Dilin sınırları ve sosyolojik enflasyon

Doç. Dr. Adem Palabıyık / Bitlis Eren Üniversitesi
22.01.2022

Başkalarının kavramlarıyla üretildiği düşünülen sosyoloji ancak kavram sahibinin sosyolojik hatırlanımı ya da taziyesidir. Çünkü kavramların sahipleri ortada yokken, onların kavramları ile ancak onların sosyolojisi tekrar edilebilir. Özgün kavram üretmeyen ve üretemediği kavramın sahibiymiş gibi sosyolojisini yapmaya çalışan sosyologların, yıllardır başkalarının kavramlarıyla yaptığı nedir?



Bir sosyoloğun karşılaştığı sorular arasında en popüler olanı sosyoloji nedir sorusu ve sorunsalıydı. Popülerlik anlamında elbette her sosyolojinin bir "popisi" vardı ama sosyolojinin neliği sorusu günümüzde artık bir sorunsallığa dönüşmüş vaziyetteydi. Doğrusunu söylemek gerekirse bu soruya çok fazla cevap arandı ve ilginçtir ki, her sosyolog önce sosyoloji nedir sorusuna cevap vermekle işe başladı. Mesela kurucu kabul edilmeyen Saint-Simon sosyolojiyi özgürlük kavramı ile ilişkilendirdi, Comte, sosyolojiye pozitivizm madalyası taktı, Durkheim toplumsal iş bölümü ve ahlak kavramı ile birlikte yöntem çizmeye çalıştı, Marx sınıfsal ayrımı ve emeği desteklemek için kullandı, Weber ise kavramı modernleştirdi ve interaktif hale getirdi. Sadece klasik sosyologlar değil modern düşünürler de sosyolojinin neliği meselesinden elini çekmedi, örneğin Taylor tahayyül kavramıyla bir meşruiyet aradı, Zijderveld sosyolojiye hayati bir gerçeklik verdi, Bauman sosyolojiyi diğer bilimlerden süzülen "artık" bir birikim olarak tanımladı ve "herkes yapar" dedi, Mills meseleyi bir yetenek olarak ele aldı, Giddens tüm olasılıkları bir kenara bırakarak tartışmayı yeniden kuramsal aşamalarla boğdu ama imdadımıza yetişen Baudrillard, sosyolojik çözümlemedeki ideoloji kavramının hegemonyasına meydan okuyarak bizi Giddens'ın tezlerinden çekip, kurtardı. Elbette "her yiğidin yoğurt yiyişi farklıydı" ama sosyolojinin neliği konusunda hala görüş birliği yoktu ve kuramsal tartışmalar alıp başını yürüdü.

'Nedir'in sosyolojisi

Sosyoloji nedir sorusuna verilen cevaplar gün geçtikçe artarken yıllar önce bu sorunun sorulması belki iddiaların/cevapların bazılarına karşılık gelebilirdi fakat şimdi sosyoloji nedir sorusunun çoğulcu düşünce sisteminde artık net bir cevabı yok. Çoğulculuk, postmodernizmin etkisiyle tekil olan karşısında inanılmaz bir zafer elde etti ve sosyolojiyi de çoğullaştırdı. Çoğulluğa içkin olan bir kavramdan tekil bir öneri beklemek imkânsız hale gelirken sosyolojiyi hala tekilleştirme gayretleri de görülmeye değerdi lakin bu gayret boşunaydı, çünkü sosyoloji tekilliği boşamış ve çoğulculuk ile çoktan evlenmişti. Artık sosyoloji nedir sorusunun tek bir cevabı yoktu, tek bir düşünme biçimine sahip değildi ve tekilleştirme çabası sosyolojiyi yalnızlaştırmaktan başka bir anlam ifade etmiyordu. Böylece sosyoloji nasıl yapılırdı, nasıl sosyolojik düşünülürdü ve konuşulurdu sorunsalı gittikçe büyüyen bir muamma haline gelmekteydi. Aslında tartışmanın çözüme kavuşturulabilir bir yolu vardı; sosyoloji tanımı bağlamında bütün bilinenlerin bir kenara bırakılması gerekiyordu. Tam kasıt ise Althusser'in, Marx'ı okuma biçiminden esinlenmek olacaktı; "sahildeki bütün taşlar temizlenecek ve en alttaki yumuşak kum yeni şekillerin çizilmesine imkân sağlayacaktı".

