Dijital devrim ve sinemanın yeni görevi

Prof. Dr. Mustafa Kemal Şan / Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
22.10.2021

Bizler bütün tarzların ve taleplerin sözüm ona eşit sayıldığı, rekabet halindeki hakikat iddialarının ciddiye alındığı postmodern perspektifte mi olacağız? Yoksa modernist/ pozitivist paradigmanın Avrupa gerçekliklerini evrensellik adına kafamıza boca ettiği o eski günlere geri mi dönmeliyiz? Bu iki radikal tutum arasında üçüncü bir vasat yolun olduğunu, fıtrata yönelme yolunun her zaman orta yerde durduğunu anlamamız gerekiyor. ABD gerçekte Vietnam Savaşı'nı kaybetmiş olsa da bu savaşın tarihini sinema ile yeniden yazmayı başarmış ve kazanmıştır. Yine keza Holocaust endüstrisi tarafından yapılan filmler; örneğin: Spielberg'in Schindler'in Listesi, Polanski'nin Pianist filmi sinema endüstrisinin gücünü ortaya koymaktadır.



Artık neredeyse her alanda dijitalleşen bir dünyada yaşıyoruz. En mekanik aletlerimiz bile yeniden kurgulanıyor, estetize ediliyor ve dijitalleşiyor. Dijital olan günümüzde daha iyiyi ve daha çok arzulananı ifade ediyor. Dijital devrimle birlikte artık sadece konvansiyonel TV ve gazete kültürü değil aynı zamanda gündelik anlamda sosyalleşmenin kendisi bile dijitalleşmiş durumda. Özellikle Twitter, Instagram gibi sosyal medya mecraları ve bunların fanatik kullanıcıları arasında yeni bir "dijital sosyal sermaye"nin oluştuğunu bile söyleyebiliriz. Öte yandan bu yeni dijital sosyal sermaye insanların paylaştıkları yeni bir kültürel sermayeyi de oluşturmaya başladı. Bu yeni kültürel sermayenin kamusal alanı Twitter'a dönüşmüş durumda. Öte yandan Netflix, Amazon Prime ve henüz ülkemize girmemiş olan Hulu vb. platformlar tercihe dayalı şekilde bu yeni kültürel sermayenin fikri taşıyıcılığını üstlenmiş durumdalar. Kuşkusuz sinema ilk ortaya çıkışından itibaren bir mit üreticisi ve propaganda aygıtı olarak kullanılmıştır. Fakat kültürel hegemonya kurma bakımından Hollywood Sineması mit üretme aracı olarak elbette tartışmasız bir üstünlüğe sahiptir. 1990'lardan itibaren de internetin yaygınlaşması ile sinema kültür üretimini ve özellikle de Batı kültürünün taşıyıcılığı görevini üstlenen bir kültür endüstrisi haline gelmiştir. Örneğin ABD gerçekte Vietnam Savaşı'nı kaybetmiş olsa da bu savaşın tarihini sinema ile yeniden yazmayı başarmış ve kazanmıştır. Bu kuşkusuz sinemanın gücünü ortaya koyar. Yine keza Norman Finkelstein'in tabiriyle Holocaust endüstrisi tarafından yapılan filmler; örneğin: Spielberg'in Schindler'in Listesi, Polanski'nin Pianist filmi sinema endüstrisinin gücünü ortaya koymaktadır.

