‘Din'i ‘baş'tan çıkarmak

Dr. Necdet Subaşı/ Yazar
19.06.2021

Sahi, dini "baş"tan çıkaranlar mı "doğru yol"un kurbanlarıdır yoksa "din"i baştan almayı dert edenler mi "doğru yol"un kurbanlarıdır? Beklemeye kimsenin vakti yok, bellidir. Çünkü durum alelade bir tercih sorunu olmaktan çoktan çıkmıştır ve içinde kalbin, aklın ve bedenin birlikte ilerlediği yeni bir kabuller haritasına ulaşmak için de esas muhatap dün olduğu gibi bugün de insanla Allah arasında gidip gelen yakınlık olacaktır.



Din üzerine konuşmak artık şaşırtıcı bir şekilde hemen herkesin harcıymış gibi görünüyor. Bilmeye, kavramaya, derinlik sahibi analizlere sanki pek az kişi itibar ediyor. Geçmişte belli başlı temsil ve makamların gözetiminde yürütülen tartışmalar artık sıradan mecralarda bir karşılık bulacak kadar hafiflemiş ve yayılmış durumda. İhtisasın değer kaybettiği, bilmenin daha basit kriterlerle kabul gördüğü bir bağlamda din üzerine konuşmanın ağırlığı da giderek kaybolmaya başlamış gibi sanki. Dahası dinle arasına bir şekilde mesafe koyanlar, dinî ilgilerinin giderek zayıfladığından söz edenler, kullukla arayı açtıklarına ilişkin genel açıklamalarla kendi yerlerini ne yapıp edip göstermeye çalışanlarda da fark edilir bir artış gözlemleniyor.

Bugün genelde din özelde İslam üzerine çeşitlenen söz akışının gerçekçi bir tasvirine duyulan ihtiyaç gün geçtikçe daha bir önem kazanmaya başlamış durumda. Kişisel yorumlarla, geçiştirmeyi önceleyen polemiklerle durumu görünmez kılmak artık pek de kolay değil. Ortada "din alanı"nı bütüncül bir şekilde etkilemeye ve dönüştürmeye başlayan yeni bir durumla karşı karşıyayız. Ne var ki bu gelişme çizgisi ne bir reform talebinde bulunmaktadır ne de ihya ya da tecdid gibi sağaltıcı bir çaba içinde seyretmektedir. Kopuş, ayrılış ve uzaklaşma belki de bütün bu görünenleri ifade etmek için kullanılabilecek daha işlevsel kavramlar arasında yer almaktadır. Saldırı, töhmet, eleştiri ve çarpıtma gibi başlıklar altında değerlendirilebilecek bu fiili durum en başta dine öteden beri sahip çıkma iddiasında bulunanların atlamadan, yadsımadan ve görmezden gelmeden fark etmelerini, ardından da bütün bunların ne anlama geldiğine dair akla gelen soruları karşılayarak cevaplamalarını gerektiriyor.

Laikleşme baskısı

Dinî sekülerleşme ve daha belirgin bir şekilde kurumsallaşmış laikleşme baskısı içinde konuşmanın bugün ortaya çıkan resmi açıklamak için yeterli olmadığı açık. Bugün aksine laikleştirici sekülerleşme dalgasının özellikle dinî muhitler üzerindeki etkisinin bariz bir şekilde görülebileceği gibi yeni bir durumla karşı karşıyayız. Artık basit ve niteliksiz çıkarımlar, kolayca sahiplenilen alınganlıklar ve öteden beri birikmiş hesapları dine havale etme konusundaki fütursuz çıkışların gündelik gerçekliği bloke eden yeni bir tarzı söz konusudur. Durum acımasız bir etkileşim içinde genişlemekte, din hiç olmadığı kadar ucuz ve yetersiz saldırı ve polemiklerle yerinden edilmeye çalışılmaktadır. Dinin dokunulmaz olduğu, olmazsa olmaz mutlak bir sahibi ya da ne olursa olsun kendi istikametinden bir zerre şaşmayacağı gibi kabuller dindarların teamülleri arasında kayda değer bir güvence olarak varlığını sürdürse de kabul etmek gerekir ki günümüzde tam da bu bağlamda ilerleyen tartışmalar artık gündelik gerçeklik dünyasının bilindik iklimini alt üst etmeyi önceleyen garip bir havada sürmektedir.

Türkiye'de dinin kaderi ona hükmetme iddiasından ondan beri olmaya kadar varabilen iki radikal kuşatmanın baskısı altında. İslam'ın geleceğini kurtarma konusundaki heveskâr adımlar kadar onunla mevcut hikayeyi sonlandırma konusundaki cüretkar çıkışlar arasındaki simetrik yakınlıklar bugün olabildiğince görmezden geliniyor. Durumun geçici olduğuna ve sonuçta her şeyin kendi yerini ve kıvamını bulacağına dair öngörüler kendine özgü bir ihmalkarlığın ömrünü uzatmaktan başka bir şeye yaramıyor.

