Dijital göçebe olmaya hazır mısın?

Dr. Hatice Çolak / Yazar
14.11.2020

Dijital göçebelerin sayısı 2005'den bu yana yüzde 140 artmış ve son beş yılda yüzde 40 daha fazla şirket uzaktan çalışma konusunda esneklik göstermeye başlamış durumda. 5 yılda yüzde 7'den yüzde 35'e çıkan uzaktan çalışma oranının 2035 yılında yüzde 60' kadar çıkacağı ve dijital göçebelerin sayısının 1.5 milyarı bulacağı öngörülüyor.



Koronavirüsün hayatımıza girişi ile kanserin hayatımıza girişini, ailemize kadar süzülüşünü çok benzetiyorum. Önceleri uzaktan geliyordu sesi hani, ta Çin’den. Sonra koca Avrupa’da temiz bir biz kaldık diye tedirgince beklediğimiz bir süreç oldu. Sonra acayip korkulu bir süreç geçirdik. Şu an etrafımızdaki herkes koronavirüs ve zamanla onu da öyle kabullendik işte.

Kanserden önce, çocukluğumda kalp krizi vardı, duyunca ödümü patlatan. Sonra bir baktım annem kalp hastası oldu. Bu ablamın kanser olmasından önceydi. Yani amanın dediğimiz herşey başımıza geliyor günbegün. Hastalıklar dalga dalga içine alıyor bizi.

Hastalık kader mi?

İnsanoğlunun tabiatında kabullenmek, zor da olsa teslim olmak var neyse ki. Ama hastalıklar gerçekten kaderimiz mi?

Nasıl deprem değil sağlam yapılmamış binalar öldürüyorsa, aslında hepimiz biliyoruz ki bizi öldüren ya da süründüren de hastalıklar değil baştan sona sakat yaşamlarımız. Hayır maskeden, sosyal mesafeden falan bahsetmiyorum, biraz daha öncesinden, stresli yaşamlarımızdan, yanlış beslenmelerimizden, yanlış solumalarımızdan bahsediyorum.

Taş taş üstünde bırakmayan ve 80 milyon insanın hayatına malolan İkinci Dünya Savaşı, sadece binaları değil güce dayalı pek çok inancı da yerle bir etmiş, tepkiselleşerek kendilerini sistemin dışında tekrar kuran hippi bir kitle doğurmuştu.

Her sene 10 milyon insanın canını alan kanser de aynı şekilde bir permakültürcüler dünyası doğurdu. Dünyanın hemen her yerinde limitsiz ve bilinçsiz bir şekilde tüketmekten haz alamayan, kendi gıdasını kendisi üreten, doğayla uyumlu yaşamaya çalışan insanlar kendi kolektiflerini kurdular.

Şimdiye kadar bir milyonun üzerinde insanın ölümüne yol açan koronavirüsün de benzer şekilde kendi kitlesini doğuracağını düşünüyorum. Özellikle çocuğunu okula gönderemezken okulsuzluğu öğrenen ve benimseyen aileler, ofislerini kullanamazken uzaktan çalışmayı öğrenen ve benimseyen şirketler ve işsiz kaldıkları için kendi yeteneklerini keşfeden ve aslında büyük şehirlerde yüksek fiyatlarla saçma sapan hayatlar yaşamaya mahkum olmadıklarını, dijital yoldan dünyanın herhangi bir yerinden inanılmaz işler başarabileceklerini öğrenen ve benimseyen girişimci dijital göçebeler... Her şerde bir hayır yani.

Peki sizin aklınıza dijital göçebe deyince nasıl bir resim geliyor? Parmak arası terliği ve palmiyeli şortuyla şezlongundan ya da hamağından laptopuyla iş yapan gayri ciddi tipler mi? Gerçek bundan birazcık farklı.

Evet genel görünüm olarak muhalif bohemist bir çizgileri olduğu doğru ancak dijital göçebelerin içerisinde idealist ve tuttuğunu koparan, ne yaptığını bilen pek çok insan var. Özellikle çocuğuyla beraber hayalini yaşamak isteyen kadınlar bu konuda öncelik ediyor. Uzaktan çalışılan şirketlerin yüzde 30’u kadınlar tarafından kurulmuş ya da kadın yöneticisi var.

İstatistikler de şaşırtıcı sonuçlar veriyor, mesela dijital göçebeler ofis çalışanlarından yüzde 13 daha verimli çalışıyor, sağlıkla ilgili ekstra izinler istemiyor ve ekstra mesai konusunu yüzde 23 oranında sıkıntı etmiyor. Üstelik bu adımı atmaya cesaret edemese de ofis çalışanlarının yüzde 37’sinin gönlünde bu esnek lokasyon ve zamanlar yatıyor.

