Depopulasyon çağında umudun inşası

Dr. Yasemin Bozkurt Özyalçın/ Akademisyen, Yazar
22.01.2026

Demografik düşüşü dair genel literatür, eğitim, kalkınma, kentleşme, bebek ölümlerinin azalması ve kadının iş gücüne katılımı gibi rasyonel; bireyselleşme, konfor arayışı, evlilik yaşındaki artış, ataerkillik, dindarlığın azalması gibi sosyokültürel faktörler gösterir. Ancak henüz zenginleşmeden demografik azalan Myanmar/Nepal örnekleri ile teşviklere rağmen nüfusunu tazeleyemeyen Avrupa, meselenin sadece sosyo-ekonomiyle açıklanamayacak kadar derin olduğunu kanıtlar.


Depopulasyon çağında umudun inşası

Dr. Yasemin Bozkurt Özyalçın/ Akademisyen, Yazar

Bilimin adeta bir veri fetişizmine boğulduğu, insanın varlık değerinin birer nesneye indirgendiği dijital çağda "insan sayısı" neyi ifade eder? Devletlerin kudretini belirleyen güç ve üretimin öznesi olan insan, modern dünyada nasıl bir anlam değişimine uğramıştır ki yaklaşık 700 yıl önceki Kara Veba salgınından bu yana ilk kez insanoğlu kendi eliyle ve bilinçli bir azalma sürecine girmiştir?

Dünyada 1960'lardan itibaren, Türkiye'de son 11 yıldır ivme kazanan ve 1,48 seviyesine gerileyen doğurganlık hızı, yenilenme eşiği olan 2,1'in oldukça altındadır. Bu tabloyu sadece rakamsal bir alarm değil, insanlığın anlam dünyasındaki bir kırılma olarak okumak gerekir.

Bilim kavramlar üzerine inşa edilir. Dolayısıyla demografik gerilemeyi doğru tahlil etmek, nüfusu niceliksel bir gösterge olmanın ötesinde, tüm değişim dinamiklerinin odağında yer alan, tarihi, sosyal ve ekonomik devinimlerin bizzat içinden neşet ettiği müstakil bir referans alanı olarak tanımlamakla başlar. Şahsi tercihlerin bir sonucu gibi görünse de aslında içtimai değişimlerin hem faili hem de çıktısı olan dinamik bir yapıdır. Sosyokültürel, politik, jeopolitik ve dini potansiyelleriyle nüfus; toplumun zihin haritasını ve değerler hiyerarşisini yansıtan stratejik bir fenomendir. Zira bir toplumun niceliği, o toplumun varoluş gayesi ve hayatı kavrayış biçimiyle doğrudan ilintilidir.

Değişim ve etkileşimin çok hızlı olduğu küresel dünyada nüfus hareketlerini okumak, Türkiye'nin konumunu tayin etmek adına elzemdir. Mevcut demografik seyir, bir yandan 1963'ten bu yana uygulanan politikaların yansımasıyken diğer yandan "sonsuz ihtiyaçlar ile kıt kaynaklar" paradoksuna dayanan yerleşik iktisadi paradigmanın arka plan etkilerinden bağımsız düşünülemez. Nitekim Malthus nüfus teorisi tarihi bir iddia kalsa da inşa ettiği kavramsal çerçevenin bugünkü nüfus algısının zihinsel zeminini şekillendirdiği söylenebilir.

Küresel manzara

Nicholas Eberstadt'ın "depopülasyon çağı" olarak tanımladığı bu dönemin temel itici gücü biyolojik yetersizlik değil, dünya çapında tecelli eden "çocuk sahibi olma arzusundaki keskin azalma"dır. Birleşmiş Milletler (BM) (2022) raporuna göre, 1950'de 4,84 olan küresel doğurganlık hızı, 2021'de 2,23'e gerilemiştir.

Uzayan yaşam süresi ve düşen doğum hızları, dünyayı benzersiz bir yaşlanma sürecine sokmuştur. The Lancet'te yayımlanan Sağlık Ölçümleri ve Değerlendirme Enstitüsü (IHME) verilerine göre, günümüzde ülkelerin yüzde 54'ü (110 ülke), 'yenilenme eşiğinin' altına düşmüş durumdadır. Projeksiyonlar ise yüzyıl sonunda bu oranın Yüzde 97'ye (198 ülke) çıkacağını öngörmektedir. Daha da çarpıcı olanı, demografların uzun zamandır İslam dininin hızlı doğurganlık düşüşlerine karşı bir "kalkan" görevi gördüğünü kabul ettiği Kuzey Afrika ve Orta Doğu gibi coğrafyalarda bile doğurganlığın yenilenme seviyesinin altına inmiş olmasıdır.

