Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun ilk başarısızlığı... ŞAH MAT

Doç. Dr. İsmail Şahin/ Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi
04.12.2019

Türkiye Libya mutabakatı ile Doğu Akdeniz’de oldubittilere asla müsaade etmeyeceğini muhataplarına bir kez daha ilan etti. Yunanistan’ın Türkiye aleyhine Libya ile bir deniz yetki sınırlandırma anlaşması yapmasının önüne geçildi. Doğu Akdeniz’de jeopolitik denklem Türkiye lehine değişti. Güney Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Filistin ve Mısır'ın katılımıyla, Kahire’de temelleri atılan Doğu Akdeniz Gaz Forumu da ilk başarısızlığını elde etti.



Doç. Dr. İsmail Şahin/ Bandırma Onyedi Eylül Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı, Akdeniz Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü

 

Türkiye, Libya ile imzaladığı, "Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ile diplomasi tarihi açısından önemli bir başarı elde etti. Şüphesiz bu abartılı bir tespit değildir. Türkiye’nin 2003 yılından itibaren Doğu Akdeniz’deki egemenlik hakları Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) tarafından çiğnenmektedir. Özellikle vurgulamak gerekir ki Türkiye açısından birinci mesele Doğu Akdeniz’deki hükümranlık haklarını koruyup kollamaktır. Bundan sonra doğalgaz meselesi gelmektedir. Türkiye açısından ikinci mesele ise garantör ülke olarak Kıbrıs Türklerinin egemenlik haklarına sahip çıkmaktır.

GKRY 2003 yılında Mısır; 2007 yılında Lübnan ve 2010 yılında da İsrail ile imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşmalarıyla bir taraftan Türkiye’nin diğer taraftan da Kıbrıs Türklerinin egemenlik haklarını görmezden gelmiştir. Türkiye bu haksızlığa başından beri Birleşmiş Milletler nezdinde gerekli itirazlarını yapmış fakat bir sonuç elde edememiştir. Söz konusu bu anlaşmalarla Doğu Akdeniz’de en uzun kıyıya sahip ülke durumundaki Türkiye’ye çok az bir denizalanı bırakılmak istenmiştir. Hâlbuki mantıklı olan öncelikli olarak Kıbrıs sorununu çözüme kavuşturmaktır. Kıbrıs sorunu çözülmeden GKRY’nin adanın doğalgaz kaynakları üzerinde tek taraflı bir tasarrufta bulunması hem uluslararası hukukun temel ilkelerine hem Kıbrıs Türklerinin egemen eşitliği prensibine hem de yürütülen müzakerelerin ruhuna aykırıdır.

Bu yüzden Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının ortak amacı ve birincil önceliği Kıbrıs sorununa her iki halkın siyasi eşitliklerini esas alan adil ve kalıcı bir çözüm aramak oldu. Gerek Türkiye Dışişleri Bakanlığı gerekse de KKTC Dışişleri Bakanlığı Rum tarafına, Avrupa Birliği’ne ve Birleşmiş Milletlere bu yönde sayısız çağrıda bulundu. Bu çağrılara kulak tıkayan Rum tarafı doğal kaynakların tasarrufunda tek başına hareket etmeyi tercih ederek, ilan ettiği MEB sahası içerisindeki 13 parseli petrol ve doğalgaz aramak üzere uluslararası enerji şirketlerine ihale etti. Rum Yönetimi, ihaleye katılan şirketler içerisinde önceliği Amerika, Fransa, İsrail, İtalya ve İngiltere menşeili şirketlere vererek Türkiye üzerinde uluslararası bir baskı kurmayı planladı.

Türkiye istikrarlı, tutarlı, kararlı durdu

Doğu Akdeniz enerji kaynaklarından büyük kârlar elde etmeyi hedefleyen bu şirketler hükümetlerini Türkiye’ye karşı baskı kurulması yönünde cesaretlendirdi. Bu durum haliyle Kıbrıs Türk tarafının adanın doğal kaynakları üzerindeki eşit, ayrılmaz hak ve çıkarlarının görmezden gelinmesine ve bu doğrultuda büyük bir haksızlığa ve hukuksuzluğa uğramalarına yol açtı. Türkiye’nin gerek kendisinin gerekse de Kıbrıs Türklerinin haklarını korumak için attığı adımlar ise “Doğu Akdeniz'de yasa dışı faaliyetler” olarak ifade edildi. Hatta Avrupa Birliği Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü sondaj faaliyetlerini durdurmak ve Ankara’ya geri adım attırmak için bir dizi yaptırım kararı aldı.

