Dijital araçlarla kurulan baskı şiddetin yeni biçimleri arasında yer almaktadır. Bir eşin diğerine “neden çevrim içiydin?”, “kimi takip ettin?”, “neden mesajıma geç cevap verdin?”, “sosyal medya hesaplarının şifresi ne?” diye hesap sorması artık birçok ilişkide sıradan kabul edilmektedir.
Erdal Sarıçam / Sosyolog – Aile Danışmanı
Birçok çarpıcı yeniliğe sahne olan yirmi birinci yüzyılın en önemli gelişmelerinden biri de dijital teknolojilerin günlük hayatın merkezine yerleşmiş olmasıdır. Bu durum, insanların sahip olduğu çeşitli alışkanlıkların da yeniden biçimlenmesine yol açmıştır. Akıllı telefonlar, sosyal medya platformları, yapay zekâ destekli algoritmalar ve çevrim içi ağlar, yalnızca iletişim kurma biçimlerini değiştirmemiş; aynı zamanda aile içi ilişkileri, mahremiyet ve gizlilik anlayışını ve güç dengelerini de yeniden biçimlendirmiştir. Bugün aile kurumu, büyük ölçüde sadece aynı çatı altında yaşayan bireylerden oluşan geleneksel bir yapı olmaktan çıkmış; ekranlarla çevrili, sürekli veri üreten ve "gizlice izlenen" yeni bir sosyal alan hâline gelmiştir. Bu durum ise beraberinde çok yeni bir olguyu doğurmuştur: dijital denetim.
Dijital denetim, bireylerin teknolojik aygıtlar vasıtasıyla sürekli izlenmesi, takip edilmesi ve davranışlarının kontrol altına alınması anlamına gelmektedir. Michel Foucault'nun "panoptikon" kavramıyla açıkladığı modern gözetim anlayışı, bugün dijital çağda çok daha görünmez ama çok daha etkili bir biçimde ortaya çıkmıştır. (Foucault'nun panoptikon modelinde kuledeki gardiyanı görmezsiniz ancak onun orada olduğunu ve sizi izlediğini bilirsiniz.) Eskiden yalnızca devletlerin veya kurumların uyguladığı "gözetim", artık aile içinde bile sıradan hale gelmiş durumdadır. Eşlerin birbirlerinin telefonunu kontrol etmesi, çocukların takip uygulamalarıyla izlenmesi ya da bireylerin çevrim içi hareketlerinin sorgulanması, dijital denetimin ilk akla gelen örnekleridir. Bu örnekler geleneksel aile yapısını da büyük ölçüde değiştirmiştir. Geleneksel aile modelinde güven, yüz yüze iletişim ve ortak yaşam deneyimi temel belirleyiciyken; dijital çağda bunların yerini kontrol, erişim ve gözetime dayalı ilişkiler almıştır. Özellikle sosyal medya, aile bireyleri arasında görünürlük baskısını artırmış; herkesin birbirinin hayatına anlık erişebildiği bir ortam oluşturmuştur. Böylece aile içindeki sınırlar bulanıklaşmış, mahremiyet alanı daralmış ve bireyler birbirlerini yalnızca duygusal olarak değil dijital olarak da denetlemeye başlamıştır.
Sürekli izlenme ve kişilik gelişimi
Bu noktada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır: Sürekli gözlenen biri, mesela bir çocuk ileride nasıl bir birey olabilir? Sürekli izlenen, mesajları kontrol edilen, dijital hareketleri gözlemlenen bir çocuk zamanla özgür irade geliştirmekte zorlanabilir mi? Bu sorunun cevabı "evet" olmalıdır. Çünkü bireyin kişilik gelişimi, belli ölçüde mahremiyet ve deneyim alanı gerektirir. Her davranışının izlendiğini bilen çocuk, zamanla kendisini doğal biçimde ifade etmek yerine "izlenmeye uygun" davranışlar geliştirmeye başlayacaktır. Bu durum ise özgüven eksikliği, kaygı bozukluğu, sürekli onay ihtiyacı ve otosansür gibi sonuçlar doğuracaktır. Çocuk zamanla, hata yapma korkusuyla yaşayan; kendi kararlarını vermekte zorlanan ve genellikle dış denetime ihtiyaç duyan bir bireye dönüşecektir. Prof. Dr. Shoshana Zuboff'un "gözetim kapitalizmi" kavramıyla ifade ettiği süreç, sadece tüketim alışkanlıklarını değil; bireyin karakter gelişimini de etkileyecektir. Üstelik bu gözetim yalnızca ebeveyn denetimiyle sınırlı da değildir. Dijital sistemlerin görünmez yönlendirici gücü olan algoritmalar da bireyin davranışlarını, ilişkilerini ve aile içi iletişim biçimlerini derinden etkilemektedir.