Çokluk karmaşası

Sosyoloji artık toplum ile ilgili olan her meseleyi ele alan ve bunlar arasında hiçbir ayrım yapmayan bir alan haline geldi. Etrafımızda olan-biten ne varsa sosyolojinin konusu olabiliyor ve yorumlanabiliyordu. Bu karmaşada sosyolojinin aradığı kanıt, olguların toplum ile ilişkili olup-olmamasıydı. Fakat sadece bu yetmiyordu, çünkü toplum ile kurulan ilişkinin kavramlarla ifade edilmesi gerekiyordu, yani sosyolojik düşünmek, meselelerin kavramsallaştırılmasıydı. Kavramsallaştırmak için düşünürlere ve analizlerine ihtiyaç vardı. Bu ihtiyaç bizi "okuma eylemi" için hazırlıyordu. Aklımıza göre tıraş makinesinin de bir sosyolojisi vardır diyememeyi ve kavramsal olan ile ilişkiyi zorunlu hale getiren buydu. Kavramlar olmadan sosyolojik düşünmek ya da düşünebilmek mümkün değildi. Kavramlar olmadan sosyolojik düşünme sonrası sosyoloji de yapılamazdı, yani sosyoloji eylemleştirilemezdi. Sadece bu da yetmiyordu, sosyolojik düşünmek işlevsel hale gelen kavramların kimlere ya da hangi düşünürlere ait olduğunun da bilinmesini zorunlu kılıyordu. Düşünürlere ait olan kavramların hangi dönemde kullanıldığı ve ne için kullanıldığını bilmeden de tam bir analiz yapılamazdı. Sosyolojik düşünme, kavramın neyi ifade ettiği/nasıl ifade ettiği ve nasıl kullanılacağı ile yakından ilişkiliydi. İşte bu sebepten sosyoloji bizi yine ve yeniden "okuma eylemine" yönlendiriyordu. Nedir sorusunun sosyolojisini yapabilmek için kitaplar içinde çağ atlamak zorunlu hale geliyor ve ancak böylelikle "fikirler", emek işçilerine dönüşebiliyordu.

Sosyolojik enflasyon

20. yüzyılın ortalarında yaşamış olan Wittgenstein, tüm felsefesini özetleyen "dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır" cümlesini boşuna kurmadı çünkü düşünebilme becerisi ancak kavramlarla gerçekliği ortaya koyabilirdi. Düşünebilme zahmetli bir işti ve bilme eylemi, düşünebilmenin son koşuluydu. Düşünemeden ve düşünebilineni kavramsallaştırmadan bilme eylemi gerçekleşemezdi. Zaten sosyoloji yapabilmek için düşünme eylemi tek başına yeterli değildi çünkü bu eylem, felsefenin ana problemlerinden biriydi ve sosyolojinin, felsefenin problemleri ile ilgilenebilecek kadar zamanı yoktu. Toplum hızla değişiyordu ve düşünebilme eylemi asetist bir uğraş olduğu için, önce fikirler o işin hakkını vermeliydi. Fikirlerin işçileşmesi de ancak böyle başlayabilirdi yoksa zihinlerde işsiz kalan fikirlerin, kavram üretme şansı olmayacaktı. Dolayısıyla sosyoloji öncelikle düşünebilme eyleminin ön koşul olduğu, bunun bilmeye dönüşebilmesi için kavram üretilmesi gereken bir adımdan sonra başlayabilirdi. İşsiz fikirlerin sosyoloji yapamayacağı da aşikârdı ve fikir işsizliği, zihinlerdeki sosyoloji sefaletinin ön koşulu haline gelecekti.

'Düşünme eylemi zahmetinin' aşılması ile birlikte ortaya çıkacak olan bilme eylemi, kavramların bir araya gelmesi ile mümkün olacaktı. Böylece bilmenin farklılaştığı bir alan oluşacak ve bilme eylemi, kavramsal bütünlüğün ya da parçalanmanın ön koşulu haline gelecekti. Bu tutum heterodoks bir pratik olmayacaktı aksine düşünme eylemi bilmeye, bilme eylemi ise kavramsallaştırmaya içkindi ve zamanı geldiğinde diyalektik olan içkinlikler bir sentez olarak sosyolojiyi ve sosyolojinin "mutlak geistini" oluşturacaktı. Böylece "sosyolojik enflasyon" tükenecek ve sosyoloji, aslında kavramsal cümlelerin kurulabildiği bir bilim haline gelecekti. O halde sosyoloji, bir tez olarak düşünmeye; bir anti-tez olarak bilmeye ve sentez olarak da kavramsallaştırmaya içkindi ve aynı zamanda onlara muhtaçtı.