Türkiye, üzerindeki siyasi, ekonomik ve askeri tüm baskılara rağmen Doğu Akdeniz’deki haklı davasından geri adım atmayarak; istikrarlı, tutarlı ve de kararlı bir dış politika izlemeye devam etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu başta olmak üzere bütün üst düzey devlet temsilcileri, örtülü veya açık hiçbir yaptırım tehdidine Türkiye'nin boyun eğmeyeceğini her platformda çekinmeden ifade ettiler. İşte, Libya ile imzalanan anlaşma böyle bir azim ve kararlılığın ürünü olarak ortaya çıktı.

Meis iddiası bloke oldu

Teknik açıdan ele alındığında mutabakat muhtırası için şunlar söylenebilir. Birincisi, Türkiye ilk kez Doğu Akdeniz’de kıyıdaş bir ülkeyle Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması imzaladı. İkincisi, Bu anlaşmayla Türkiye ile Libya’nın denizlerde komşu ülkeler olduğu kayıt altına alındı. Üçüncüsü, Türkiye, Doğu Akdeniz kıta sahanlığının batı sınırını büyük ölçüde belirledi. Dördüncüsü, Türkiye Yunanistan’ın kıta sahanlığı sınırının başlangıç noktasını Antalya’nın Kaş ilçesinin hemen karşısında yer alan Meis’ten başlatma iddiasını resmi olarak bloke etti. Beşincisi, Türkiye, karşı kıyısında yer alan Mısır ile arasına hiçbir devletin deniz yetki alanları iddiasıyla giremeyeceğini karara bağladı. Son olarak altıncısı, Türkiye’nin Antalya Körfezi’ne hapsedilmesini amaçlayan MEB düzenlemeleri boşa çıkartıldı.

Mutabakat muhtırası siyasi bakımdan değerlendirildiğinde ise şunlar söylenebilir. Birincisi, Türkiye Doğu Akdeniz’de oldubittilere asla müsaade etmeyeceğini muhataplarına bir kez daha ilan etti. İkincisi, Yunanistan’ın Türkiye aleyhine Libya ile bir deniz yetki sınırlandırma anlaşması yapmasının önüne geçildi. Üçüncüsü, Türkiye bu son hamlesiyle Yunanistan, Rum Yönetimi ve Mısır arasında Türkiye’ye karşı kurulan siyasi tezgâhı tersine çevirerek Doğu Akdeniz’de fiili ve hukuki olarak bu üçlü koalisyonun bir adım önüne geçti. Dördüncüsü, Türkiye Doğu Akdeniz’de uluslararası hukuktan doğan haklarından ve Kıbrıs Türklerinin haklarının korunmasından asla geri adım atmayacağını gösterdi. Beşincisi, Ankara Doğu Akdeniz’de kendisine karşı sistematik bir şekilde yürütülen yalnızlaştırma, çevreleme ve yıldırma siyasetine boyun eğmeyeceğini ortaya koydu. Altıncısı, Türkiye Doğu Akdeniz’de çatışmadan değil işbirliğinden yana olduğunu ve bu bağlamda tüm taraflara müreffeh bir gelecek sağlayan hakça bir paylaşımı desteklediğini ilan etti. Yedincisi, Doğu Akdeniz’de jeopolitik denklem Türkiye lehine değişti. Sekizincisi, Doğu Akdeniz’de krizi başlatanlar yenilgiye uğradı. Son olarak dokuzuncusu, Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynaklarının nakliyesini, pazarlanmasını ve maliyetini görüşmek ve potansiyel üreticiler ile tüketicileri kurumsal bir mekanizma altında buluşturmak maksadıyla, 14 Ocak 2019 tarihinde Güney Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, İtalya, Ürdün, Filistin ve Mısır'ın katılımıyla, Kahire’de temelleri atılan Doğu Akdeniz Gaz Forumu (DAGF) ilk başarısızlığını elde etti.

Yukarıda yapılan tespitler, Doğu Akdeniz’de istikrara ve barışa katkı sağlayacak en rasyonel yolun Türkiye’yi dışlayan değil, kapsayan işbirliği projelerinin olduğunu göstermektedir. Bu realiteye rağmen Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın mutabakat muhtırasına verdiği tepkiler, Türkiye’yi içerisine alan işbirliği projelerinin kısa vadede hayata geçmeyeceğini işaret etmektedir. Hâlbuki Akdeniz gibi yarı kapalı denizlerde kıyıdaş ülkelere düşen rasyonel bir anlayışla ortak bir amaç etrafında buluşmaktır. Tüm sahildar devletleri kapsamayan, onların hak ve çıkarlarını gözetmeyen her adım muhakkak eksik bir adım olacaktır. Bu hususta başta Yunanistan ve GKRY olmak üzere AB, ABD ve İsrail’in Doğu Akdeniz’de takip ettikleri politikaları yeniden gözden geçirmeleri hem ülkelerinin hem de bölgenin faydasına katkı sağlayacaktır. Fakat bunun için öncelikle sağduyulu bir siyasi anlayışa ve iyi niyetli bir bakış açısına ihtiyaç vardır.

