Devletin bozulan ideolojik aygıtları

Ercan Yıldırım / Yazar
24.11.2018

Hiçbir olay, dünya sisteminin kötüye giden hiçbir değeri, kurumu bizi kendimize getirecek oluşu başlatamıyor. Sistemin ideolojik aygıtlarının bozulması yeni bir oluşa değil krize götürdüğü için bu olaylardan bir ontoloji şimdilik mümkün görünmüyor!



Devlet modern karakterini kazandıktan sonra güç ilişkilerini doğrudan gerçekleştirebilecek mekanizmalar da ihdas etti. Modern kapitalist devlet, ulus niteliğiyle beraber, hele İmparatorlukların sona ermesiyle “tehditlere” ve “vehimlere” daha açık hale geldi.   

Vahşi hayvanlarla modern ulus devlet arasında bariz benzerlikler vardır. Vahşi hayvanlar doğal ortamları içinde huzursuz, kaygılı, uykusuzdur; her an bir saldırıya uğramanın verdiği tedirginlikle sürekli arkalarını kollar, her ses, her görüntü, her gölge onları endişelendirmeye yeter. Devamlı teyakkuz hali modern devlette de bulunur, beka kaygısıyla yaşar, barbarlardan endişe etmese de medenilerin hegemonyasına girebilir, yaşarlar ama istiladan ve sömürülmekten kurtulmazlar! 

Kapitalist ilişki biçimleri, yeni teknolojiler, iletişim ve ulaşım devrimleri modern devleti daha pimpirikli yaptı. Fakat gözetleme toplumuna hayat veren kanallar vasıtasıyla toplumu kontrol etme imkanı arttıkça modern devlet en azından iç kontrol düzeneğini kurup rahatladı. Elbette bu sefer farklı beka kaygıları ortaya çıkarken kapitalist modern devlet tahakküm ve hegemonya etrafında yeni iktidar anlayışları geliştirdi. 

Modernitenin afyonları 

İki dünya savaşı arasındaki faşist rejimlerin “rıza”yı mecburiyete bağlaması, yeni ideolojik kalıpları peşinden sürükledi. Kapitalist seri üretim, hız, kapatma, formatlama, yeni insan ihtiyacı zaman zaman farklı kurumlarla gerçekleştirildi. Ama kabul etmek gerekir ki modern eğitim, okullar, öğretmen-müfredat kalıp-seri-aynı tip insan üretimini gerçekleştirdi. Adı serbest olan piyasada “yükselebilme-yırtma” ihtimali formatlamayı, dikilen ideolojik üniformayı kabul etmeyi sağladı. 

Manchester’da, Liverpol’da fabrikaların çalışma koşullarından bîzar olan işçilerin “eğlenecekleri” yeni kültürel formlar kapitalizmin yaygınlaşmasıyla hem küresel boyuta hem endüstriyel içeriğe girmeye başladı. Futbol, önü ve sonuyla deşarj ritüelleri toplumun eğlenceliği halini aldı. Türkiye’de de futbol ziyadesiyle karşılık buldu, kitle kontrolünde futbol dinden sonra en mühim “afyon”lardan biri görülüyordu. Futbol kültürü, okul ile çok ters ortamlara ve etkilere sahip olsa bile yeni insan tipini belirledi. Buna medyayı eklemeyecek miyiz? Elbette, medya bilhassa eğlence kültürünü yenileyerek kapitalist sistemin ve devletlerin en etkili hegemonya araçlarından biri oldu. Roman ve gazeteden oluşan matbuat hegemonik eğlence kültünü tamamlayamadı ancak görsellikle bu açık kapandı. 

Sistemin hegemon vasfını kazanmasında kült hareketleri, seküler yahut metafizik içerikli tarikatlar, cemaat yapılanmalarının kuvvetli yönlendirmesinden bahsetmek gerekir. Kıta Avrupasında metafizik olanın geri çekildiğini genel manada söylersek ABD’de kült hareketleri-tarikat-cemaat oldukça yaygındır. 

O zaman sormak gerekir, bu yapıların devletle, kapitalist sistemle herhangi bir sorunları oldu mu? Aksine hegemonyanın tesisini geçerek söylersek tahakküm için gerekli meşruiyet zeminini şiddete yönelmeleriyle gösterdiler. 

