Duanın bereketi devletin izzeti

Prof. Dr. Haşim Şahin / Sakarya Üniversitesi
25.07.2020

“Bir Fetö Gider Bin Fetö Gelir” sözü muhtelif tarikatların devleti ele geçirme gayreti içerisinde oldukları şeklinde, aslında eskiden beri var olagelen bir görüşün yeniden dile getirilmesinden ibaret. Bu düşüncenin oluşmasında erken Cumhuriyet devrinden itibaren tarikatlara karşı mesafeli yaklaşımın, aynı zamanda bu geleneksel kurumu siyasi, ekonomik, şehevi arzuları için bir araç olarak kullanan art niyetli kişilerin ve bunlara ilaveten gittikçe yaygınlaşan selefi düşüncenin farklı boyutlarda etkisi olduğu muhakkaktır.



Prof. Dr. Ali Köse’nin, 15 Temmuz FETÖ darbe girişimini eleştirmek amacıyla söylediği “Bir Fetö Gider Bin Fetö Gelir” sözü toplumun farklı kesimlerinde hayli tepki uyandırdı. Köse’nin bu sözü muhtelif tarikatların devlet içerisinde yapılandığı ve devleti ele geçirme gayreti içerisinde oldukları şeklinde, aslında eskiden beri var olagelen bir görüşün yeniden dile getirilmesinden başka bir şey değildi. Böylesi bir düşüncenin oluşmasında erken Cumhuriyet devrinden itibaren tarikatlara ve tasavvuf zümrelerine karşı mesafeli hatta soğuk yaklaşımın, aynı zamanda bu geleneksel kurumu siyasi, ekonomik, şehevi arzuları için bir araç olarak kullanan art niyetli kişi ve kesimlerin tavır ve yaklaşımlarının ve bunlara ilaveten gittikçe yaygınlaşan selefi düşüncenin de farklı boyutlarda etkisi olduğu muhakkaktır. Peki, tarihsel gelişimi, etkileri, devlet ile ilişkileri, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan hayli geniş coğrafyada erken dönemlerden itibaren İslâmlaşma ve Türkleşme sürecine, şehirlerin kurulmasına, ıssız arazilerin yaşanılabilir yerleşim birimleri haline getirilmesine, kısacası imar ve iskana, toplum hayatına katkıları göz önüne alındığında gerçekten de tarikatların devlet ve toplum için bir tehdit unsuru olduğu, devleti kendi kontrolüne almaya ve bir anlamda siyasi iradeyi ortadan kaldırmaya çalışan kurumlar/yapılar olduğu söylenebilir mi? Yahut bu konuda genellemeci yaklaşımda bulunmak konunun sağlıklı bir şekilde yorumlanmasını ne ölçüde mümkün kılar? Günümüz dinî/mistik yapılarına dair yapılan eleştirileri kısmen kabul etmekle birlikte, meselenin farklı boyutlarını görebilmek, tasavvufi zümrelerin ve tarikatların devlet ve toplum üzerindeki etkisini anlayabilmek, kısacası yukarıdaki sorulara sağlıklı cevaplar verebilmek için bu zümrelerin geçmişte üstlendikleri role bakmak yeterli olacaktır.

Rabbini bilen insan

İlk ortaya çıktığı ve tarikatlaşma sürecine girdiği dönemden itibaren, asli vazifesi “insan-ı kâmil”, yani mükemmel, olgun, vatanına, milletine dinine faydalı, kendini, nefsini, yaratılış gayesini, hepsinden öte Rabbini bilen insan yetiştirmek olan tasavvuf düşüncesinin geniş halk kitlelerini etkilediği, çok sayıda insanın dergâhlara giderek kendini yetiştirmeye gayret ettiği bilinmektedir. Bu kurumun ürünü olan tarikatlar, tarih boyunca sahip oldukları geniş mürid kitleleri nedeniyle iktidar zümreleriyle kaçınılmaz olarak iletişim içerisine girmişlerdir. Sultanlar veya vezirler bazen geniş kitlelere hitap eden şeyhleri kendi politikalarının yerleşmesinde bir araç olarak görmüşler, faaliyetlerini sürdürebilmeleri için arazi ve gelir tahsis etmişlerdir. Devletin bu yaklaşımına karşın sufiler de iktidarın destekleyicisi olmuşlar, onlarla birlikte gaza ve fetihlere katılmışlar, sultanların akıl danıştıkları kişiler olmuşlar, toplumun geniş kesiminde saygı duyulan kişiler oldukları için anlaşmazlıkların çözümünde aktif rol üstlenmişler, devletler arasında elçilik yapmışlardır.

