Din Savaş(lar)ı nekropolitika, ve oryantalizm

16.04.2026

Gazze'deki kuşatma ve bombardıman, sadece askeri bir strateji değil, aynı zamanda ahlaki ve teolojik bir haklılaştırma ile desteklenmektedir. İnsanları “öldürülebilir” ve “yok edilebilir” kılmak için dini ve kültürel bir dil seferber edilir. Orklar ve insansı hayvanlar gibi semboller, bu şiddeti “görev” ve “kutsal” hâline getirir.


Din Savaş(lar)ı nekropolitika, ve oryantalizm

Prof. Dr. Bülent Şenay/ Bursa Uludağ Üniversitesi

Bu yazı, "evrensel değerler" iddiasıyla şekillenen modern dünyanın aslında ne kadar müphem, çelişkili ve güç ilişkileriyle belirlenmişlik esasında nekropolitik olduğunu sorgulayan eleştirel bir okumadır. Yazıda, Batı siyasetinin nekropolitik karakterinin insanlığı nasıl din savaşlarına sürüklediğini ele alırken, bunun şiddet temelli bir teopolitikaya dayalı olduğunu vurgulayarak, Gazze'de yaşanan soykırıma yönelik duyarsız nekropoltikanın Hegelyan bir oryantalizmin ürünü olduğuna işaret edilmektedir.

Modern dünyanın kendini tanımlama biçimi büyük ölçüde "evrensel değerler" söylemine dayansa da bugün yaşananlar, insan hakları, özgürlük, hukuk ve adalet gibi kavramlara dayalı bu söylemin ne kadar tutarlı ve kapsayıcı olduğu sorusunu yeniden ve daha sert biçimde gündeme getiriyor. Çünkü sahadaki gerçeklik ile dile getirilen ilkeler arasındaki mesafe giderek açılmakta; evrensellik iddiası, pratikte seçici bir uygulamaya dönüşmektedir. Bu noktada Achille Mbembe'nin ortaya koyduğu "nekropolitika" kavramı, içinde bulunduğumuz durumu anlamak için güçlü bir analitik çerçeve sunar. Nekropolitika, iktidarın yalnızca hayatı düzenlemesi değil, aynı zamanda ölümü yönetmesi; başka bir ifadeyle, kimlerin yaşayacağına ve kimlerin ölebileceğine karar verme yetkisini kendinde görmesidir. Bugün bu yetkinin nasıl ve kimler tarafından kullanıldığına baktığımızda, "evrensel değerler" söyleminin arkasında işleyen daha sert ve daha gerçek bir düzenin varlığı açıkça ortaya çıkmaktadır. ABD-İsrail siyonizminin İran'a saldırısı da –İran'ın sünni dünyaya yönelik hem dini hem siyasi yaklaşımındaki (siyaseten tevhîdî, üsulü'd-dinde tekfîrî, fıkıhta kısmen tecvîzî) takıyyesi ve aynı zamanda mesela Irak savaşı döneminde özellike ABD ve İsrail'le Saddam'a karşı) işbirliği politikası bir tarafa- bu bağlamda anlaşılabilir.

Rasyonel, adil dünya nerede?