Günümüzde sinema inşa edilmiş gerçeklikleriyle belirli ideolojik grupların ya da devlet politikalarının meşrulaştırılmasını sağlayan bir etkiye sahiptir. Sinema yoluyla savaşlar kazanılabilir, tüm dünyanın gözünde tarih yeniden inşa edilebilir hale gelmiştir. Sinemanın dijital devrimle beraber en baskın hale gelen özelliği endoktrinasyon özelliğidir. Bugün bir filmin başarılı olabilmesi ya da yeterince para kazanabilmesi için belli başlı ideolojik grupların ya da lobilerin beğenisini kazanması gereklidir. Alternatif yaşam tarzlarının sinema vasıtasıyla görünür hale gelmesi, filmlerin gişede elde edecekleri başarıyı da belirlemeye başladı. Bu durumda dijital devrimle beraber sinemanın belli yaşam tarzlarının meşrulaştırılması ve küresel ölçekte normalleştirilip yaygınlaştırılmasının bir aracı haline geldiğini söyleyebiliriz. Artık Netflix, Amazon Prime vb. gibi dijital platformlar sinemayı meşhur beyaz perdeden alıp gündelik insanın telefonlarına ve kişisel bilgisayarlarına indirmeyi başardılar. Bu platformlar vasıtasıyla propagandanın kendisi de dijitalleşmiş oldu. Görünürde büyük bir dijital genişliğin içinde seçme hakkımız olduğu fikri sürekli olarak bize aşılanmış olsa da aslında sadece belli başlı fikirlerin ve ideolojik tutumların, dizi-film sektörünün egemenliği altına aldığı gerçeği görünmez kılınmaktadır. Bu durum postmodern görünümlü bir tür tek tipleşme ya da tekelleşme olarak okunabilir. TV'nin belli başlı konularda sınırladığı ve sansür barajına tabii tuttuğu her şeye artık dijital dünyada "özgürce" ve "sınırsızca" ulaşma imkânı her birimizin elinin altındadır.

Netflix aslında ne yapıyor?

Netflix aslında öncelikle telif hakları üzerinden bir analizi hak ediyor. ABD'de telif hakları federal güvence altına alınmış, neredeyse temel insan hakları kadar önemli görülen bir hak türüdür. Ülkemizde çok yaygın olmasına rağmen Amerika'da herhangi bir internet sitesi üzerinden hiçbir ücret ödemeksizin film, dizi izlemek pek olası değildir. Zaten uzunca süredir ücretli kablo TV vasıtasıyla fikri sanat eserlerinin, film ve dizilerin hakları korunuyordu. Bu telif hakları yasası sayesinde sinema sektörü, dizi sektörü, reklam endüstrisi hatırı sayılır bir ekonomik öneme sahiptir.

Netflix'in ilkin Netflix Originals adı altında çekilen ve tüm dünyada olduğu kadar Türkiye'de de beğeniyle izlenen Black Mirror dizi serisi ile yaygınlık kazandığı görülmektedir. Black Mirror teknolojik gelişmenin yol açacağı ve belirli ölçülerde basit versiyonlarının hayatımızda olduğu birtakım süreçleri karamsar/hortlaksı bir biçimde bize sunuyordu. Sosyal medyanın, dijitalleşmenin ve dijital kültürün yoğun bir eleştirisine ilk defa Black Mirror'da tanık olduk. Buradan da hareketle şöyle bir soru akla gelmiyor değil: Eğer Netflix dijitalleşme ve yeni dünya düzeninin bir aracı ise neden muhafazakâr bir korkunun dizisini bize sundu ve izletti? Paradoksal bir durum söz konusu gibi görünse de aslında bu durum pazarın talebini iyi yakalamış bir platform olması ile açıklanabilir. Yani toplumsal yapının sinir uçlarıyla bir nöroloğun maharetli elleriyle oynamaya çalışan görünmez ya da görünür lobilerin bu platformları nasıl kullandıkları ve süreçleri nasıl manipüle ettikleri asıl meselemiz olmalıdır. Dolayısıyla İsmet Özel'in veciz ifadesi burada Netflix yapımlarının ve bu yapımlar üzerinden endoktrine edilen fikirlerin ya da yaşam tarzlarının anlaşılmasını sağlayabilir: "Medyanın gücü yoktur. Gücün medyası vardır." Son zamanlarda tüm dünyada tartışılan konulardan birisi olan Netflix dizi ve filmlerinin LGBTİ+ propagandası yaptığı gerçeği, geçtiğimiz on yılda daha güçlü hale gelerek yayılmacı bir politika izleyen küresel LGBTİ+ lobisine ve onun faaliyetlerine bağlanabilir. LGBTİ+ lobisinin "agresif" yayılmacı politikası "kendilerinden olan" ve "olmayan" şeklinde sert bir ayrım çekmiş ve ideal, doğru, özgürlükçü ve güzel olanın yalnızca onların kabul ettiği kimlikler ve yaşam tarzı olduğunu sürekli vurgulamıştır. Bu tarz bir vurgu özellikle küresel pandemi ile yaygınlık kazanan Netflix ve Amazon Prime gibi platformların içeriklerine de yansımıştır. Böylesine planlı bir yayılma, sosyolojik olarak değerlendirildiğinde toplumsal yapının yeni medya yoluyla suni ve sert biçimde tahribe uğratılarak değiştirilmek istenmesi anlamını taşımaktadır.