Bu noktada algoritmaların önemini bir kez daha vurgulamak gerekir. Zira dijital denetimin en görünmez ama en etkili araçlarından biri de algoritmalardır. Sosyal medya algoritmaları, aile yapısını görünmeyen ve çoğunlukla hissedilmeyen biçimlerde dönüştürmektedir. Algoritmalar, bireylere en çok dikkat çeken, en fazla tepki üreten içerikleri göstermeye eğilimlidir. Bu nedenle öfke, kıyaslama, tüketim arzusu ve kutuplaşma içeren içerikler daha görünür hâle gelmektedir. Aile bireyleri aynı evde yaşasalar bile farklı dijital evrenlerde yaşamaya devam etmektedirler. Anne, baba ve çocuk aynı sofrada otururken bile farklı algoritmaların oluşturduğu farklı gerçekliklere maruz kalabilmektedirler. Bu durum ortak kültürel zemini zayıflatmakta; aile içi iletişimi parçalamaktadır. Özellikle "mükemmel aile", "kusursuz ebeveynlik" ya da "ideal ilişki" temalı içerikler, bireylerde sürekli eksiklik hissi oluşturarak aile içinde tatminsizlik ve gerilim üretebilmektedir. Sosyal medyanın aile üzerindeki bu görünürlük baskısı, zamanla yalnızca ilişkileri değil; ebeveynlik anlayışını da dönüştürmeye başlamıştır. Bugün dijital çağın en dikkat çekici davranışlarından biri de ebeveynlerin çocuklarına ait fotoğrafları, videoları ve özel aile anlarını sosyal medya platformlarında yoğun biçimde paylaşmalarıdır. Bu durum son yıllarda "sharenting-paylaşılan ebeveynlik" olarak adlandırılmaktadır. Yani ebeveynlerin çocuklarını sosyal medya üzerinden sürekli görünür hâle getirmesi... İlk bakışta sevgi ve mutluluk paylaşımı gibi görünen bu davranış, uzun vadede çocukların özel yaşam sınırlarını aşındırabilmektedir. Çünkü internete yüklenen hiçbir veri tamamen silinmemektedir. Çocuğun yıllar sonra rahatsız olabileceği görüntüler dijital platformlarda kalıcı hâle gelebilmekte; hatta art niyetli kişiler tarafından farklı amaçlarla kullanılabilmektedir. Oysa çocuk, henüz kendi dijital kimliği hakkında karar verebilecek bilinç düzeyine sahip değildir. Dolayısıyla, bu anlamda dikkatsizce davranan anne babalar, çocukların ileriki yaşamlarında edinecekleri dijital kimliğe zarar vermektedirler. Anne-babaların "masum paylaşım" olarak gördüğü içerikler, çocuğun gelecekteki mahremiyet hakkını zedeleyebilmekte ve onun dijital kimliğini kendi rızası dışında şekillendirebilmektedir.Böylece mesele yalnızca çocukların dijital güvenliği olmaktan çıkmakta; doğrudan doğruya aile mahremiyetinin dönüşümüne kadar uzanmaktadır. Ailelerin kendi özel yaşamlarını sürekli sergilemesi, mahremiyet kavramının giderek zayıflamasına yol açmaktadır. Önceleri aile içinde kalan pek çok an, artık sosyal medya aracılığıyla kamusal alanda adeta bir gösteriye dönüşmektedir. Yemek sofraları, aile içi tartışmalar, çocukların duygusal anları ya da eşler arasındaki özel ilişkiler "dijital görünürlük" veya "etkileşim alma" uğruna hiçbir kısıtlamaya gitmeksizin paylaşılabilmektedir. Dolayısıyla aile, "yaşanan alan" olmaktan çıkıp "sergilenen alan" hâline dönüşmektedir. Üstelik sosyal medya algoritmaları bu görünürlüğü ödüllendirip tekrarına teşvik de etmektedir. Daha fazla beğeni alan, daha çok yorum üreten ve daha yoğun duygusal tepki oluşturan aile içerikleri algoritmalar tarafından öne çıkarılmaktadır. Bu durum bazı ebeveynlerde sürekli paylaşım yapma baskısı oluşturmakta; aile hayatı doğal akışından uzaklaşıp dijital onay arayışının bir parçasıhaline gelmektedir. En korkuncu ise, çocuğun bazen bir birey olmaktan çok, ebeveynin dijital vitrinine yerleştirilen bir "içerik unsuruna" dönüşüyor olmasıdır.