Bölgesel kırılmalar

Küresel gerileme, coğrafyalara göre farklı yoğunluklarda seyretmektedir:

-Doğu Asya ve Çin: Bölgenin tamamı net bir nüfus azalması sürecindedir. Güney Kore 0,82 doğurganlık hızıyla dünyanın en düşük oranına sahipken Çin, 1980'de 2,44 olan oranını 2021'de 1,23'e indirerek tarihin en keskin demografik dönüşümlerinden birini yaşamaktadır.

-Avrupa Birliği: Mevcut 27 AB ülkesi, yenilenme eşiğinin yüzde 30 altındadır ve 2012'den bu yana ölümlerin doğumları geçtiği "Net Mortalite" bölgesine dönüşmüştür.

-ABD ve Afrika - direnç gösteren istisnalar: ABD 1,6'lık doğurganlık oranıyla ve göç sayesinde daha dirençli görünmektedir. 2080'den itibaren düşüşe geçmesi beklenmektedir. Sahra Altı Afrika ise 4,3'lük oranıyla 2100 yılında her iki doğumdan birinin adresi olmaya adaydır. Ancak buradaki genç nüfusun yüzde 94'ünün temel becerilerden yoksun olması, niceliksel artışın bir "nitelik kriziyle" gölgelenmesine neden olmaktadır.

Türkiye'nin kritik dönemeci – İstanbul 'dan Berlin'e

Küresel paradigma karşısında tüm mefhumların sarsıntı yaşadığı günümüzde, Türkiye'yi bu akıştan bağımsız düşünmek mümkün değildir. Türkiye, BM Raporlarında küresel demografik değişimlerden derinlemesine etkilenen ve küresel ortalamanın hızla altına düşen bir ülke olarak tanımlanmaktadır.

Doğurganlık hızı: 1950'de 5,73 olan oran; 1980'de 4,81, 2021'de ise alarm seviyesi olan 1,67'ye düşmüştür.

İstanbul: 2023 yılında İstanbul'un doğum hızı kadın başına 1,2 olarak kaydedilmiştir ki bu, Avrupa'nın en düşük seviyelerinden birine sahip olan Berlin'den daha düşüktür.

Gelecek projeksiyonu: Mevcut eğilimlerin sürmesi halinde, 2100 yılında Türkiye'nin doğurganlık seviyesinin 1,17'ye gerileyeceği ve toplam nüfusun 50 milyonun altına düşeceği tahmin edilmektedir.

Muhtemel sonuçlar: Jeopolitik riskler, işgücü kaybı, yaşlılık paradoksu

Dünyanın en hızlı büyüyen grubu artık çocuklar değil, 80 yaş ve üstü "en yaşlılar"dır. 2050 yılına gelindiğinde, Afrika dışındaki tüm ülkelerde 65 yaş üstü nüfusun iki katına çıkacağı öngörülmektedir.

Sosyal güvenlik ve ekonomik gerileme: Artan yaşlı nüfus, sosyal güvenlik sistemlerinin işlevsizleşmesi, sağlık harcamalarının kontrolsüz artışı ve ekonomik canlılığın yitirilmesi, bakım ihtiyaçlarının artması demektir.

Yaşlılık sorunu ve bilgeliğin kaybı: Tarih boyunca "bilgelik ve tecrübe" odağında onurlandırılan ihtiyarlık dönemi, modern dünyada ekonomik bir yük ve kronik bir "yaşlı bakım sorunu" parantezine sıkışmaktadır. Bu bakış açısı, toplumun hafızasını ve kültürel aktarımı tehdit etmektedir.

Jeopolitik riskler ve işgücü mobilizasyonu: Nüfusun niceliksel kaybı, ülkelerin savunma ve teknolojik inovasyon potansiyellerini doğrudan sarsarak küresel güç dengelerini değiştirmektedir. Oluşan işgücü boşluğu, kontrolsüz göç hareketlerini ve emeğin küresel ölçekte mobilizasyonunu zorunlu kılmaktadır.

İşgücü boşluğu ve teknolojik ikame arayışları: Genç işgücü kaybını yapay zekâ ve otomasyonla telafi etme çabaları stratejik bir arayış olarak hız kazanmıştır. Massachusetts Institute of Technology (MIT) verileri, yapay zekanın ABD işgücü piyasasının yüzde 11,7'sini dönüştürme potansiyeline işaret etse de bu teknolojilerin sosyal ve demografik dönüşümü ne ölçüde ikame edebileceği henüz bir belirsizlik ve tartışma konusudur.