Neoliberalizm, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayıp 1960’lı yıllarla kendini gösteren, varoluşçuluk-hippi hareketlerinde bile piyasalaştırma, muhalefetten iktidar devşirme, “rıza endüstrisi”ni popülerleştirme ve tarz yaratma biçiminde sunarak hegemonyayı kavileştirdi. Maalesef iki dünya savaşı arasındaki “güç istenci”, fenomenoloji, varlık ve zaman merkezli otantisite şiddete dayalı tahakkümü koyulttuğu için felsefe 60’lardan sonra hakikatin öngörülemez, göreceli, parçalı ve çoklu tahayyüllerini getirdi. Sonuçta felsefenin, postmodern tezlerle neoliberal siyaseti birleştiren ve özneyi bölüp parçalayıp bugün itibariyle yok eden tutumu sistemin hegemon üstünlüğünü katmerlendirdi. Herhalde internet devrimini, sosyal medyayı, üretimin herkesleşmesini saymasak yeridir. 

‘Rıza’ya dayalı üstünlük 

Neoliberalizm öyle bir düzen tesis etti, küresel kültür o kadar yaygınlaştı, küreselleşme ile kapitalist ilişki biçimleri dünyanın dört bir yanında o derece güçlü yerleşti ki, “rıza”ya dayalı üstünlük, hegemonya en parlak dönemini yaşamaktadır. Sosyal medyada muhalefet yapmak, hıncını çıkarmak, linç etmek, sözlü-duygusal-melankolik şiddet uygulamak kapitalist devletin en etkili ideolojik aygıtına evrildi bile! Diyeceksiniz ki “İdeoloji mi kaldı?” Elbette insan gerçekliği can çekişirken parçalanmış öznelerden, bölünmüş benliklerden oluşan kimlikler kamusal alanın dışında, sosyal medyada, wattsapp gruplarında kendileri dışında, olmak istediklerinin üstünde tezler ortaya atıyor. 

Rıza düzeni, hegemonyasını öznelikten feragat etmiş, bireylikten de vazgeçmiş benliklerin “atarlanması”, hiddeti, demokratik söz söyleme hakkı vasıtasıyla sürdürüyor. Buna endüstrileşen futbolu eklemeliyiz... Okulu, yeni medya-bilişim düzeninin dijital cemaatlerini, geleneksel tarikatları, içeriksizleşmiş aforizmaya dayalı edebiyatı, felsefeyi ve düşünceyi de rahatlıkla katabiliriz. 

Aygıtların durumu 

Türkiye’de devlet organizması, resmi ideoloji bu hegemon biçimleri, araçları geç fark etti.  Geç modernleşen her ülke gibi yeni medya düzeni, futbol, eğlence sektörü, felsefe-edebiyat bizde hegemonya tesisinin rıza kısmını çok da oluşturamadı. Ama her yeni ulus devlet gibi, her yeni beka kaygısı çeken mekanizma gibi eğitimi, okulu, formatlamayı, tarikat ve cemaat yapılanmasını iyi kullandı. Bizde resmi ideoloji hegemonyayı beceremedi, güçlü devlet olamadığı için hep fiili müdahalelere dayalı tahakkümü geliştirdi. Bu da beraberinde rızaya dayalı erk fikri yerine korkuya dayalı yönetimi getirdi. 

Güçlü bir kerim devlet geleneğinden, imparatorluk hiyerarşisinden gelen hassasiyetleri karşılamak, izale etmek çabası tahakkümü kurumsallaştırdı. Ortaya formatlanan talebeler, resmi ideolojiyi zorla vermeye çalışan okul, modern kültürü yine topluma kabul ettirmeye çabalayan Halkevleri, Köy Enstitüleri çıktı. 

 Tabii yine imparatorluk bakiyesi tarikatların köküne kibrit suyu dökünce 27 Mayıs sonrasında hem Amerikan dünya sistemine hem yeni statükoya uygun “kült”, mesiyanik cemaatler teşekkül ettirildi. Bu yapılar, Türkiye’nin 70 yılında bilkuvve dini muhalefet kimliğini örttüler. Aynen Amerika’da yahut dünyanın başka bir bölgesinde olduğu gibi kapitalist işleyiş biçimine alternatif oluşturacak etkinliğe kavuşmadı, hegemonya aygıtlarından biri olmayı sürdürdü. Son yıllarda Althusser’in dillendirdiği kapitalist sistemi kapsayan devletin ideolojik aygıtları Türkiye’de aksamaya başladı hatta bir kısmı bozuldu. Örnek mi, futbol! 