Dijital görünürlük kültürü yalnızca aile mahremiyetini aşındırmamakta; aynı zamanda aile içindeki güç ilişkilerini de yeniden üretmektedir.
Dijital platformlar üzerinden psikolojik baskı
Bugün dijital denetim büyük oranda çocukları etkilemekle birlikte, kadınları da önemli ölçüde etkileyen bir mesele hâline gelmiştir. Özellikle aile ve ilişkiler noktasında kadınlar, çoğu zaman teknolojik gözetimin hedefi olmaktadırlar. Telefon kontrolü, konum paylaşımına zorlanma, sosyal medya hesaplarının denetlenmesi, çevrim içi arkadaşlıkların baskılanması ya da dijital platformlar üzerinden psikolojik baskı kurulması, modern çağın görünmez şiddet biçimleri arasında yer almaktadır. Üstelik bu baskılar genellikle "seni sevdiğim için", "seni korumak için" gibi söylemlerle masumlaştırılmak istenmektedir. Böylece dijital denetim, sevginin bir göstergesi gibi sunulmakta, dolayısıyla kadınların dijital özgürlük alanı da giderek daraltılmaktadır. Oysa bireyin, özellikle yetişkin bir bireyin iletişim alanını kontrol etmek, modern çağın psikolojik şiddet biçimlerinden biridir. Bu durumun en tehlikeli yanıysa şiddeti normalleştiriyor olmasıdır. Öyle ki, şiddet artık yalnızca fiziksel şiddetten ibaret değildir; dijital araçlarla kurulan baskı da şiddetin yeni biçimleri arasında yer almaktadır. Bir eşin diğerine "neden çevrim içiydin?", "kimi takip ettin?", "neden mesajıma geç cevap verdin?", "sosyal medya hesaplarının şifresi ne?" diye hesap sorması artık birçok ilişkide sıradan kabul edilmektedir. Dolayısıyla baskı ve kontrol, ilişkinin doğal bir parçasıymış gibi algılanmaktadır. Oysa normalleşen her baskı biçimi, uzun vadede bireyin psikolojik bütünlüğünü aşındırır ve aile içindeki güven duygusunu zedeler.
Tam da bu nedenle dijital çağda en fazla tartışılması gereken meselelerden biri de aile mahremiyetinin nasıl korunacağı sorusudur. Çünkü insanlar artık yalnızca fiziksel dünyada değil, dijital dünyada da yaşamaktadırlar. Paylaşılan fotoğraflar, aile videoları, çocukların özel anları ve gündelik yaşamın detayları sürekli çevrim içi dolaşıma sokulmaktadır. Böylece aile içindeki özel alan, giderek genele açık hale gelmekte, adeta kamusal bir kimlik kazanmaktadır. Dijital çağda mahremiyeti koruyabilmek için teknolojiyi bilinçli kullanmak, paylaşımlara sınır koymak ve aile içinde güven temelli bir iletişim geliştirmek zorunlu hâle gelmiştir. Özellikle çocukların dijital dünyayla kurduğu ilişkinin sağlıklı biçimde yönetilmesi, bu noktada ailelerin en temel sorumluluklarından biri olmalıdır.