İstatistiklerin ötesi: Depopülasyonun nedenleri ve anlam kayması

Demografik düşüşü dair genel literatür, eğitim, kalkınma, kentleşme, bebek ölümlerinin azalması ve kadının iş gücüne katılımı gibi rasyonel; bireyselleşme, konfor arayışı, evlilik yaşındaki artış, ataerkillik, dindarlığın azalması gibi sosyokültürel faktörler gösterir. Ancak henüz zenginleşmeden demografik azalan Myanmar/Nepal örnekleri ile teşviklere rağmen nüfusunu tazeleyemeyen Avrupa, meselenin sadece sosyo-ekonomiyle açıklanamayacak kadar derin olduğunu kanıtlar.

Tüm bu zahiri sebepleri tetikleyen asıl etken, Eberstadt'ın ifadesiyle "insan iradesi"dir. Cemil Meriç'in "Aydın insan maruz kalmaz, tercih eder" düsturundan hareketle sormak gerekir: Dijital çağda insan, eylemlerini ne kadar kendi hür iradesiyle şekillendirmektedir?

Zira günümüzde irade; çocuğu merkeze almaktan uzak bir modernite kurgusuyla kuşatılmıştır. Bu anlayış; şehir yapısından çalışma şartlarına, ilişki biçimlerinden zaman-mekân algısına kadar her alanda çocuğu bir hayat kaynağı olmaktan çıkarıp, kariyer, kazanç ve konfor önünde bir "maliyet" veya "mani" haline getirmiştir. "Çocuk rızkıyla gelir", "Bir çocuğu bir köy büyütür" gibi kadim inançların nostaljiye dönüşmesi, değerleri taşıyan kavramların çekilerek bir anlam boşluğu yaratmasıdır. Sonuçta çocuğun tüm maddi-manevi yükünün yalnızca ebeveynlerin -çoğu zaman sadece annenin- omuzlarına kalması, depopülasyonu tetikleyen yapısal bir faktördür.

Bu dönüşüm, insanın anlam dünyasındaki kırılmanın yansımasıdır. Modern birey, dünyevi beklentilerle kuşatılırken çocuk için gösterilen fedakârlığın "karşılığı olmayacağı" düşüncesi zemin kazanmaktadır. Aile yapılarının küçülmesi, aileyi ve çocuğu yücelten inançların zayıflaması, gönüllü çocuksuzluğun ve nikâhsız birlikteliğin "cool" bir yaşam biçimi olarak pazarlanması gibi etkenler, insanı hayata yeni bir can katma motivasyonundan uzaklaştırmaktadır.

Bir gelecek inşası olarak "umut"

Günümüzde demografik döngüyü yeniden canlandıracak olan temel güç, hayatla olan ilişkiyi umut ve sevgi üzerinden yeniden inşa edecek değerleri canlandırmakta saklıdır. Modern hayatın insanı sürekli bir kaygı sarmalına hapsettiği bu dönemde, gelecek kaygısı yerine hayat neşesi ve istikbal umudu taşıyan gençler kendinden sonraki nesil için bir irade gösterebilirler.

Çocuk ve umut arasındaki bu bağı, şahsi hayatıma damga vuran bir hadise ile pekiştirmek isterim. Kıymetli hocalarım Sadettin Ökten ve Meriç Ökten ile bir Viyana baharında, birinci bölgeye doğru gitmekteydik. Akademisyen bir çiftin, hepsi akademisyen olmuş dört evlat yetiştirmiş olması zihnimde hayranlık uyandıran bir soruyu doğurmuştu. Bu sürecin nasıl yürütüldüğünü, belki de kendime tutunacak bir dal bulma umuduyla, "hocam hem akademi hem 4 çocuk zor olmadı mı" şeklinde sormuş bulundum. Merhum Meriç Hocamın o gün verdiği cevap, aslında bu makalenin özeti sayılabilecek bir ikaz niteliğindeydi:

"Çocuk zorluk olur mu? Çocuk insanı hayata bağlayan en büyük umuttur. Çocuklarıma yaptığım her hizmeti ibadet bildim. Sen de böyle bileceksin"...

İşe böyle bir büyük nasihatinde, hiçbir politikanın çözemediği muammanın anahtarı saklıdır. Bu telakki; hizmeti nimete, emeği ibadete, insanı ise umuda dönüştüren en sağlam kalemizdir.

Çözüm arayışlarına katkı

Mevcut tablo, modernitenin doğal bir neticesidir. Bu durum, kendi iç çatışmalarının bir sonucu olabileceği gibi, bizzat öngördüğü bir yaşam biçimi de olabilir. Türkiye için geliştirilecek politikalar, sorunu yaratan zihinsel dünyanın "indirgemeci, sığ ve eklektik" kopyası olmaktan kaçınmalı, çözüm kendi kültürel ve tarihi kodlarına uygun sentezlerde aranmalıdır. Bu noktada temel prensibimiz; meseleyi kuşatıcı bir nazarla ihatalı, tetkik eden ve toplumun her bir dokusuna temas eden bir yaklaşım sergilemektir.

