Doğu Akdeniz’de yeni denklemler

Dr. Recep Yorulmaz / Ankara Yıldırım Beyazıt Üniv., ORSAM Ekonomi Çalışmaları Direktörü
20.07.2019

Kıbrıs meselesinin üzerine gidilmeli ve bu konu ülkede siyaset üzeri ele alınmalıdır. Gelecek neslin ikinci bir Musul-Kerkük travması yaşamaması için Doğu Akdeniz’deki hakların sonuna kadar savunulması Türkiye için son yüzyıldaki beka meselelerinden biridir.



Son dönemde Doğu Akdeniz’de keşfedilen hidrokarbon rezervleri, bölgesel dinamiklerin yeniden şekillenmesine yol açmıştır. Değişen dinamikler, enerji rekabetinin ve ihtilaflı konuların giderek artmasına ve krizlerin daha da derinleşmesine sebep olmuştur. Keşfedilen hidrokarbon rezervleri ile enerji ticaretinde ihracatçı olmak isteyen bölge ülkeleri arasındaki rekabet ve deniz yetki alanlarının belirlenmesi, çıkarılacak rezervlerin hangi güzergahtan geçerek satışının yapılacağı konusundaki anlaşmazlıklar ve enerji talep piyasasında en yüksek paya sahip olan Avrupa ülkelerinin enerji ithalat bağımlılığında Rusya, Cezayir ve Nijerya’ya alternatif olarak yeni pazar arayışlarına girmesi krizi derinleştiren başlıca konulardır. 

Yaşanan süreçte, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre Doğu Akdeniz bölgesindeki hidrokarbon enerji kaynakları üzerinde hak sahibi olan devletler; İsrail, Mısır, Lübnan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve en önemlisi Türkiye’nin attığı adımlar, her geçen gün önem kazanmaktadır. Bölgede hukuki olarak söz sahibi ülkeler arasındaki en önemli anlaşmazlıklardan biri deniz yetki alanlarının ve münhasır ekonomik bölgelerin belirlenmesidir. Böylece, bölgedeki mevcut krizlere, bulunan yeni kaynakların paylaşımı sorunu da eklenmiş durumdadır. Bu yeni krizin temelinde hidrokarbon ve petrol kaynaklarının paylaşımının olması, sorunun hem ekonomik hem de güvenlik boyutları ile ele alınmasını gerekli kılmaktadır. 

Paha biçilmez kazanım 

Söz konusu rezerv kaynağının miktarının büyük olması bu ölçekte bir karmaşayı açıklayacak en büyük etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Tahmini rakamlara göre 122 trilyon metreküp hidrokarbon rezervinin olduğu açıklanan bölgede; rezerv payı yüksek ve pazar avantajına sahip herhangi bir aktör için paha biçilemez bir kazanım söz konusu olacaktır. Dolayısıyla, bu büyüklükte bir kaynak, bölgede çoğunlukla enerji ithalatçısı konumunda olan aktörlerin iştahını kabartmaktadır. 

Münhasır Ekonomik Bölgelerin beraberinde getirdiği anlaşmazlıklar çeşitli ittifaklar doğurmuş, bu ittifaklar neticesinde, Türkiye’yi dışarıda bırakan, East-Med ve Vasilikos gibi projeler gündeme gelmiştir. Ancak, bu projelerin hem maliyetleri hem de Uluslararası Hukuk normlarınca Türkiye’nin kıta sahanlığından geçiyor olmaları projelerin gerçekleşme ihtimalini düşürmektedir. Tüm bu anlaşmazlıklar, bölgede süregelen; Türk-Yunan uyuşmazlığı, Kıbrıs meselesi, Filistin sorunu ve hatta Suriye iç savaşı gibi mevcut krizleri de tetikleyici etki yaratmıştır. 