İmzalanan mutabakat muhtırasıyla bölgedeki dengelerin sarsıldığı gün gibi ortadadır. 2000’li yılların başından itibaren Doğu Akdeniz’de Türkiye ve İran’a karşı İsrail’i tercih eden ülkeleri bir araya getirme siyasetinin başarılı olduğunu söylemek, şimdilik mümkün değildir. Büyük ölçüde ABD, AB ve İsrail’in öncülüğünde atılan bölgesel adımların nihai hedefi, Türkiye, İran, Rusya ve Çin’in Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki etkinliğini azaltmaktır. Fakat bu durum Türk hariciyesinin aynı anda çok yönlü bir diplomasi yürütme yeteneğini geliştirmesine, kapsamlı ve çözüm odaklı müzakereler yapma kabiliyetinin güçlendirilmesine olanak sağladı. Sonuçta, hariciyenin çok yönlü analitik düşünme yetisi kimsenin beklemediği bir anda Libya hamlesini doğurdu. Bu zekice adımın planlanmasında Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine meydana gelen gelişmelerin payı oldukça yüksektir.

Türkiye ve Libya’yı neler bekliyor

Yukarıda da bahsedildiği üzere kısa vadede Türkiye’yi içerisine alan işbirliği projelerinin ortaya çıkması pek muhtemel değildir. Yine gerek Yunanistan’ın gerekse de GKRY’nin tezlerinden çark etmesi ve Türkiye ile uzlaşı yollarını araması yakın bir gelecekte olası görünmemektedir. Her iki ülkede Türkiye karşıtı milliyetçi söylem ve eylemlerin yükselişe geçmesi ve iç politik çekişmelere yol açarak hükümet krizlerine neden olması daha mümkündür. İç politikaya bu yönde bir yansıma olası iken, uluslararası alanda ABD, AB ve NATO vasıtasıyla Türkiye’ye yönelik baskı kurmanın yollarının aranacağı şüphesizdir. Zira Yunanistan’ın tarih boyunca Türkiye’ye karşı elde ettiği kazanımlarının ardında Avrupalı güçlerin Türkiye’ye yönelik baskıları bulunmaktadır. Bu yüzden Yunanlıların bir müddet daha bu yola başvuracağı düşünülmektedir. Ancak Türkiye’nin uzun süreden beri “terör koridoru” marifetiyle karadan, “enerji koridoru” yoluyla da denizden çevrelenme teşebbüsleri karşısında hiç olmadığı kadar sınamalardan geçtiği ve ülke olarak büyük bir direnç kazandığını belirtmek gerekiyor. Dolayısıyla Atina’nın bu kötü gelenekten vakit kaybetmeden kurtulması faydalı bir davranış olacaktır.

Diğer taraftan Mısır, GKRY ve Yunanistan üçlüsünün ve bunları destekleyen öteki aktörlerin Libya’nın doğusunu ele geçiren General Halife Hafter’in Libya’da iktidarı ele geçirmesi için desteklerini artıracakları tahmin edilmektedir. Libya'da iktidarı silah zoruyla ele geçirmeye çalışan General Hafter’in bu uğurda en büyük engel olarak Trablus’taki meşru hükumeti destekleyen Türkiye'yi görmesi, konuyu anlamamıza yardımcı olmaktadır. O halde olası bir Hafter iktidarının Türkiye’ye ilişkin tavrı, Mısır’da darbeyle iktidara gelen Sisi’den farklı olmayacaktır. Bu yüzden Türkiye bu konuda uyanık davranmak zorundadır. Uluslararası tüm platformlarda General Halife Hafter’in “terörizmle mücadele” maskesi altına gizlediği darbeci yönü uluslararası kamuoyuna duyurulmalı ve Libya’daki meşru hükümete uluslararası koruma sağlayan çalışmalar yürütülmelidir.

Sonuç olarak Türkiye, Libya hükümetiyle hem hukuki hem de meşru bir anlaşmaya imza atarak Doğu Akdeniz’deki fiili ve hukuki konumunu güçlendiren tarihi bir başarıya imza attı. Türkiye bu anlaşmayla Doğu Akdeniz ve Ege’deki egemenlik alanlarını içeren muhtemel tehditlere karşı önemli hukuki bir zırh kazandı. Uluslararası hukuka aykırı biçimde Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de küçük bir deniz alanına sıkıştırma niyeti taşıyan “Yeni Sevr Antlaşmalarını” yerle yeksan eden büyük bir kazanım elde etti.