Uzun yıllardır bize anlatılan hikâye, insanlığın dini ve ideolojik büyük çatışmaları geride bıraktığı, daha rasyonel ve adil bir düzene ulaştığı yönündeydi. Oysa bugün küresel ölçekte yaşanan gelişmeler, bu anlatının ciddi biçimde aşındığını gösteriyor. Yaşadığımız zamanlar, insana 'bugüne nasıl geldik?" sorusunu sorduruyor. Hani ne oldu, insanlık evrensel değerlerin, insan haklarının ve adaletin üstün olduğu bir çağa erişmişti? Bütün bunların da aslında 'büyük dini anlatılar' (İslami ümmet bilinci, hristiyan mesihi krallık/kilise hegemonyası, yahudi siyonist dünya devleti, hindutva ümemtçiliği) yerine sözde laik modern dijital bir çağa geçilerek olduğu iddiasına rağmen nedir bu olanlar?İnsanlığın, bilimde, teknolojide ve toplumsal/hukuki uzlaşmalarda geldiği seviyeye dair iddialara bakılırsa, bu muydu olacak olan?Bölgesel ve küresel huzur, ekonmik istikrar ve uluslararası denge maskeleriyle soykırımın sıradanlaştırıldığı ve neo-kolonyal şiddetin durdurulamaz bir güç gösterisi yaptığı bir tür küresel simulakra yaşıyoruz. Mevcut ABD Başkanı'nın hatta ABD'deki Siyonist lobinin neredeyse sözcülerinden birisi olan Amerikalı siyasetçi Cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham'ın 16 Ocak 2026 tarihinde İsrail'e yaptığı ziyarette, Orta Doğu'daki ve dolayısıyla küresel çatışmaları "din savaşı" (religious war) olarak tanımlayıp, "bundan sonraki 1000 yılı (milenyum meselesi) bu savaşı kazananlar belirleyecek" demesi, ondan önce de ABD Başkan yardımcısı Vance'ın bir Cumhuriyetçi Gençlik Kongresinde " Amerika bir Hristiyan millettir ve öyle kalacaktır; Hristiyan olmayanlar da Amerikalı olabilir ama Amerika'nın itikadı Hristiyan'dır " demiş olması, geçen hafta ABD Beyaz Saray'da yapılan Paskalya (Hristiyan Bayramı) töreninde, Beyaz Saray Din İşleri Müdiresi Paul White'ın konuşmasında ABD Başkanı Trump'a dönerek "İsa nasıl dirildiyse, siz de öyle dirildiniz; o, nasıl muzaffer olduysa, siz de öyle olacaksınız'" demesine Trump'ın tebessümle olumlamasının kameralardaki yansımasına bakılınca, buna Siyonist soykırımcıların Aksa Tufanı'ndan itibaren daha en başta ve hala Yahudi Tevrat ve tefsirlerinden Amalek, katliam alıntıları yaparak kendi şiddetlerini meşrulaştırdıkları, hatta artık her türlü maskeyi atıp, hahamların diliyle 'Yahudi olmayanların Yahudiler için mücadele etmesi gerektiği'ni, çünkü 'Yahudilerin barbarlığa karşı medeniyet (kastedilen Batı) için savaştıkları iddiası, ABD-siyonist gücün İran'a saldırıyı insanlığın selameti içinmiş gibi gösterme retoriği, bunu yaparken ABD 'Savaş Bakanı'nın 'tatu'larından birisinin 'Deus Vult' (Tanrı'nın iradesiyle / bir tür Hristiyan 'inşallah') olduğunu bizzat kendisinin ifitharla kamuoyuna sızdırmış olması, Hindistan'ın Hindutva ideolojisiyle, Yahudi Siyonizmi arasındaki yakınlaşma, tüm bunların artık –biz zaten biliyorduk-tan çıkarak maskelerin düştüğü, hak-batıl mücadelesinin devam ettiği, Batı'nın iddia ettiği şekliyle bir 'evrensel değerler dünyası' olmadığı, 'evrensel'in ne olduğunun, hakikat iddiasının, ve adaletin yeniden tanımlanması gerektiği gerçeğiyle herkesi yüzleştirdiği - sömürgecilerin akademik saraylarına sızmış bir postkoloniyal-antikolonyalist sosyal filozof ve siyaset bilimci olan Achille Mbembe tarafından geliştirilmiş-nekropolitik kavramıyla tanımlayabileceğimiz zamanları yaşıyoruz. Nekropolitika kelimesinin başındaki 'nekro' ön eki ya da kelimesi, Yunanca 'ölü' anlamına gelmektedir. Nekropolitika da dolayısyla 'ölü(m)politikası' demektir. Önce 2016'da Fransızca yayınlanan sonra 2019'da İngilizce'ye aktarılan Necropolitics kitabında bu kavram, modern iktidar yapılarının "kimin yaşayacağına, kimin öleceğine karar verme güç ve yetkisi"ni nasıl kendilerinde görerek ötekileştirdiğini, kendisi dışındaki insanları "yarı-insan" görerek hiçe saydığını tanımlayan bir kavramdır. Postkolonyal eleştiri çalışmaları bağlamında yeni bir konu olmamakla beraber, Mbembe'nin Batı'nın küresel sömürgeci siyasetini 'nekropolitika/nekro-siyaset'