Kaos döneminde umut

Türk-İslam tarihi içerisinde muhtelif yönleriyle öne çıkan ve günümüzde dahi eserleri elden düşmeyen, bilhassa kaos dönemlerinde yaşam tarzları ve verdikleri tavsiyeler ile topluma adeta umut olmuş, Türk dünyasının irfan geleneğini oluşturan büyük mutasavvıflar, tekke ve tarikat kültürünün geçmişten günümüze uzanan birer kandili olmayı sürdürmektedirler. Günümüzde tartışmaya açılan tarikat geleneğinin geçmişteki temsilcilerinden sadece birkaçının adını saymak bile, üzerinde yaşadığımız topraklarda bu köklü kültürün anlaşılmasına önemli ölçüde katkı sağlayacaktır. Türk dünyasının pîri kabul edilen Hoca Ahmed Yesevi, Mevlânâ, eserleri yüzyıllarca tasavvuf düşüncesine yön vermiş İbnü’l-Arabi, Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla özdeşleşen Şeyh Ede Balı, hemen her kesimin yakından tanıdığı ve sevdiği, Oğuz Türkçesinin konuşulduğu bütün coğrafyayı gezen Yunus Emre, Selçuklu döneminde Balkan coğrafyasında yaptığı gaza akınlarıyla tanınan Sarı Saltık, günümüzde de Alevi-Bektâşi kültürünün serçeşmesi kabul edilen Hacı Bektaş-ı Veli, Anadolu’daki ilk Türk tarikatının kurucusu Hacı Bayram-ı Veli, İstanbul’un manevi fatihi Akşemseddin bu geleneğin geçmişteki önemli temsilcilerinden bazılarıdır.

Sufiler ve sultanlar

Sultanlar ilk dönemlerden itibaren sufilerin fikirlerine önem vermişler, bazı faaliyetlerinde onların desteğini ve dualarını elde etmeyi hem manevi bir motivasyon aracı hem de toplumsal bir prestij unsuru olarak görmüşlerdi. Sultanlar ile sufilerin yakınlığına dair en güzel örneklerden birisi Selçuklu sultanı Tuğrul Bey ile Kalenderi şeyhi Baba Tahir Üryan’ın ilişkisidir. Devletin kuruluş aşamasında, Tuğrul Bey Hemedan’a geldiğinde Baba Tahir’i ziyaret etmiş ve onun duasını almıştı. Görüşme sırasında Baba Tâhir sultana; Allah’ın emirlerine uymasını, adaletle hükmetmesini ve halkına karşı cömert davranmasını tavsiye etmişti. Baba Tahir’in bu rolünü Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ise Şeyh Ede Balı üstlenmişti. Onun mensubu olduğu Vefâiyye tarikatı Sünni yahut gayri sünni ahali arasında güçlü bir etkiye sahipti. Toplumun hemen her kesiminin saygı duyduğu bir isim olarak Ede Balı, Osman Gazi’nin bağımsızlık yolundaki en büyük destekçisiydi. Şeyh, kızı Bâlâ Hatun’u bu genç Türkmen beyi ile evlendirerek akrabalık bağı da kurmuştu.Burada sadece iki örneği verilen devlet-tarikat birlikteliği İlhanlılar, Akkoyunlular, Timurlular, Altınordu Devleti, Babürlüler ve Safeviler’de de üst seviyede olup, tasavvuf ve tarikatlar oldukça yaygın; sufiler sultanlar nezdinde büyük itibara sahipti. Osmanlı döneminde bazı tarikatlar devlet yöneticileriyle ilişkiler noktasında öne çıkmıştı. Kübreviler, Mevleviler, Vefâiler, Nakşiler, Kadiriler, Halvetiler, Bayramiler, Celvetiler bunlardan bazılarıydı. Bu tarikatların şeyhleri sultanlar ile yakın ilişki kurmuşlar, onlara tavsiyelerde bulunmuşlar, devletin hizmetinde olduklarını her fırsatta, yazdıkları eserler veya mektuplar vasıtasıyla dile getirmişlerdi. Şeyhlerin iktidara olan yakınlığının temelinde devleti veya kurumları ele geçirmekten ziyade temsil ettikleri tarikatı daha etkin ve güçlü hale getirmek, bu arada sahip oldukları anlayışı daha geniş bir çevreye yaymak gayesi vardı. Herhangi bir tarikat şeyhinin devleti desteklemesi sıkça rastlanan bir durumdu. Şeyhler önemli bazı olaylarda sultanların yakınındaki yerlerini alıyorlar, pek çok hadisenin baş aktörü olabiliyorlardı. Mesela, Osmanlı Devleti’nin erken döneminden başlayıp tekkelerin kapatıldığı 1925 yılına kadar aktif bir şekilde gücünü muhafaza eden Bayrâmîler iktidar-tekke yakınlaşmasının en somut örneklerinden birisiydi. Bu tarikatı temsilen Somuncu Baba, Bursa’daki Ulu Cami’nin; Hacı Bayrâm-ı Veli, Edirne’deki Üç Şerefeli Cami’nin, Akşemseddin Ayasofya’nın, Baba Yusuf Seferihisarî Bayezid Camii’nin açılış hutbesini okumuşlar veya ilk Cuma namazını kıldırmışlardı. Sultanların kendi isimlerinin sembolü olan bu prestij eserlerinin açılış hutbelerini Bayramî şeyhlerine tevcih etmeleri bu tarikata verilen önemi açıkça ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte zaman zaman bazı tarikatların fazlaca mürid sayısına sahip olmasının iktidarı rahatsız ettiği ve devletin tarikatları veya önde gelen bazı sufileri teftişe tabi tuttuğu durumlarla da karşılaşılmaktaydı. Kaynaklarda teftişler sırasında şeyhlerin devlete bağlılıklarını ısrarla dile getirdikleri vurgulanır. Zaman zaman bazı hadiseler yüzünden bazı şeyhlerin sultanları eleştirdiği durumlara da rastlanmaktaydı. Mesela, Yavuz Sultan Selim, sufilerin dostu olan babası II. Bayezid’i tahttan indirdiği için, Kanuni Sultan Süleyman ise Şehzade Mustafa’yı idam ettirdiği için sufilerin eleştiri oklarının hedefi olmuşlardı. Ancak bu tepki sultana mesafeli durmaktan öteye geçmiyordu. Kanuni Sultan Süleyman devrinde aşırı fikirlerinden iki Melâmî şeyhi idam edilmiş, sonraki dönemde de bu tarikatın mensupları takibat altına alınmıştı. Son örnekler devletin temel dini yaklaşımına halel getirdiğini düşündükleri sufilere karşı gerektiğinde ne kadar acımasız olabileceğini de ortaya koymaktaydı.