Kültürel alan zaten dar bir kesimi ilgilendiriyordu o da hepten tesirini yitiriyor. Eğitim konusunda insanların formatlamaya bile razı olabilecekleri umut iklimi oluşamıyor. Tarikat ve cemaatler bilhassa FETÖ ile başlayan süreçte, medyadaki yüz kızartıcı haberlerin de yönlendirmesiyle kıymet oluşturma fonksiyonunu yitirdi, sıradan, düz hatta küçümsenebilir noktaya geldi. Edebiyat ve düşünce popülerleştikçe, sosyal medyanın varlığından dolayı aygıt olma özelliğini de ontolojik analojileri de bertaraf etti. 

Kala kala elde medya kaldı. Fakat yazılı basında “trollerin aydınlaşması aydınların trolleşmesi” ve trol dil, köşe yazılarının niteliğinin değişmesi, 3. sayfa haberlerini, kültürü dejenere eden evlenme, ihanet, kısa yoldan ünlü olma, para kazanma programlarını öne çıkardı. Elbette sosyal medya sistemin en kullanışlı hegemonik aygıtı olmayı sürdürüyor. 

Bozulan aygıtların başındaki futbol, aynı zamanda gençleri, bireyleri, toplulukları umutsuzluğa, hiçliğe, değersizliğe de itiyor. Bu iyi mi kötü mü, sorgulanabilir. “Kapitalist kültür endüstrisinin güçlü ayağının geri çekilmesi Türkiye için bir şans olabilir mi? Buradan bir ontoloji çıkabilir mi? cevabı şimdilik olumsuz. Futbolun yerine ikame edilebilecek kitle-toplum-birey üçlüsünün hepsinin tatminini sağlayabilecek “seyirlik sektör” yok. Takımların, A Milli Takım’ın C Ligi’ne düşüşü milli birlik ve beraberliği bile sarsacak boyutlara geldi. Kur krizini unutturabilecek “başarılar” beklenirken Milli Takım’ın da çökmesi ideolojik aygıtların ehemmiyetini ortaya koyabilir. 

Futbol eğlence, göze hoş gelen hareketler, kitle psikolojisi, yönlendirme, çokluk içinde yer bulma, bir ideale bağlanma, varoluşsal boşluğu veya anlamsızlığı giderme demektir. Bir galibiyet pazartesi mesaisini anlamlı, neşeli kılmaya yeter! Fakat öyle bir futbol kültürü, futbol atmosferi içine girdik ki takımı yense bile taraftarlar artık mutlu, memnun değil! 

Oynanan oyunun berbatlığı, göz zevkini, izleme estetiğini yüksek tutan futbol kalitesi, yetersiz kadrolar, takımların borçları, ahlaki zafiyetler, sahada koşmaktan çok gece hayatında boy göstermeler, çimlerdeki maharetten ziyade “adamlık retoriği”, racon yarışları futboldan soğutmaya yetti bile... Burada elbette unutmuyoruz, kapitalizm kendi yarattığı futbol kültürünü, endüstriyel-piyasa-kâra sıkıştırması, yetenekten ziyade güç ve atletizme yaslanan zihniyet nedeniyle öldürme noktasına da geldi. “Önce gol yememe”ye dayalı anlayış, gelirler, sponsorluklar nedeniyle yükselince futbol cazibesini yitirdi. 

VAR bir umut oluşturabilir mi? Fazlasıyla adil, çokça ahlaklı olduğu için kısa vadede onun boşa çıkabileceğini düşünebiliriz, şimdiden rahatsızlıklar başgösterdi bile. Futbol bu manada rıza ideolojisinin en gözde aracıyken şimdilerde sokakları domine eden heyecanı tüketti. 

Hiçliği koyultmak 

Eğitim ve okullar ideolojik kapışmaların zemini halindedir her zaman Türkiye’de. Fakat gerek Kemalist müfredat gerek İmam Hatip Okulları merkezli zihniyet dünyası da cazibesini eğitimin genel işleyişi nedeniyle yitirdi. Sürekli değişen sınav sistemleri, testler, ilkokul birinci sınıftan itibaren başlayan test-sınav müsabakaları, değişen müfredatlar, farklılaşan kitaplar, çalınan sorular, KPSS’ye endeksli eğitim, iş bulma telaşı, lise düzeyine gerileyen akademi, özel okullara yönlendirme, yine klasik eski liselerin cazibesini sürdürmesi, gelecek kaygısı okul merkezli rıza ideolojisini söndürmekte. Bu açıdan okullara, eğitime inanç zannedildiğinin aksine tükeniyor; tek göz odada soba başında okuyarak “yırtabileceği” ihtimalinin ümit verdiği, hayata bağladığı düşük gelir grubu yeni çıkış yollarının peşine düşüyor. 