olarak tanımlayarak eleştiren yaklaşımının Türkiye'de yeterince ele alınmadığı söylenebilir. Bu bağlamda Mbembe'nin, Michel Foucault'nun biyogüç ve kontrol tartışması üzerinden Batı 'medeniyeti'ne yönelik, postkolonyal bağlamda 'Nekropolitik insandışılaştırma (dehumanisation)' eleştirisi tam da yerini bulmaktadır.

Bugün Gazze, nekropolitik şiddetin yani 'kimin toplu halde öleceğine kimin karar verip, kimin de buna aracı olabileceğinin' en canlı, sistematik ve belgelenmiş örneklerinden biridir. Hatta ölenlerin arkasındaki destekleyenlerin de ölümü kutsaması sağlanır farkına varmadan. Nekropolitika bu oyunun adıdır ve sinsice düşer çoğunluk bunun tuzağına. Ölüm sıradanlaşır mazlumların çığlığında. Hannah Arendt'in Totaliteryanizmin Kökenleri kitabında " (Nazi)Toplama kamplarındaki yaşamın hiçbir benzeri yoktur. Onun dehşeti, tam olarak hayal gücüyle kavranamaz; çünkü o, hayat ve ölümün dışında durur." betimlemesi bugün daha fazlasıyla Gazze için sözkonusudur. Katliam gerçekleşir, insani yardım götürülür, aslında arkasındaki toplumsal desteğe rağmen bir iki kişi savaş suçlusu ilan edilir. Bosna'da da Srebrenitsa'da da aynısı olmuştur. Oysa esas katil bellidir. Nekropolitikacılar. Diğerleri tetikçi. Büyük bir Avrupa ülkesinin Başbakanı'nın İsrail'in İran'a saldırısı hakkında "İsrail bizim 'kirli işimiz'i (drecksarbeit - dirty work) yapıyor" diyerek övmesi , nekropoltikanın en çarpıcı en üst örneklerinden birisidir.

Medeniyet savunusu" retoriği

Görülmektedir ki, siyasi söylemlerde giderek daha görünür hale gelen dini referanslar, "medeniyet savunusu" retoriği ve açıkça dile getirilen "din savaşı" ifadeleri, modern dünyanın iddia ettiği seküler çerçeve ile pratikteki yönelimleri arasındaki çelişkiyi gözler önüne seriyor. Nekropolitika çoğu zaman teolojik bir dil ve sembollerle birlikte işler. Şiddet, yalnızca stratejik bir araç olarak değil; kimi zaman tarihî bir zorunluluk, kimi zaman kutsal bir görev, kimi zaman da medeniyetin korunması adına gerekli bir eylem olarak sunulur. Böyle bir zeminde, öldürme eylemi sıradanlaşırken, buna karşı çıkmak ise giderek daha zor hâle gelir.

Nekropolitikanın teopolitik temelleri burada belirginleşir ve teopolitika, nekropolitikaya şunları sunar: seçilmişlik anlatıları, kozmik savaş imgeleri, saflık/kirlilik anlayışları, kurban ve fedakârlık söylemleri, kutsal coğrafyalar, eskatolojik (kıyamet/son) vizyonları. Bu nedenle nekropolitika, dini sadece "araç" olarak kullanmaz; mantığını sürdürebilmek için teolojik bir dilbilgisine ihtiyaç duyar. Şu örnek bunu izaha gerek bırakmayacak kadar sarih ortaya koymaktadır. İşgalci İsrail devleti bünyesinde Tapınak Enstitüsü adında bir kurum bulunmaktadır. 2020'ye kadar Kudüs'teki Kutsal Tapınağın yeniden inşasına adanmış olan bu enstitünün Uluslararası Direktörü, Sanhedrin'i yeniden canlandırma projesinin öncülerinden biri ve 2020'de Kudüs Işıkları Örgütünü kuran Haham Chaim Richman'dır. Richman, Tapınağın yeniden inşası için gerekli olan kırmızı düveyi üretme çabalarına katılımıyla bilinir. 7 Ekim`den hemen 4 gün sonra 11 Ekim 2023`te bir röportajda Haham Richman şöyle demiştir: "Hristiyan dostlarımıza şunu söylemek istiyorum... Durumu olduğu gibi söylemek gerekirse, siz sadece bir Yahudi'ye tapıyorsunuz, bu bir hatadır. Hepimize tapmanız gerekir çünkü biz her gün sizin günahlarınız için ölüyoruz." Richman devam eder: "Ve işte burada tam olarak olan şey budur. Hepimiz Tanrı'nın ilk doğanlarıyız ve şu anda sizin günahlarınız için ölüyoruz, çünkü İsrail topraklarındaki Yahudi halkı, Ork'lara karşı bir kale görevi görüyor. Orklar, yakındaki bir tiyatroya değil, doğrudan sizin evinize geliyor!"