Yukarıda da ifade edildiği üzere, mutasavvıfların gerek halk gerekse devlet nezdinde bu derece itibar görmelerinin nedeni, bu şahsiyetlerin Allah dostu, insan-ı kâmil, duası makbul, sohbeti bereketli, İslam dinini yücelten, bunun için gayret ve mücadele eden şahsiyetler olarak kabul edilmeleriydi. Gerçekten de o dönemdeki sufiler kendilerine yüklenen bu misyonu hakkıyla yerine getiriyorlardı. Tarikatların faaliyet alanı olan tekkeler açların doyurulduğu, kimsesizlere ve gelip geçen yolculara konaklama imkanının sağlandığı sosyal yardım kurumları olma özelliği de taşıyorlardı. Tekkelerin bu vasfı belki de o dönemin toplumunda tasavvuf kültürünün geliştirdiği insan olma bilincinin en önemli sonucuydu.

Kurtuluş Savaşı’nın destekçileri

Kısaca özetlemek gerekirse; tarikatların kuruldukları dönemden itibaren tasavvuf kültürünün en önemli temsilcileri oldukları, insan yetiştirmeyi temel gaye edindikleri, genel itibarıyla devleti destekleyip, devletin desteğini de kendi yanlarına almaya çalıştıkları, asli fonksiyonundan uzaklaşanların ise sert şekilde cezalandırıldıkları söylenebilir. Bektaşilik ve Mevlevilik başta olmak üzere bazı tarikatların Kurtuluş Savaşı’nın en büyük destekçileri olduğu, Milli Mücadele’ye katılan Mevlevi alaylarının varlığı göz önüne alındığında toplumsal tabanı ve temsil gücü olan bu yapının hemen her dönemde aktif bir şekilde toplum hayatının şekillenmesine katkı sağladığı söylenebilir. Gelinen noktada yapılması gereken belirli bir hedef uğruna bir araya gelmiş grupların meydana getirdiği cemaatler ile tarikatların birbirinden ayrılması, Orta Asya ve Anadolu’nun İslamlaşma sürecinde ve mihenk taşı olan sufilerin temsil ettiği irfâni geleneğin bir kez daha hatırlanması, anlaşılması, araştırılması, doğru şekilde öğrenilmesi ve bu sayede terör örgütlerinin bu kültüre verdiği/vereceği zararın en aza indirgenmesi olsa gerektir.

 

hasimsahin@gmail.com