nin Simon davasında verdiği, affın ilgası kararı ve Arjantin Yüksek Mahkemesi'nin, bu karara istinaden içerideki yargılama süreçlerini bu doğrultuda işletmeye başlaması, ülkedeki yargılama süreçlerini doğrudan etkileyen uluslararası ve bölgesel gelişmeler oldu. Son etmen olarak yetkileri azaltılan aktörler bağlamında ise bazı yasal-kurumsal düzenlemeler karşımıza çıkıyor. Silahlı kuvvetlerin hem fiili hem sembolik etkisinin azaltıldığı ve sivil kontrol ve denetimin mutlaklaştırıldığı, askeri yargı reformu eliyle yargı sisteminde sivil hakimiyetin arttığı, askeri eğitimin revizyonuyla uluslararası insan hakları ve demokrasi normlarını içeren müfredatın sisteme entegre edildiği, eski cunta toplantı kayıtlarının sivil otoriteye teslim edilmesiyle başlayan silahlı kuvvetler istihbaratının sivil denetime tabi tutulduğu bir kurumsal düzenleme bütününden bahsediyoruz. Bu düzenlemeler bütünü, temelde, ordu mensuplarının dokunulmazlıklarının son bulması noktasında gelişmeler olarak okunmalıdır; öyle ki, eski üniformalılar da -bir özel iktidar seçkini grubu olarak- söz konusu düzenlemeler bütününe bu bağlamda dahil edilmiştir.

İnsanlığa karşı suç

Yasal-kurumsal engeller kaldırıldıktan sonra ülke genelinde davalar açılmaya başlandı. Fakat yine de her şeyin mükemmel işlediğini söylemek zor. Cezai takibat usulünün yavaş ve aksak işlemesi -ki ülkede insan hakları kuruluşları buna 'damlayarak ilerleyen kovuşturma' diyordu, ayrıca soruşturmadan kovuşturmaya geçişlerin çok aksak yürümesi, davalardaki müştekilere karşı tehdit ve şiddet eylemleri sorunu -ki bazı devlet kurumlarının da buna göz yumması, problemi derinleştiren hususlardı. Bu doğrultuda 2007'de ceza yargılama süreçlerinin iyileştirilmesi noktasında bazı ek adımlar atıldı. Cumhuriyet Savcılığı, ülke çapındaki davaları koordine etmek için 'İnsanlığa Karşı Suç Birimi'ni kurdu. Bu yapı, suçlamalara ilişkin kayıtların tutulduğu, davalarla ilgili organizasyonel stratejilerin geliştirildiği, bilginin odak noktası hale gelen bir yapı olarak tasarlandı ve öyle işletildi. Yine, tanık koruma programı kapsamında 'Gerçeklik ve Adalet Programı' ihdas edildi. Ayrıca, mahkeme sürecinin şeffaflığı için Yüksek Mahkeme bünyesinde özel bir birim kuruldu. Yine Yüksek Mahkeme bünyesinde, mahkemelerde görev alan devlet organları arasındaki bağlantıları ve koordinasyonu güçlendirmek amacıyla Arabuluculuk Komisyonu tesis edildi.

Bu yapısal koşulların, zemininde anlam kazandığı siyasi irade ise Arjantin'de sadece hükümetin değil, bir bütün olarak yasama erkinin ve siyaset kurumunun yüklendiği bir sorumluluk inisiyatifine dayanıyordu. Nitekim Kongre, 2010'da ilan edilen bir bildirge ile, mahkemelere ve davalara çok güçlü şekilde destek deklarasyonunda bulundu. Öyle ki söz konusu bildirge, meselenin, siyasi değişimlerden ve hükümetlerden bağımsız, bir 'devlet politikası' olarak ele alındığının ve bu meyanda, bir devlet politikası sürekliliği içerisinde işletileceğinin açık taahhüdünü içermekteydi.

Darbe hafızası

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Latin Amerika'daki, İspanya'daki, Yunanistan'daki askeri darbe veya darbe teşebbüslerinin sistemik şekilde önüne geçilebilmesine dair farklı hesaplaşma tecrübeleri bulunuyor. Türkiye'nin de benzer dönemlerde başlayan darbe hafızasının bugünlere yansımasında sorulacak temel soru, 27 Mayıs ile başlayan bir darbeci aklın, adeta geleneğe dönüşerek yeşerdiği ve güçlendiği siyasal-hukuki iklimin kendisiyle nasıl ve nereden hesaplaşılacağı ve kanserli hücrelerden nasıl arındırılacağıdır. Geçtiğimiz yıllarda kararlı ve cesur şekilde başlatılan 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin yargılanma süreçlerindeki teknik, hukuki, kurumsal ve sistemik boyutların nerelerinde nasıl kazanım ve aksaklıklara sahip olduğumuzun rasyonel muhasebesini gerekli kılacak bir vaka analizi olarak da bakılabilir 104 amiralin söz konusu bildirisine. Bildiriye dair yaklaşım biçimleri ise, gündelik bir siyasi tartışmanın/çekişmenin ötesinde, ülkenin demokrasi kültürü ile darbeci akıl arasındaki tutacağı pozisyonu ilgilendiren bir turnusol. Tercihi yaparken, inisiyatifi üstlenirken alınacak konuma dair Şili ve Arjantin örnekleri elbette farklı hikayeler sunuyor. İki farklı hikâyenin neresine nasıl yaklaşacağımız ise tamamen bizim tercihimiz.

abdurrahmanbabacan@gmail.com