Yahudi olmayanlar: Yarı insan, yarı hayvan

Buradaki `Ork`lar, Batı tarih vizyonunda ve popüler kültürde özellikle İslam'a karşı kullanılan sembolik bir kavramdır. Tolkien'in kurgusal Orta Dünya evreninde Orklar, Melkor tarafından yaratılmış yarı insan, yarı hayvan bir ırktır. Silmarillion ve Yüzüklerin Efendisi romanlarında Orklar, karanlık güçler olan Morgoth, Sauron ve Saruman tarafından asker ve hizmetkâr olarak kullanılır; Hobbit romanında ise baş düşmandırlar. Haham Richman da söyleminde Yahudileri bir tarafa koyarken, diğerlerini yani Yahudi olmayan herkesi "Orklar" olarak nitelendirmiştir. Orklar, kırmızı gözlü ve insanlık dışı birçok özellik taşıyan insansı varlıklardır. Bu, işgalci güçlerin Gazze'ye son saldırısından önce en üst düzey açıklamalarında da ortaya çıkmıştır: Filistinliler için kullanılan "human animals-insansı hayvanlar" ifadesi dünya basınında yankı bulmuştur. Talmud'da da benzer insan ve hayvan sınırının bulanıklaştırıldığı ifadeler vardır. Bu örnek de göstermektedir ki, Batı medeniyetinin nekropolitik şiddeti ile teopolitik mantığı aynı kaynaktan gelir: Gazze'deki kuşatma ve bombardıman, sadece askeri bir strateji değil, aynı zamanda ahlaki ve teolojik bir haklılaştırma ile desteklenmektedir. İnsanları "öldürülebilir" ve "yok edilebilir" kılmak için dini ve kültürel bir dil seferber edilir. Orklar ve insansı hayvanlar gibi semboller, bu şiddeti "görev" ve "kutsal" hâline getirir.

Bu sürecin en kritik boyutlarından biri de dilin dönüştürücü gücüdür. Bir topluluğu "tehdit", "barbar" ya da "insansı"olarak tanımlamak, onu insanlık dairesinin dışına itmenin ilk adımıdır. Bu tür bir insandışılaştırma, şiddetin hem psikolojik hem de ahlâkî bariyerlerini ortadan kaldırır. Böylece bazı hayatlar korunmaya değer görülürken, bazıları görmezden gelinebilir hâle gelir. Bu durum, "evrensel insan hakları" söyleminin sınırlarını da açığa çıkarır. Bugün Gazze'de yaşananlar, bu çerçevenin en çarpıcı örneklerinden biridir. Hannah Arendt'in totalitarizm bağlamında dile getirdiği "hayal gücünü aşan dehşet" ifadesi, bugün çok daha görünür ve doğrudan bir gerçeklik hâline gelmiştir.

Böylesi şiddetli bir nekropolitik siyaset, aslında yeni olmayıp, yüz yıl önce Ahmet Rıza'nın "Batı Siyasetinin Ahlaken İflası" kitabında ve Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi'nin "Yirminci Asırda Alem-i İslam ve Avrupa Siyaseti" kitabında da veciz surette anlattıkları bir gerçeklikti. O halde, Batı'nın adalet ve insan haklarında evrensellik iddiasına bir de buradan bakmak gerekmez mi? Bu da hem yerelde/bölgeselde hem de küreselde olanları teopolitik olarak daha dikkatli okumamız ve analiz etmemiz gerektiğini bize göstermektedir.