Çeşitlenen tartışmalar

Verili süreçlerin din konusundaki tartışmaları çeşitlendirdiği açık. Türkiye özelinde son 30 yılda belirginleşen sosyo-politik yönelimlerin ve değişen kamusal maneviyat ikliminin sıkı bir analizini, birey ve toplum düzleminde getirip götürdüklerini anlamaya mesai harcamaya vakti olmayan bir acelecilik, kolaycılığın neredeyse tarzı hayat olduğu yeni bir akışkanlık içinde İslam'la adı konulmamış bir hesaplaşmada karşı karşıya gelmekte gecikmiyor. İslam'la yaşama, onu yeni zamanların soru ve beklentileriyle karşılaştırma konusundaki makul ve tutarlı dini söylem arayışları da yerini kırılgan, öfkeli ve yer yer de nefretle ilişkilendirilebilecek bir şekilde dinden uzaklaşma pratiklerine bırakmış durumda.

Cumhuriyet Türkiyesinde söylem ve imaj ekseninde kamusal alana dahil olmayı önceleyen bir dini coşku trafiği bugün her ikisinden vazgeçme ve dini tabiri caizse sorgusuz sualsiz bir şekilde "ortada bırakma" niyetiyle yol almayı seçmekte. Bu şaşırtıcı tercih sonuçta hangi dinden vazgeçtikleri, hangi inanç sistemine sırtlarını döndükleri konusunda garip bir kargaşa üretmekte. Burada söz konusu olanın Din mi yoksa başka bir şey mi olduğu konusunda sonuçları göze alabilecek bir müzakereye fırsat vermek gerekmekte.

Yük görülen bakiye

Retorik temelinde sık sık güncellenerek sahaya ancak çıkan kendine özgü bir dinsellik, hemen pek çok imgeyi simgesel bir sermaye olarak kodlamakta gösterdiği maharetini bugün onların her birinden vazgeçerek yeniden gösterme çabasındadır. Örneğin türbandan vaz geçmek, özellikle kadınlar üzerinden belirginleşmiş dinî görünürlüğün dolaşımdan çekilmesine yönelik bir tercihi afişe etmeye yol açmakta. Böylece "baş"tan çıkarılan türbanla, ona atfedilen hangi anlam, değer ve simgeye veda edildiği noktasında pek çok soru harekete geçmekte. Dinî olanla ilgisini entelektüel muhabbet ortamlarının taşıyabileceği bir derinlikte ve kuşkusuz savruk ve uluorta bir dikkatle sürdürenlerin artık taşınması giderek zorlaşan bir yük olarak gördükleri mevcut bakiyeye bir şekilde veda etmeleri de mevcut yönelimin başka bir yönünü yansıtmakta. Gerçekten de artık dinle aralarındaki bağı gerçek ve sahici bir sancının ürünü olarak kurmakta gecikenlerin bugün ondan aceleci bir şekilde kopmalarını anlamak için öncelikli olarak modern hayatın gidişatına bakmak gerekir. Söz konusu durum, dini kendi dingin dünyasında koruyup taşımayı başaramayan ya da bunu gerçekleştirebilmek için gerekli pedagojiyi, ahlak ve makuliyeti temel altyapı sistemi olarak inşa etmeye vakit bulamayan siyasi ve ideolojik bir yorum çizgisinin sonuçta kendi içinde parçalandığını ve zaten birer yük olarak taşıdığı envanterden de bir bir vazgeçerek onunla olan bağlarını askıya aldığını gösteriyor.

Kalpsiz yakınlık

Yeni zamanların idrak dünyasına aktarılması giderek zorlaşan bir din ve dünya tasavvurunun sonuçta kendi rasyonalitesini kaybetmiş bir kabul zinciriyle daha fazla idare etmeyi seçmesi mümkün gözükmüyor. Nitekim öyle de oldu; tercihleriyle "din"i "baş"tan çıkarmanın çekiciliği artık her düzeydeki müminin havsalasını zorlayan yeni bir eleştiri-kritik formuyla sıra dışı olmaktan kurtulmaya başladı. "Kim dinden çıktı, kim dinle birlikte kaldı" şeklinde formüle edilen dışlayıcı soru yerini "din diye bildiğimiz aslında neydi, bugün ondan ne kaldı"ya bıraktı. Sosyo-kültürel gerçekliğin dünyasında ağırlıkları baştan çıkarıp atmak, dinle kurulan kalpsiz bir yakınlığın bedeli olarak acıtıcı etkiler yaratmakta gecikmedi.

Şimdi esaslara yeniden dönmek kadar, onlara gündelik popülist ilgi ve korkulardan bağımsız bir şekilde, insani olanın gerektirdiği bir dikkat ve hassasiyet içinde bakmanın hakkını en çok kimin vereceğini merak etmek de hepimizin hakkı. Sahi, dini "baş"tan çıkaranlar mı "doğru yol"un kurbanlarıdır yoksa "din"i baştan almayı dert edenler mi "doğru yol"un kurbanlarıdır? Beklemeye kimsenin vakti yok, bellidir. Çünkü durum alelade bir tercih sorunu olmaktan çoktan çıkmıştır ve içinde kalbin, aklın ve bedenin birlikte ilerlediği yeni bir kabuller haritasına ulaşmak için de esas muhatap dün olduğu gibi bugün de insanla Allah arasında gidip gelen yakınlık olacaktır.

@darulmedya