Esnek çalışma

Tabii herkesin mesleği buna izin vermeyebilir. Her ne kadar sosyal yapınız ve yabancı dil başarınıza göre ahçı, terzi gibi geleneksel mesleklerde de şansınız yaver gidebilse de, adı üstünde bu göçebeler daha çok dijital işler yapıyor. Yüzde 20’si web tasarım ve programcıları, yüzde 8’i danışmanlar, yüzde 6’sı bilgi işleme, yüzde 4’ü online satışlar.

Zaten uzaktan çalışma durumu bu tarz dijital şirketler için de büyük avantaj; zira uzaktan çalışma ile çalışan ulaşım, dışarıda yemek, kıyafet ve çocuk bakıcısı gibi masraflardan ortalama 7 bin USD kar ederken; işveren de kira, fatura, kırtasiye gibi masraflardan çalışan başına 11 bin dolar ortalamasında kar ediyor. Bu nedenle de Apple, Microsoft, Amazon gibi markalar bu konuda uzun zamandır esnek.

Bu göçebelerin yüzde 59’u milenyum genci ve yüzde 51’i üniversite mezunu; yüzde 88’i işleri ve yaşam tarzlarından çok memnun ve en az iki yıl daha bu şekilde devam etme niyetinde. Sürekli tatil havasında yaşadıkları hayatlarında yıllık maaşları 75 bin dolara kadar çıkabiliyorken, neden devam etmesinler ki?

Yok yok, hiçbirşey öyle salt tatlı değil bu dünyada. Dijital göçebelik de kendi içinde belli dezavantajlara sahip elbette. Mesela düzeniniz olmuyor ya da çok nadir istisnaları saymazsak bir yuvanız, eşiniz, çoluk çocuğunuz. Pek çok göçebe gittiği yerde birisine aşık olup gidecek yolundan olma korkusuyla diken üstünde duruyor ve ikili ilişkilerinde mesafeli davranıyor. Uluslararası bir sağlık sigortanızın olma zorunluluğu, gittiğiniz ülkenin göçmen büroları ve çalışma kanunları, uzaktan yürütmeye çalıştığınız aile, dost ve müşteri ilişkileri, zaman farkları... Size meydan okuyacak bazı gerçekleri hayatın. Kafa dinleme aşkıyla kendini yollara atıp bir süre sonra yalnızlıktan sıkılan pek çok göçebe var.

Ortam hazır, sizi bekliyor

Ama olsun, denemeye değer diyorsanız aslında bu konuda ortam hazır sizi bekliyor.

Geçen yazıda gezme niyetinde olanların kullanması elzem uygulamalardan bahsetmiştim, işte dijital göçebelerin de böyle birlikte çalışma ve yaşama, sağlık sigortası hatta vergilendirmeye dair uygulamaları var. Mesela 113 şehirdeki 649 merkezde ortak ofisler ve yaşam alanları kuran WeWork, 22 bin yatakla özellikle Güney Amerika’da hizmet sunan Selina, Work&Travel imkanları sunan Remote Year programları gibi.

Bu kafada olan insanları buluşturmak, birbirleriyle bilgi alışverişi yapabilmeleri için pek çok platform var: Workationing facebook grubu, WiFi tribe, Digital Nomads Around The World facebook grubu gibi...

Diyelim ki o kopma noktasına geldiniz, basayım gideyim yeni bir hayata başlayayım dediniz, ne yapardınız? Matematik basit aslında. Önce güvenli, ucuz ve güzel bir lokasyon belirler, sonra masraflarınızı hesaplar, işinizi ya da birikiminize göre hepsini ayarlar ona göre atlarsınız uçağa değil mi?

Gözde ülkeler

İşte aynen bu kriterlere sahip pek çok dijital göçebe için Asya ülkeleri gözdesi. Tayland, Bali, Vietnam, Kıbrıs ve hatta yüksek fiyatlara rağmen Singapur dijital göçebelerin gözde ülkeleri. Ve dünyanın bir çok ülkesi de bu konuda resmi anlamda kolaşlaştırmalara gidiyor. Mesela Estonya dijital göçebeler için ayrı bir vize grubu oluşturdu, Tayland ve Gürcistan gibi pek çok ülke de bu pazarda yer edinebilmek için adım atmaya hazırlanıyor.