Bu noktada sorunun yalnızca güncel politikalarla sınırlı olmadığı da açıktır. Nekropolitik düzenin arkasında, uzun bir tarihsel ve epistemik miras bulunmaktadır. Georg Wilhelm Friedrich Hegel'in tarih anlayışı, Avrupa'yı rasyonalite ve medeniyetin zirvesi olarak (Lutherci Hristiyanlık dahil) konumlandırırken, Batı dışı toplumları geri ve durağan olarak (İslam dahil) tanımlıyordu. Bu yaklaşım, Edward Said'in ortaya koyduğu oryantalizmle birlikte, bilgi üretiminin merkezine yerleşti. Bu epistemik çerçeve, yalnızca dünyayı anlamlandırmanın bir yolu değil; aynı zamanda müdahaleyi, tahakkümü ve nihayetinde şiddeti meşrulaştıran bir araç hâline geldi. "Öteki" olarak tanımlanan toplumlar, sadece farklı değil; aynı zamanda yönetilmesi, dönüştürülmesi ve gerektiğinde gözden çıkarılması mümkün varlıklar olarak görülmeye başlandı. Böylece epistemik hiyerarşi, zamanla nekropolitik bir pratiğe dönüştü.

Bugün gelinen noktada, "Tarihin Sonu" gibi tezlerin de yeniden düşünülmesi gerekiyor. Çünkü bu tezler, belirli bir tarihsel deneyimi evrenselleştirirken, aynı zamanda alternatif medeniyet tasavvurlarını görünmez kılma eğilimi taşıyordu. Oysa bugün yaşanan krizler, bu iddianın ne kadar kırılgan olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Tüm bu gelişmeler, bizi daha temel bir soruya götürüyor: "Evrensel değerler" dediğimiz şey gerçekten herkes için mi geçerlidir, yoksa belirli bir güç merkezinin kendi değerlerini genelleştirmesinden mi ibarettir? Eğer bu değerler, güç karşısında esniyor, bazı hayatları diğerlerinden daha az değerli görüyorsa, o zaman evrensellik iddiası ciddi biçimde sorgulanmayı hak eder. Bu nedenle mesele yalnızca Batı'yı eleştirmek değil; aynı zamanda bu söylemin dayandığı epistemik ve ahlâkî zemini yeniden düşünmektir. Çünkü sorun sadece neyin yapıldığı değil, neyin doğru kabul edildiği ve kimin bunu belirlediğidir.

Sonuç olarak, bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca bir dış politika meselesi değildir. Bu, aynı zamanda bir anlam, kavram ve hakikat meselesidir. Eğer dünyayı başkalarının tanımladığı kavramlarla anlamaya devam edersek, yalnızca onların çizdiği sınırlar içinde düşünebiliriz.

Bu yüzden belki de en kritik soru şudur: Biz bu hikâyenin sadece izleyicisi mi olacağız, yoksa kendi kavramlarımızla, kendi hakikat tasavvurumuzla onun öznesi olabilecek miyiz?

Çünkü asıl mesele tam da burada başlar. Eğer "evrensel" olarak sunulan bu çerçevenin içinde düşünmeye devam edersek, farkında olmadan onun dilini, onun kavramlarını ve nihayetinde onun sınırlarını içselleştiririz. Bu ise yalnızca politik bir bağımlılık değil; daha derin bir epistemik bağımlılık anlamına gelir.

Bu noktada Francis Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezi üzerinden, nekropolitik evrensellik söylemine aldanmanın nasıl bir bilinç erozyonuna yol açtığını ve bu zihinsel çerçevenin neden hâlâ etkisini sürdürdüğünü tartışmalıyız.

Çünkü sorunun devamı şudur: Eğer tarih gerçekten sona ermediyse, o hâlde onu kim yazıyor — ve biz bu hikâyenin neresindeyiz?