Rıza mühendisliği

Akıllı telefonlar ve akıllı telefonlara entegre sosyal medya kullanımı bu çağın bir gerçeğidir. Bizler dikizleme/gözetlenme çağında yaşayan bireyleriz. Sosyal medyayla birlikte Foucault'un -Bentham'dan ödünç aldığı Panoptikon kavramı ile- ortaya koyduğu gözetim toplumunda/panoptik gözetlenen ve denetlenen kolektif insanlıktan aslında her biri yine organik bir bütünlük halinde olan ama devamlı olarak birbirini dikizleyen bireylerden oluşan bir toplum modeline geçildi. Bunun yanında dikizleme kültürü bizleri dikizlenmeyi arzulayan ve kendini bedenen ve sosyal varlığımızla dikizlenme arzusu duyan bireylere de dönüştürdü. Çağımızda Twitter, Instagram, Facebook sahibi olmak bu dikizlenme ve teşhir etme arzusunu da karşılamaktadır. Bu dijital narsisizm bizleri dijital dünyada var olmak adına neredeyse her şeyi kabul edebilecek bireyler haline getirdi. Çünkü artık sosyal medya var olmanın ölçütü haline geldi. Bilgiye erişim konusunda da benzer bir süreçten söz edilebilir.

Bugün sosyal bilimlerin önemi haiz konu başlıklarından birisi olan post-truth (hakikat-sonrası) kavramı tam da burada temelleniyor. Ancak post-truth'u sadece siyasetle ilişkili biçimde anlamak yeterli değildir. Hakikat-sonrası durumu mümkün kılan siber uzayın adeta gerçekliğin yerini alacak düzeye gelmesi, Jean Baudrillard ve Foucault gibi post-yapısalcıların dikkat çektiği hiper-gerçeklik ve hakikat rejimleri gibi olguları hatırlatmaktadır. Sosyolojinin üzerine hatırı sayılır çalışmalar yaptığı atomize bireycilik aslında 19. Yüzyıldan beri sürekli ensemizdeydi. İlk olarak ABD'de kendisini dışsallaştıran bu bireycilik biçimi şimdi dijital dünyada hemen yanı başımızda durmaktadır. Örneğin hala içinde bulunduğumuz pandemi süreci belli ölçülerde komüniteryen bağların zayıflamasına yol açtı ve bu da bireyleri ister istemez sosyal medya ve Netflix gibi platformlara yönlendirdi. Aşırı bireycileşme, sorumluluğun devri, daha sorumsuz ve bilgi kirliliği içinde hakikatle büsbütün bağı kopmuş, manayı yitirmiş, kolektif bir nihilizm durumunun ortaya çıktığına/çıkacağına dair yaygın endişenin aslında belirli ölçülerde vücut bulduğu ortadadır.

Söylem üstünlüğü ve takipçi

Bir var olma biçimi olarak sosyal medya içinde vuku bulan bu rıza inşası çok büyük öneme sahiptir. Örneğin söylem üstünlüğü artık ne kadar haklı ve doğru argümanlar ileri sürdüğümüzle alakalı değildir Twitter dünyasında. Ne kadar çok takipçiniz sizi doğruluyor ve kutsuyorsa gerçeklik ve hakikat odur. Yaygın tartışma konularından bir tanesi yine cinsel yönelimle alakalıdır. Mevcut LGBTİ+ komünitesinin çizdiği kurallar dahilinde üretilen her söylem doğru, güzel, övgülere mazhar ve insan yaşamını yücelten ifadeler olarak kabul görürken, aksi fikirlerin her birisi "fobik" söylemler olarak dışlanmaktadır. Bu şüphesiz yine kültürel hegemonya ile alakalı bir süreç, yani kendi söylemini geliştiremeyen her ideolojik tutum belli ölçülerde hegemonik bir üstün iktidarın ya da söylemin hayatına nüfuz etmesiyle karşı karşıyadır. Twitter'da kabul gören bir sosyal kimliğe sahip olmak için yine yukarıda ifade ettiğimiz saygınlık kavramıyla beraber "fobik" olmayan söylemlere başvurmamız dikte edilir.

