Dine sosyolojik bakmak

Dr. Necdet Subaşı / Yazar
15.05.2021

Dinin, Türk modernleşmesinin belli başlı etapları içinde çoklukla edilgen bir fenomen olarak tartışılması giderek olağan bir kabule dönüşmüştür. Bunun yanı sıra dinin asli ve kalıcı özellikleri hakkında bir karara varmanın giderek zorlaştığı yeni süreçlerde dindar-muhafazakâr siyasi kodların güç kazanması bile mevcut gerilimi daha da derinleştirmenin ötesinde yeni bir durum üretmemiştir.



Belirli kavramlar etrafında ve onlarla ilişkili olarak bir dini okuma fikri her şeyden önce iddialı bir yönelim olarak değerli. Gelişen, değişen, giderek farklılaşan ve her seferinde önümüze başka bir şey olarak görünmeye açık bir "olgu"yu kuşkusuz belli bir teorik kalıp içinde ele almak zor; zor olduğu ölçüde de paradoksal bir şekilde kolay. Araştırmacıyı daha ilk adımda yolundan vazgeçirmeye ikna edecek kapasitede yoğunluklu bir stres alanı ve ama sonuçta bu da entelektüel bir çaba; tabii ki de umut verici.

Nereden başlamalı?

"Bir dini okumaya nereden başlayabiliriz?" sorusuna farklı ideolojik, teolojik, kültürel ya da siyasi ve ekonomik perspektiflerden bakarak uygun bir cevap arayabiliriz. Nihayetinde hepsi mümkün. Oysa bizim bu problematiği karşılarken dayanacağımız hareket noktası akademinin sınırlarına mahkûm olan bir disiplinin Türkiye bağlamında ürettiği-üretebildiği müktesebata önemli ölçüde yakın duruyor. Bu bağlamda din sosyolojisi görece oldukça uzun sayılabilecek akademik ve entelektüel geçmişine rağmen hem dünyada hem de bizde hâlâ rüşeym hâlinde bir disiplin olarak bu konuların ele alınışında sıklıkla hatırlanan bir referans çerçevesi olarak öne çıkar. Batı'daki büyük toplumsal-siyasal dönüşümlerin hemen her aşamasını başka diğer disiplinlerle eşzamanlı olarak okuma ve anlama çabasıyla birlikte hatırlanan din sosyolojisinin bir yanıyla Comte'a, Durkheim'a ve Weber'e kadar giden kurucu kökleri bizde bütün bu üretken dalları farklı bir epistemoloji içinde yeniden üretecek yeni bir coşkuya fırsat vermemiştir. Nedenleri her hâlde çeşitlidir; din ve toplum arasındaki bağları karşılıklılık esası içinde değerlendirmeye almak hem ciddi bir emek ister hem de sıkı bir kararlılık. Bugün din sosyolojisi alanında oldukça üretken sayılabilecek bir metin trafiğinin ülkenin dinî sosyal gerçekliğini anlama ve açıklamada neden bu kadar "fakir" düştüğünü sorgulamak gerekir ancak bu etkinliğin amaçları arasında böyle bir soruyu takip etmek söz konusu değildir. Ne var ki sürecin önemli halkaları arasında yer alan bu havada kalmış soru ve içerlemelerin motivasyon etkisi de şaşırtıcı bir şekilde büyüktür.

Türkiye üniversitelerinde dine sosyolojik bakmada iki farklı güzergâhın bilgi ve üretim biçimleri etkili ve belirleyici olmaktadır. Bunlardan birincisi ilahiyattır ve Batı'da olanlarından açık fark geride olarak teolojik birikimin üzerine inançla yapışan bir sahiplik duygusundan çok aynı birikimi bir imkân ve veri olarak kullanma siyaseti baskın bir vaziyet planlamasıyla çalışmalara ağırlık verilmektedir. Dinî bilginin ilahiyatçı formasyonuyla biçimlenen yapısı üzerinden Türkiye'yi ve buradaki din ve toplum gerçekliğini ele alma girişimi çoklukla içeride kalan bir çaba olarak resmedilmektedir. İçeride kalandan kastedilen belli bir söz akışı, ortak gramere uyum ve dışarıdaki seslere bile isteye mesafeli kalma çabasıyla şekillenen bir kapalı devre söz alma ısrarı. Kuşkusuz bu tatsız genellemenin dışına çıkmayı başarmış ve yetkinlik düzeyi ilgili çevrelerce takdir edilmiş pek çok çalışmadan da söz etmek pekâlâ mümkündür ancak kamusal temsil söz konusu olduğunda bu bildik yetersizliğin ürettiği tıkanma herkes için malumun ilamı statüsünde işlemektedir. Bu türden içe kapanmanın gerekçeleri istenirse rahatlıkla sıralanabilir ama yine de bunun yeri burası değildir.