Fikirlerin işçileştirilmesi

Sosyoloji yapmanın özü itibariyle bir diyalektik olduğu kabul edilmeliydi ve kavramlarla konuşabilmek de sosyoloji edimselliğinin somut temsili anlamına gelecekti. Bir kahvehane sohbetinde kurulan günlük cümleler, gündelik hayatın sosyolojisine ait değil ancak amiyane bir muhabbet olabilirdi. Sosyoloji yapabilmenin bayağı muhabbetten farkı kullanılan kavramlar olmalıydı. Fakat bu kavramların sahiplerine saygı duyularak izlenecek yol da bir o kadar nezaket içermek zorundaydı. Mesela "ülke halkı giderek yoksullaşıyor, ne olacak halimiz" cümlesi sosyolojik epistemik cemaatinin dudak bükerek kulak vereceği bir cümleydi. Buna karşın kurulacak "ülkedeki gelir dağılımında yaşanan eşitsizlikler, üretim araçlarına sahip olanların daha fazla kâr etmesini sağlarken, üretim araçlarına sahip olmayan ücretli çalışanları giderek yoksullaştırmaktadır" cümlesi, sosyolojik epistemenin yüreğini ferahlatacak cinsten bir argüman haline gelecekti. Daha ileri gidersek, yine "ülke halkı giderek yoksullaşıyor, ne olacak halimiz" cümlesi yerine "girişimciler ve burjuvalar, üretim araçlarına sahip oldukları için toplumsal ilişkileri belirlemekte ve kapitalist modelin ortaya çıkardığı eşitsiz dağılımdan en fazla oranda kârı elde ederek, bunu yeniden yatırıma dönüştürmekteyken, mavi yakalıların emeklerinin değerlersizleşmesi sonucunda sömürü düzeni kalıcı hale gelmekte" ifadesi kullanılırsa işler iyice çığırından çıkabilirdi. Böylece sosyoloji yapma edimi, kurulan cümlelerde kullanılan kavramların çokluğu ile yakından ilişkili olacaktı. Ekonomik değerlendirmeler yaparken Marx'tan yapılan atıfların hakkını vermek sadece kavramları kullanmak değil, o kavramların nasıl ortaya çıktığını bilmek ile yakından ilişkili olacaktı. Esas sosyoloji edimi de aslında buydu. Hangi kavramın, nerede ve ne için kullanılacağını bilme becerisi sosyoloji yapmanın özüydü ve ontolojik evirilmeyi simgeliyordu. Sosyoloji yapılabilen bir edimdi ve eylemdi, sonradan bilime de dönüştürülebilirdi ama bilim, sosyolojiye dönüştürülemezdi. Bu sebepten sosyoloji kendisine dönüşemeyen bir niteliğin parçası sayılmamalıydı ve sayılamazdı. Ama kavramlar sosyolojinin yollarına döşenirken, sosyoloji de kavramlar üzerinden emekleyerek büyüyordu ve bu sebepten sosyoloji yapma işi, 'fikirlerin işçileştirilmesi'ydi.

Üretim kabızlığı

Fikirlerin işçileştirilmesi sürecinde sosyoloji yapma edimini bir kalıba koyma çabası "üretim kabızlığından" başka bir eylem değildi ve bu eylemi gerçekleştirmeye çalışanların da "entel magandalardan" bir farkı yoktu. Çünkü sosyoloji "o kalıbın" adamı değildi, olmak da istemiyordu ve her bireyin üretebileceği kavramlar ile birlikte varolma çabasını sürdüren düşünme biçimi ya da sistemiydi. O halde sosyoloji edimi, kavram üretebilme yeteneğinin bir sonucuydu ya da üretilmiş kavramları kullanabilmenin bir yansımasıydı. Başkalarının kavramlarıyla konuşabilme elbette bir yetenekti ama sosyoloji yapabilmek bu değildi. İşte sosyolojinin büyüklüğü de burada karşımıza çıkmaktaydı, sosyoloji değil sosyolojiler vardı ve kavram üretemeyenler ancak sosyolojilerin birer kopyası olabilirdi. Başkalarının kavramlarıyla üretildiği düşünülen sosyoloji ancak kavram sahibinin sosyolojik hatırlanımı ya da taziyesiydi çünkü kavramların sahipleri ortada yokken, onların kavramları ile ancak onların sosyolojisi tekrar edilebilirdi. Fikir işçiliğinin de önemi bu süreçte ortaya çıkıyordu. Sözde sosyoloji yapılabilirdi, sözde sosyolojik düşünülebilirdi, kullanılacak kavramlar ile birlikte sözde sosyolojinin epistemik cemaatine hoş gelecek cümleler kurulabilirdi ve sözde sosyolojik tespitler bizi büyüleyebilirdi. Fakat yukarıda da ifade edildiği gibi bir sentez olarak sosyoloji yapmanın zahmeti çekilmeden ortaya çıkan form, sosyolojinin reklamını yapmaktan öteye gidemezdi. Çünkü sosyoloji, günlük tutar gibi yıllık not tutmaktan ve tutulan notları yıllarca derslerde anlatmaktan ibaret sayılamazdı. Değişmeye ve güncellenmeye ihtiyacı vardı. O halde karşımıza çıkan soru şu olmalıydı: Özgün kavram üretmeyen ve üretemediği kavramın sahibiymiş gibi sosyolojisini yapmaya çalışan sosyologların, yıllardır başkalarının kavramlarıyla yaptığı neydi?

[email protected]