Şayet sistem, doğrudan kendi medeniyet değerleri üzerine inşa edilseydi taşlar muhtemelen kendiliğinden yerine oturacaktı. Halihazırdaki uygulama ve önerilerin ötesinde, meseleyi sadece teknik bir sorun değil, yani bir zihniyet inşası olarak gören şu boyutların sürece dahil edilmesi kalıcı çözümü tetikleyebilir.

Ailedeki rollerin analizi: Ataerkil yapının çözülmesi, aile içi rollerin dönüşümü ve çocuğun modern ailedeki merkezi konumu doğru analiz edilmelidir.

Anneliğin itibarı: Anneliğin bir medeniyeti inşa etme gücü olduğu gerçeği, her alanda yeniden ihya edilmelidir.

Hususi alternatifler: İstihdam dışındaki kadınlar için doğrudan maddi destekler; istihdamdaki kadınlar içinse anneliği ikincil kılmayan, iş-yaşam dengesini gözeten özgün mekanizmalar geliştirilmelidir.

Mesleğe duyarlı esnek modeller: Eğitimli kadınlar için "mesleğe duyarlı" teşvikler devreye alınmalıdır. Örneğin akademide, 3 yaşına kadar çocuğu olan ebeveynlere akademik teşvik puanı verilmesi ve terfi sürelerinin esnetilmesi çığır açıcı bir adım olacaktır. Her kurum kendi şartlarına göre ailenin hayatında çocuğun bir engel olmayacağı sistemi kurgulamalıdır.

İş-yaşam dengesinde insani dönüşüm: Kadının istihdama katılmasına rağmen ev içi mesuliyetlerinin değişmemesi bir rol yükü yaratmaktadır. Bu durum esnek mesai modelleri ve erkeğin sorumluluğu paylaştığı bir zihniyet dönüşümüyle aşılabilir.

Stratejik göç ve iş gücü planlaması: Nitelikli göç yönetimi ve uluslararası öğrencilerin iş gücüne adaptasyonu, demografik daralmaya karşı stratejik bir avantaj olarak planlanmalıdır.

İkinci çocuk eşiği (parite): Araştırmalar, toplumsal rol ve ebeveynlik tatmininin birinci çocukla sağlandığını ve kritik eşiğin ikinci çocuk kararı olduğunu göstermektedir. Bu nedenle teşvikler, birinci çocuktan ikinci çocuğa geçişi artırmaya odaklanmalıdır.

Sonuç: Yeni bir dönemecin eşiğinde

Dünya yüksek eğitim ve ekonomik büyüme seviyelerine ulaşsa da insanı merkeze alan kadim bir dengenin inşasına muhtaçtır. Türkiye'nin 2025 yılını "Aile Yılı", önümüzdeki on yılı ise "Aile ve Nüfus On Yılı" ilan etmesi bu yolda kıymetli bir adım ve imkândır. İktidar ilişkilerinden gündelik yaşam pratiklerine kadar her alanda belirleyici olan nüfus, toplumun kurucu iradesini yansıtan bir fenomendir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanımızın "en az 3 çocuk" telkininin stratejik bir hakikate dayandığı, bugün Çin'in dahi radikal çocuk teşvik politikaları geliştirdiği küresel konjonktürde açıkça görülmektedir.

Bu iradenin toplumsal bir karşılığa dönüşmesi, ancak insanın anlam dünyasında bir karşılık bulmasıyla mümkündür. Zira en iddialı kamu politikaları bile ancak kendi değerleriyle tutarlı yaşam pratikleriyle desteklendiğinde hayat bulur. İnsanlık, fıtrata muhalif yaklaşımların maliyetlerini deneyimlerken şu soru hayatiyet kazanmaktadır: Yakın gelecekte en kârlı yatırım; kapitalizmin vaat ettiği, borsa, konut, altın veya kripto mu olacak? Yoksa farklı anlam dünyasından gelen evlat kokusunun cennet kokusu olduğu müjdesi ve ölümden sonra dahi hayır kapısını açık tutan "hayırlı evlat" neşvesi mi olacak?

Dünyadaki bu demografik düşüş, Batı'nın değerler sistemiyle (bireysellik ve rasyonallik, sekülerlik vb..) tutarlı olduğu için o coğrafyada sarsıcı bir kimlik krizine yol açmayacaktır. Ancak Türkiye için bu; sadece bir nüfus kaybı değil, tarihi ve manevi kodlarından kopuşu ifade edebilmektedir. Netice itibarıyla; nüfus meselesi rakamların değil, bir medeniyetin yarınını bugünden kurma iradesidir. Küresel paradigma karşısında Türkiye'nin kendi özgün anlam dünyasını merkeze alması, bu krizi fırsata çevirerek yeni yüzyıldaki pozisyonunu belirleyecek tarihi kritik bir dönemeçtir.