Zaten Türkiye 27 Mayıs sonrasının hudayinabit cemaatlerinin etkisinde binbir rezil görüntüyle başa çıkmaya çalışıyorken FETÖ darbe girişimi, bazı cemaatlerin seçimlerde farklı partileri desteklediklerini telefon zincirleriyle müntesiplerine duyurması gibi pek çok durum nedeniyle dini alanın kendisi de yıprandı. Tarikat ve cemaatlerin yapıp ettiklerini geçtik, Türkiye’de İslami düşünüşün önünü de kesecek ahlak yoksunu iş ve eylemler, başta iktidar olmak üzere İslami birikimi de zedeliyor. 

Elbette şovmen vaizlere olan güvenin azalması, sosyal medyada yayımlanan videolar aracılığıyla bu yapıların gerçek yüzlerinin görülmesi, retorik kıssacılığın duygu yüklü dili yeni arayışlara götürüyor. Fakat mesiyanik bakış açısı ile neo selefi söylemden sahih ve sahici bir din yorumu çıkması şimdilik mümkün görünmüyor. Dini grupların açtığı yaralar seküler-laik atmosferi daha çok güçlendiriyor. Medya, görsellik hala en etkili vakit kaybımız olmayı sürdürüyor. 

Haber bültenlerinin watsapp hatlarına bakın mesela… İnsanlar her türlü görüntüyü akıllı telefonlarıyla kaydedip yolluyor. Gözetleme toplumu kimliği sosyal medyanın her platformunda çalışıyor, ister istemez rıza ideolojisini besleyen bir damardan bahsediyoruz. Politik bir toplumuz, araçlarını bulduğumuzda siyasal alanın altını üstüne getirebiliriz, örnek mi? Muhalif televizyona ekonomik krizin varolduğunu hararetle anlatan hal çalışanının iktidara muhalif olmayan kanala kriz iddialarının yalan olduğunu aynı coşku ve tutarlılıkla anlatabilmesi… 

Yeni bir ontoloji 

Kabul etmek gerekir ki bir dünyanın sonuna geldik, insanların beklentileri, aidiyet bağları, kurumsal angajmanları değişti, değişiyor. Belki çöken futbol endüstrisi, okul, cemaat kimliği, edebiyat-düşünce rıza endüstrisini farklı bir boyuta evriltecek. Fakat kısa vadede Türkiye için bu ciddi sorunlara da yol açabilir. İnsanları mutlu kılabilecek, gündeliği içinde huzursuzluğunu sağaltacak aparatlar elinden alınınca, üstüne bir de kur krizi etkileri eklenince ister istemez umutsuzluk, hiçlik, rahatsızlığı siyasal alana taşıyabilir. Futbol, okul, dini yapılar, edebiyat-düşünce-matbuat bozuldukça statükonun, küresel kültürün aynı kalması çok daha büyük sorunlar çıkaracak. 

Çelişki şurada, futbol, resmi ideolojileri aktaran okul, dünya sistemine entegre olmuş dini yapıların bozulması, çökmesi, insanları kendi etrafında toplayıp kontrol etmesinden daha iyi değil mi? Bir yandan sisteme mutlak karşıtlık öte taraftan reelin, piyasanın getirdiklerini en âlâsıyla uygulama çabası dünya sistemini ayakta tutmaya yetiyor. Etikten yoksun bir hayat karşı durduğumuz yapının çözülmesini koyultmaktan ziyade tamir ettirmeye itiyor. Elbette burada can alıcı soruyu sormak gerekiyor. Rıza ideolojisinin bu aygıtlarının çökmesi, çözülmesi yeni bir ontolojiye kapı aralayabilir mi? 

Millet bağıyla bugünlere geldik ama o bağı sıkılaştıran erdemleri yok ediyoruz. Birey, grup, topluluk, kitle ile millet arasındaki makas açılıyor. Herkesin kendi küçük beka kaygısı erdemleri, etiği, ahlakı geri plana itiyor. İyi kötü, tikel erdemlerden söz edebilirsek bir millet bütünlüğüne ulaşabiliriz. 

Dünyadaki krizlerden, kapitalizmin krizlerinden etkilenmeyecek bir nizam teşkil etme fikrimiz, endişemiz, ontolojimiz yok. Hiçbir olay, dünya sisteminin kötüye giden hiçbir değeri, kurumu bizi kendimize getirecek oluşu başlatamıyor. Sistemin ideolojik aygıtlarının bozulması yeni bir oluşa değil krize götürdüğü için bu olaylardan bir ontoloji şimdilik mümkün görünmüyor! 

@Ercnyldrm1