Bu noktada, son yıllarda literatüre kazandırılan "dijital ebeveynlik" kavramı dikkat çekmekte ve her geçen gün biraz daha önem kazanmaktadır. Dijital ebeveynlik; çocukları yalnızca denetlemek değil, onlara dijital etik, mahremiyet bilinci ve teknolojiyle sağlıklı ilişki kurma becerisi kazandırmak demektir. Çünkü aşırı dijital kontrol, çocuklarda güvensizlik ve baskı hissi oluşturabilir. Sağlıklı dijital ebeveynlik ise yasaklayıcı değil, rehberlik edici bir yaklaşım gerektirir. Bu ayrımı doğru yapabilmek büyük önem taşımaktadır. Çünkü dijital çağda ilişkilerin niteliği yalnızca teknolojiyle değil, bireylerin birbirine nasıl yaklaştığıyla da şekillenmektedir. O nedenle yalnızca ailelerin bireysel çabaları yeterli değildir. Dijital çağın oluşturduğu yeni risk alanlarına karşı okulların, medya kurumlarının ve kamu politikalarının da sorumluluk üstlenmesi gerekmektedir. Özellikle çocuklara ve ebeveynlere yönelik dijital okuryazarlık eğitimlerinin yaygınlaştırılması son derece önemlidir. Çünkü dijital okuryazarlık yalnızca teknolojiyi kullanabilmek değil; aynı zamanda dijital manipülasyonu fark edebilmek, mahremiyet sınırlarını koruyabilmek ve çevrim içi şiddeti tanıyabilmek anlamına da gelmektedir. Medya kuramcısı Neil Postman'ın ifade ettiği gibi teknoloji nötr değildir. Teknoloji; insanın düşünme biçimini, ilişki kurma tarzını ve toplumsal yapıyı dönüştürme gücünü de elinde tutar. Bu nedenle teknolojiyi yalnızca teknik bir araç olarak değil, aynı zamanda kültürel ve ahlaki sonuçlar üreten bir alan olarak da değerlendirmek gerekmektedir.
Sosyolog Zygmunt Bauman'ın ifade ettiği gibi modern çağın ilişkileri giderek "akışkan" hâle gelmektedir. Dijital çağ ise bu akışkanlığı "sürekli gözetim" ile birleştirerek aileyi hem daha bağlı hem de daha kırılgan bir yapıya dönüştürmektedir. İnsanlar birbirlerine her zamankinden daha fazla erişebilmekte; ancak aynı zamanda birbirlerine daha fazla kuşkuyla bakmaktadırlar. Güvenin yerini kontrolün aldığı bir aile düzeninde ise sağlıklı iletişim kurmak oldukça zordur. Bu bağlamda dijital çağda aileyi koruyabilmenin yolunun, tamamen teknoloji karşıtı bir tutum geliştirmekten değil; teknolojiyle sağlıklı bir ilişki kurabilmekten geçtiğini vurgulamak gerekir. Aile içinde "sürekli kontrol" yerine karşılıklı güvenin güçlendirilmesi, çocukların dijital alanlarının bütünüyle işgal edilmemesi, eşler arasında dijital şeffaflık adı altında baskıcı denetim mekanizmalarının normalleştirilmemesi büyük önem taşımaktadır. Ayrıca belirli zamanlarda "ekransız aile zamanı" oluşturmak, yüz yüze iletişim alanlarını artırmak ve sosyal medya görünürlüğünü sınırlamak, aile ilişkilerinin yeniden güçlenmesine katkı sağlayabilir. Kültür eleştirmeni Byung-Chul Han'ın da dikkat çektiği gibi modern insan giderek "şeffaflık baskısı" altında yaşamaktadır. Oysa sağlıklı insan ilişkileri, sürekli görünür olmaya değil; güvene, sınırlara ve mahremiyete ihtiyaç duyar.
Sonuç olarak dijital çağ, aileyi yalnızca teknolojik olarak dönüştürmemiş; aynı zamanda denetim, mahremiyet ve şiddet kavramlarını da yeniden tanımlamıştır. Bugün aile içindeki birçok baskı biçimi, teknolojinin sağladığı görünmez araçlarla sürdürülmektedir. Asıl tehlike ise bu baskının fark edilmeden sıradanlaşmasıdır. Çünkü normalleşen şiddet, görünmez hâle gelir; görünmeyen şiddet ise toplumsal vicdanda sorgulanmaz olur. Bu nedenle dijital çağda aileyi korumak, yalnızca teknolojiyi kullanmak değil; aynı zamanda özgürlük, güven, mahremiyet ve insan onuru ekseninde yeni bir dijital etik geliştirebilmek demektir.