Her ne kadar Afrika’da yaşamayı seçmiş olsam da dijital göçebe olarak hayata tekrar başlayacak ya da bir es verecek olsaydım ben de Asya’yı seçerdim. Kabe ve Filistin’le taçlanan Asya gezilerimden bahsetmek için yerimiz çok dar ancak ufacık özetleyerek olası dijital göçebe hevesinize iliştirecek olursam...

İlk Asya ziyaretim bir başka dini merkez olan İran’a olmuştu. İki yıl Farsça öğrenmiş, çılgınca İran filmleri izlemiştim öncesinde. Aradan on dört yıl geçti, ne Persepolis’in taşlarının büyüsünü ve ne nargilelerin kokusunu unutabildim. Baştan sona dolaştığım İran mimariden kültüre, yemekten sanata tam bir cümbüş.

Diğer Asyalı komşularımız olan Irak ve Suriye’ye savaş döneminde, insani yardım götürmek için gitmek nasip oldu sadece. Oysa lisedeyken hep Şam’a gidip Emevi Camii’nde namaz kılmayı hayal ederdim...

Aynı şekilde üniversite yıllarım Hindistan’a karayoluyla gidebilmek için para toplamakta geçti ama bölgeye ilk intikalim Nepal ile o da yine aynı şekilde insani yardım için deprem sonrası olabildi. Gerçi sonrasında hem Nepal’e hem Hindistan’a tekrar tekrar gittim, kalbimde Pakistan dahil bu bölgenin yeri hep ayrıdır, ayrı kalacak. Hala aşkın en has haliyle yaşandığı topraklar bunlar kanımca, az Bolywood izleyenler ne demek istediğimi anlar, bölgeye gitmiş olanlar da Bolywood’un sadece bir sinema sektörü değil, gerçeğin ta kendisi olduğunu biliyordur zaten.

Körfez ülkelerini genel olarak hiç sevemesem de Qatar ve Kuveyt’i azıcık ayırırım ötekilerden. Ama yine de gitmeye değer ne var, inanın hiç hatırlamıyorum. Ürdün tabi ki sadece Petra için bile gidilmeyi hakediyor. Ama gitmişken Rum vadisinde çölde milyonlarca yıldızı izleyerek uyumayı, Lut gölünde uyumayı ihmal etmemek lazım hani. Ve elbette Lübnan da, sadece bir akşamlığına bile olsa, o yemekleri için Asya listenizin bir yerinde olsun muhakkak.

Ama bana asıl üç kere gittiğim Tayland’ı ve canım fillerini sorun, susmam anlatırım da anlatırım. Hele o rüya antik şehriyle Kamboçya’yı, dağlarıyla Kırgızistan ve Kazakistan’ı, atlarıyla Moğolistan’ı, gözümün nuru Semerkand’ı ile Özbekistan’ı.

Pandemide dikkat

Hani Asya’ya gideyim ama medeni şehirlerden başkasında yapamam diyenler için dünya güzeli Japonya, ya da çirkin mirkin görülmesi gereken Çin ya da sevimli insanlarıyla Malezya, alışveriş merkezleriyle Singapur hoşgeldin diyor. Bolca yüzeyim, tatil yapayım diyenlerin ellerinden ise Maldivler, Sri Lanka ve Filipinler öper. Kültürü önceleyenlerin hiç düşünmeden Endonezya’ya, yakın tarihe ve doğaya merakı olanların ise Vietnam’a gitmesi şart.

Neyse, bana bıraksanız Asya hakkında on yazı yazarım ama burada özetle ne diyorduk?

Dijital göçebelik geleceğin mesleği gibi görünüyor. Dijital göçebelerin sayısı 2005’den bu yana yüzde 140 artmış ve son beş yılda yüzde 40 daha fazla şirket uzaktan çalışma konusunda esneklik göstermeye başlamış durumda. Beş yılda yüzde 7’den yüzde 35’e çıkan uzaktan çalışma oranı, 2035 yılında yüzde 60 çalışanın uzaktan çalışacağını ve dijital göçebelerin sayılarının 1.5 milyarı bulacağını öngörüyor.

Siz bunu bilerek yavaştan kendinize mekan bakın. Ama yavaş. Hele pandemi sürecinde hiç ağzınız sulanmasın. Asya ülkeleri koronavirüsü çok ciddiye aldı. Mesela Kamboçya 50 bin USD teminat istiyor ülkeye giriş yapabilmeniz için... Dijital göçebeliğin merkezi Bali bile sadece 6 aylık çalışma vizesiyle girmenize izin veriyor...

haticecolak@gmail.com