Marjinal yaşam propagandası

Rıza inşasında Netflix etkisine değindiğimizde aslında Netflix'in Hollywood'un bir uzantısı, onun dijital bir eklentisi olduğunu görürüz. Kültürel hegemonyanın varlığı ve bekası neyi dikte ediyorsa ona yönelik filmler ve diziler çekilmektedir. Dünün Hollywood sineması Amerikan demokrasisi propagandası yaparken, bugün, özellikle son beş yıldır marjinal yaşam tarzlarının propagandası yapılmaktadır. Trump'ın başkanlığının son günlerinde ABD'deki kongre baskını hadisesinin de çok yakında filminin çekileceğinden kuşku yoktur. Buradaki hill billy referansı bu nedenle önem arz ediyor. Kongre baskınını yapan kitlenin genel adıdır hill billy. Irkçı düşüncelerini onaylamamakla beraber bu kesimin genel anlamda yoksul ve geleneksel değerlere bağlı Amerikalılar olmaları eli güçlü başka lobilerin hoşuna gitmemektedir. Bu nedenle onlar hakkında çekilen filmlerin her birisinde stereotipler/önyargılar oluşturularak Amerikan demokrasisine zarar veren unsurlar olarak gösteriliyorlar/gösterilecekler. ABD'nin en muhafazakâr ve dindar eyaletlerinin başında gelen Texas'ta eşcinsel evliliğin nihayet yasallaşmasının bu tarz bir kültürel hegemonyanın baskısı sonucu gerçekleştiği gerçeğini göz ardı edemeyiz.

Kültürel anlamda tercih kisvesi altında sunulan büyük bir tekelleşmenin karşısında takınacağımız tavır sorgulayıcı ve derinlemesine analiz ederek anlamaya yönelik bir tavır olmalıdır. Dijitalleşmeyle birlikte yeni bir kolonyalizm çağı başlamıştır ; bu yeni kolonyalizm yarışında sömüren ve sömürülen arasındaki ilişki daha önceki yüzyıllarda vücut bulan kolonyalizmden farklıdır. Öte yandan bu yeni dijital kolonyalizmin nesnesi sadece otantik kültüre sahip toplumlar yani ötekiler değil, dünyanın Batı'sından Doğu'suna geniş bir yelpazede değerlendirebileceğimiz "muhafazakâr" halk kitleleri burada otantik ötekiyi yani kültürü, kimliği ve aidiyetleri saldırı altında olanı temsil ediyor.

Tabu olan her şeye koşulsuz şekilde, düşünmeden karşı çıkma ancak radikal bir öfkenin ürünü olabilir. Bir şeyin tabu olmasının yalnızca kısıtlanma fikriyle anlaşılamayacağı, bunun birçok durumda özelde kişinin kendisini ve Allah tarafından ona bahşedilen fıtratı ve haklarını, genelde ise kolektif insanlığı korumak için tabu olduğu fikrinin de gündeme getirilmesi gerekiyor. Bizler bütün tarzların ve taleplerin sözüm ona eşit sayıldığı, rekabet halindeki hakikat iddialarının ciddiye alındığı postmodern perspektifte mi olacağız? Yoksa modernist/ pozitivist paradigmanın Avrupa gerçekliklerini evrensellik adına kafamıza boca ettiği o eski günlere geri mi dönmeliyiz? Bu iki radikal tutum arasında üçüncü bir vasat yolun olduğunu, fıtrata yönelme yolunun her zaman orta yerde durduğunu anlamamız gerekiyor. Zira eğer bugün kültürel değerlerimiz bazı radikal postmodern taleplerin hegemonik gücü altında eriyip gidiyorsa bunun sorumlusunu başka yerde aramak yerine kendi değerlerimizden neşet eden bir anlayışı hala üretememiş olmamızda bulmalıyız.

mksan@sakarya.edu.tr