Mevcut kapasitesi ile çıkardığı yeni rezervleri sadece Mısır ve Lübnan’a ihraç edebilen İsrail, Avrupa pazarına ve küresel piyasalara ulaşmak istemektedir. Bu hedefi için üç yol mevcuttur. Doğal gazın boru hattı ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınması en ucuz ve en makul seçenek olarak gösterilmektedir. İsrail–Haifa–Ceyhan olarak düşünülen bu yol halen en düşük maliyete sahip alternatiftir. Bir diğer seçenek, doğal gazın Mısır’daki LNG tesisleri üzerinden Avrupa’ya taşınmasıdır. Son seçenek ise East-Med projesi ile Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ulaşma planıdır. Ancak, daha önce de bahsedildiği üzere yüksek maliyeti ve kıta sahanlığı tartışmaları planı zora sokmaktadır. ABD ve AB’nin projeyi desteklemesi İsrail, Yunanistan ve GKRY tarafının umutlarını yeşertmektedir. 

GKRY, ABD ve AB’nin destekleri ile bir LNG tesisi kurup enerjide ticaret merkezi olmak istemektedir. Bu minvalde Vasilikos planına göre Afrodit ve Leviathan sahalarındaki doğal gazın kurulması planlanan bu yeni tesise taşınıp burada işlenmesi hedeflenmektedir. İşlenen gaz Yunanistan üzerinden Avrupa’ya ve küresel pazarlara taşınacaktır. GKRY bu plan doğrultusunda, yapılmış tüm anlaşmaları güvence altına almak adına ABD ve Fransa’ya askeri üs kurma yetkisi vermiştir. 

Bu açıdan bakıldığında, yalnızca bölge ülkeleri değil, aynı zamanda ABD ve Avrupa’daki egemen devletler de enerji mücadelesinin tarafı haline gelmiştir. Bölgedeki aktörlerin çok uluslu şirketler ve örgütlerle yaptıkları ruhsatlandırma anlaşmaları olayı daha karmaşık bir çok uluslu satranç oyununa çevirmiş durumdadır. Bölge dışı aktörlerin bulunan kaynaklara ilgisinin çeşitli nedenleri mevcuttur. Avrupa ülkelerinin en büyük motivasyonu, enerji talep yoğunluklu yapılarını azaltmanın yanında Rusya’ya olan enerji bağımlılıklarını minimuma indirgemektir. Böylece siyaseten de Rus baskısını kırmış olmayı planlamaktadırlar. Yukarıda belirtilen hedefler doğrultusunda kurulan denklemlerin sonucu olarak, bölgede, uluslararası hukuk normları ışığında çözüm arayışları yerine askeri güç destekli savaş diplomasisinin hakim olduğu görülmektedir. Böylece, Doğu Akdeniz, deniz alanlarına yönelik hibrid mücadelenin yaşandığı bir coğrafya konumuna gelmiştir. 

Karşı hamleler ve etkileri 

Son dönemin en önemli hamlelerinden biri KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın Birleşmiş Milletler (BM) Kıbrıs Özel Temsilciliği aracılığıyla Rum lider Nikos Anastasiades’e bölgedeki rezervler konusunda ortak bir komite kurulması önerisi sunması olmuştur. Öneriye göre: Her iki taraftan eşit sayıda üye katılımı ile ortak bir komite kurulması, kurulacak komitenin BM gözetimi ve AB gözlemciliğinde görev yapması ve ortak komite yapısının, hedeflerinin ve çalışma yöntemlerinin detaylandırılarak bir fon oluşturulması teklif edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC Dışişleri Bakanlıkları işbirliği önerisini memnuniyetle karşılayarak tam destek verdiklerini açıklamıştır. 