Din ve sosyal gerçeklik

Bununla birlikte yine de açık sözlülükle ifade etmek gerekir ki dinî müfredatın akademik dünyaya yansıyan yanları üzerinde pek az konuşulmakta, içeride birbirini kolaylıkla ikna eden kapalı devre dinî disiplin ve söylemlerin dışarıda tutuk ve genellikle de ölgün bir dile mahkûm olmasını mümkün kılan referans sistemi üzerine pek az sorgulama yapılmaktadır. Bu bağlamda din sosyolojisini bir disiplin olarak ortaya çıkaran yerleşik bağlamların başta dinî ve siyasi olmak üzere epistemolojik evreninin ona kattığı değer ve problematikleri ya görmeyen ya da gördüğü ölçüde ihmal eden bir perspektife teslim olduğu söylenebilir. Sonuçta eklektik olana razı bir söylemin harekete geçirdiği gerilim herhâlde bütün bu süreçleri yakından izleyenler için şaşkınlık yaratacak bir maliyet üretmektedir. İlahiyat alanının sadece din sosyolojisi üzerinden değerlendirilecek sorunları olduğu iddiası yetersiz bir çözümleme çabasının yansımasıdır. Dinî olanın ya da bizatihi din kaynaklı olanın bugün hayatın içinde nasıl bir karşılık bulduğunu sorunsallaştırma çabasının yaslandığı sosyo-kültürel ortamlardan bağımsız olarak bugün Türkiye'de dinin nasıl bir sosyal gerçeklik alanı ürettiğine de bizzat bakmak gerekir. Kuşkusuz bu bakış açısının dine, hayata ve bütün bunlardan beslenen gerçeklik dünyasına eş zamanlı bir duyarlılık içinde odaklanmayı denemesi yerinde olacaktır. Hayatı dinin içinde kaybeden bir gözlemci bakışının ortaya çıkaracağı sorunları kestirmek zor değildir.

Dine sosyolojik bakmanın ikinci mecrası üniversitelerin sosyoloji bölümlerinden neşet etmektedir. Bir genellemeye teslim edilmesi her zaman geçerli ve uygun sonuçlar üretmese de ilahiyat bilgisini dışarıda tutan ve sözüm ona bu ilgisizliği de nesnellik olarak dayatan yerleşik perspektiflerin çoktan gözden çıkardığı mecra bugün doğrudan kendilerini sosyolog olarak görenlerin yegâne ifadelendiriş biçimine dönüşmüştür. Dini, gündelik hayat içinde bir yerlerde bulup onu olabildiğince nesneleştirmekten ileri gitmeyen bir dışlayıcılık yeni akademik teori ve prosedürlerle eşleşerek kendini tahkim etmektedir. Kuşkusuz burada da istisnalar az değildir, ancak bununla birlikte akademiye damgasını vuran bakış açılarının çoklukla dini ve dinî olanı laboratuvar malzemesi olarak değerlendirmekten ileri gidememektedir. Dinin her durumda aşkınlık iddiasını bildik pozitivist prosesler eşliğinde makulleştirmeyi esaslı bir tercih olarak seçen bu dil sonuçta ilahiyatçıların dinin içinde hayatı kaybeden kabullerine karşılık hayatın içinde dini kaybetme riskiyle karşı karşıyadır. Sosyoloğun din sosyolojisine ağırlığını veren felsefi arka plan kadar ilahiyatçının din sosyolojisine ağırlığını veren teolojik arka planın da başka hiçbir limite bağlı olmaksızın kendi bağlamlarında ele alınıp tashih edilmeleri gerekir.