Rum tarafına göre ise söz konusu teklif sıcak karşılanmamıştır. Bölgede alan hakimiyetinde yüzde 70’lere varan kayıp, büyük ölçüde ekonomik zarar ve özellikle 6., 7., ve 11. alanlarda yer alan Calipso, Glafkos ve Oniforos enerji yataklarının Rum yönetimi kontrolü dışında kalması gibi gerekçelerle Rum tarafı teklife mesafeli yaklaşmıştır. Burada 11. bölgede yer alan Oniforos yatağının kaybedilmesi düşüncesinin gerçekçi olduğu söylenebilecektir. KKTC’nin bu önerisi uluslararası kamuoyunda Rum tarafını köşeye sıkıştırmıştır. Reddedilmesi durumunda bir kez daha Rumlar getirilen öneriye hayır diyen taraf olarak anılacaktır. Türkiye’nin bu önerinin ve Kıbrıs Türklerinin kararlılıkla arkasında durması da Rum tarafını zor durumda bırakan bir diğer etkendir. 

Aynı dönemde S-400 hava savunma sistemlerinin Türkiye’ye teslimatlarının başlamasının ardından; ABD, ilk karşı hamlesi olarak 32 yıldır GKRY’ye uygulanan silah ambargosunu kaldırma kararı almıştır. Bunun yanında, 29 Temmuz’da enerji işbirliği amacıyla EastMed projesinin Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasındaki Zirve toplantısına katılma kararı da almışlardır. Başkan Donald Trump’ın son G20 zirvesinde verdiği garantiye rağmen Pentagon’un baskısı ile Türkiye’yi F-35 programından çıkarma kararı almıştır. İzleyen süreçte ABD’nin, Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act (CAATSA)’ya dayanarak Türkiye’ye yaptırımlar uygulaması da beklenmektedir. Bu bağlamda, Trump’ın, 12 farklı yaptırım maddesinden en düşük dereceli beş maddeyi içeren bir paket seçeceği konuşulmaktadır. Her ne kadar Trump’a ve G20 zirvesinde verdiği söze rağmen uygulanan bu yaptırımlar içeride ABD için iki başlı bir yapı izlenimi yaratsa da; Türkiye açısından hem iç dinamikler hem de Doğu Akdeniz meselesi gibi dış dinamiklerde olumsuz sonuçları olacaktır. 

Doğu Akdeniz’deki kararlılığından vazgeçmeyen Türkiye, bölgenin sahip olduğu enerji kaynakları hakça paylaşılarak çözüm bulunmadığı sürece KKTC’nin haklarını kararlılıkla savunacağını ifade etmeye devam etmektedir. Bölgede tek başına mücadele veren Türkiye’ye karşı hamleler sürerken, başta Güney Kıbrıs medyası olmak üzere dünya medyasında yer alan, Brüksel’deki güvenilir kaynaklara dayandırılan habere göre; Fatih sondaj gemisinin Baf çevresinde sondaj faaliyetleri sonucunda 170 milyar metreküp doğal gaz rezervi keşfettiği ve alınan S-400’lerin Kıbrıs’ı da koruyacağı iddia edilmiştir. 

Söz konusu haber her ne kadar heyecan verici olsa da; S-400 hamlesi ile ilişkilendirilen keşif bilgisi, KKTC’nin ortak komite önerisi için yapılmış bir hamle olarak da okunmuştur. Haberin doğruluğu çok yakında ortaya çıkacaktır, ancak burada belirtilmesi gereken bir diğer önemli nokta; Fatih sondaj gemimizin Türk kıta sahanlığında yer alıyor olmasıdır. Bir diğer ifade ile olası rezerv keşfi KKTC’nin teklif ettiği ortak komisyon ve ortak fon önerisinin kapsamı dışında kalmaktadır ve sadece Türkiye ve KKTC’ye ait sayılacaktır. 

Aynı zaman diliminde, bölgedeki faaliyetlerini artıran Türkiye’ye karşı, tutumunu sertleştiren bölge ülkelerinin yanı sıra bölge ile doğrudan bağlantısı bulunmayan AB’nin tavrı dikkat çekici olmuştur. Yayınladığı son bildirge ile AB, ‘Türkiye’ye sağladığı katılım öncesi fonlarda kesinti yapılmasına, Avrupa Yatırım Bankası’nın Türkiye’deki kredi faaliyetlerinin gözden geçirilmesine, Türkiye ile AB arasında devam eden havacılık anlaşması müzakerelerinin askıya alınmasına ve Ortaklık Konseyi ile üst düzey diyalog toplantılarına bir süreliğine ara verilmesine’ karar verildiği açıklanmıştır. Bildirgede, Türkiye’nin arama faaliyetlerine devam etmesi halinde hedef odaklı tedbirlere başvuracaklarına da yer verilmiştir. Ancak, bu yaptırımların etkisinin siyasi olmaktan öteye gitmeyeceği yönünde genel kanaat hakimdir. Zira, söz konusu kısıtlı yaptırım maddelerinin caydırıcı bir etkisinin olmayacağı öngörülmektedir. 

Çin ve Rusya desteği 

Türkiye’nin yaptırım kararına ilk tepkisi sert olmuştur. Dışişleri Bakanlığı’nca yaptırım kararlarının devamı durumunda bölgeye dördüncü arama gemisinin gönderileceği belirtilmiştir. Arama faaliyetlerinin Türkiye ve KKTC kara sularında yapılıyor olması uluslararası hukuk açısından Türkiye’nin elini güçlendiren en büyük etkendir. Buna göre, Fatih sondaj gemisi Türkiye’nin kıta sahanlığında faaliyet yürütürken, Yavuz sondaj gemisi KKTC’nin Türkiye Petrol Anonim Ortaklığı’na tanıdığı 2011 anlaşması sonrasında 2016’da yenilenen ruhsatlandırma anlaşmasıyla yetkilendirdiği alanlarda sondaj yapmaktadır. Benzer şekilde, Barbaros Hayrettin Paşa gemisi de adanın güneyinde faaliyetlerine devam etmektedir. 

Bölgede Türkiye’nin elini güçlendiren bir diğer gelişme ise; Rusya ve Çin’in, AB’nin tek taraflı kısıtlı yaptırımlarını desteklemediklerini açıklamalarıdır. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki mücadelesinin Rusya ve Çin tarafından desteklenmesi, oldukça önemlidir. Türkiye bu alanda başarılı bir diplomasi gerçekleştirmiş ve iki önemli BMGK üyesini yanına almayı başarmıştır. 

Bu gelişmeler yaşanırken Rum siyasi parti başkanlarından oluşan Başkanlar Konseyi’nin toplantısı sonrasında yapılan açıklamada KKTC’nin ortak komite önerisinin Kıbrıs sorununu özünden uzaklaştırdığı gerekçesiyle ret edildiği ifade edilmiştir. Bu karar ile Rum yönetimi, bir kez daha uzlaşmaya yanaşmayan taraf olduğunu göstermiştir. Türkiye bu hamle ile haklı mücadelesinde psikolojik üstünlüğünü pekiştirmiş, uluslararası arenada elini güçlendirmiştir. 

Bu bağlamda, Türkiye, enerjide dışa bağımlılığını azaltmak, döviz talebini düşürmek ve enerjide ticaret merkezi olabilmek için hayati öneme sahip bu kaynaklar üzerinde mücadelesini sürdürmektedir. Karşısındaki bu çoklu bloğa rağmen; planlanan alternatif projelerin maliyeti, coğrafi konum avantajı ve kıta sahanlıkları gibi avantajlarını sonuna kadar kullanmalıdır. Özellikle, yukarıda da belirtilen Kıbrıs meselesinin üzerine gidilmeli ve bu konu ülkede siyaset üzeri ele alınmalıdır. Gelecek neslin ikinci bir Musul-Kerkük travması yaşamaması için Doğu Akdeniz’deki hakların sonuna kadar savunulması Türkiye için son yüzyıldaki beka meselelerinden biridir. 

@yorulmazrcp