Dine sosyolojik bakmanın neliği ve olası kudretinin sınırları üzerine kapsamlı bir bakış açısını ortaya koyma noktasında belli birtakım kavramlar etrafında bir mutabakata varmak gerekecektir. Belirtmek gerekir ki bu mutabakatta bizi harekete geçiren soruların kıymeti, doğrulukları henüz sınanmamış cevapların ortaya çıkaracağı değerlerle kıyaslanamaz. Bu bağlamda soruları çoğaltmak ve kendi doğrularımızın sınanmasına açık entelektüel platform oluşturmak gerekir.

Müzakere alanları

Üzerinde geniş katılımlı bir müzakere ve tartışma olanağı yaratılarak sürdürülmesi gereken bu ameliyede aslında verili müktesebat eşliğinde yeni bir mecra üretmenin imkânlarını aramak önem kazanmaktadır. Türkiye'nin farklı akademik muhit ve geleneklerinden müzakereye dahil olabilecek entelektüel katkıların söz konusu kavramlar hakkındaki öznel yaklaşımlarının karşılıklılık ve eşitlikçilik ekseninde kritiğe açıldığı bu düzlemlerde mevcut gerçeklik nezdinde bilginin ve belli başlı yorumsama pratiklerinin değer ve maliyetlerini tartışmak gerekir. Kavramların tarihsel mahiyet ve miraslarını ihmal eden bir yaklaşımın bize yeni ve yaratıcı bir çözümleme üretmesi mümkün değildir. Bu gerçek entelektüel müzakere alanlarının kendi çeşitlenmiş ilgileri içinde söz konusu kavramlara soğukkanlı bir şekilde yaklaşmanın ve bütün bunları Türkiye gerçekliği üzerinden sınamaya tabi tutmanın uygun yollarını aralamakta etkili olacaktır.

Türkiye'nin radikal ve hızlı modernleşme ataklarıyla belirginleşen yeni istikameti, dini fenomenolojik bir alan fikriyle ele alma yönündeki yaklaşımlara kıymet kazandırmıştır. Laik siyaset ve seküler hayat formları içinde tanımlandırılmış bir alan üzerinden okunmaya başlanan dinin, bireysel ve toplumsal düzeydeki temsil ve yansımaları üzerine konuşmak en çok da din sosyologlarının sorumluluğuna düşen bir problematik olarak görülmeye başlanmıştır. Yeni durumların meşruiyeti ayrı bir tartışma konusu olsa da bugün din artık özel bir saha içinde ele alınmaya başlamıştır. Dinin, Türk modernleşmesinin belli başlı etapları içinde çoklukla edilgin bir fenomen olarak tartışılması giderek olağan bir kabule dönüşmüştür. Bunun yanı sıra dinin asli ve kalıcı özellikleri hakkında bir karara varmanın giderek zorlaştığı yeni süreçlerde dindar-muhafazakâr siyasi kodların güç kazanması bile mevcut gerilimi daha da derinleştirmenin ötesinde yeni bir durum üretmemiştir.

Dindarlığın form değişimi

Hiç kuşkusuz yeni birtakım bağlamlar da kendi sosyolojilerini dayatmakta gecikmemiştir ve ortaya çıkan dini söylemlerin genellikle ideolojik ve kültürel formlarla daha sıkı bir şekilde ilişkiye zorlanan doğası din sosyologlarının bakış açılarını yenilemelerini ve mevcut dini göstergeleri okurken daha özenli davranmalarını zorunlu hale getirmiştir. Gerçekten de bugün üzerinde durulan dinin, din mi yoksa sanılanın aksine başka bir şey mi olduğu esastan sorulması gereken bir probleme dönüşmüştür. Dinin de dindarlığın da form değişikliğine maruz kaldığı bir dünyada toplumsalın işleyişini din temelli ya da ona rağmen açıklama girişiminin eksik bıraktığı şeyler kesin vardı. Tartışma bu zaafları dikkate alan bir duyarlılıkla ve açık bir telafi çabası içinde konuları masaya yatırma arzusunu içermek zorundadır.

@darulmedya