Dünya sürgünü bitti

Prof. Dr. Mazhar Bağlı / KTO Karatay Üniversitesi
20.11.2021

Sezai Karakoç'un rüyası neydi? Dirilmekti. Dirilişe tanıklık etmekti. Yenildiğimizi bize anlatmak ve elimizdeki medeniyetimizin diriliş için tek çare olduğunu söylemek istedi. Ama o sözü en güzel şekliyle söylemenin de gerekli olduğunu biliyordu.



Artık ben gideceğim, ata eyer vuruyorlar.

Hatıralarımı birer birer yakacağım.

Entarimi parça parça edip

Zehirli kirpilere bırakacağım.

Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp

Göğsüme siyah bir gül takacağım.

Batan güne doğru kurşunlar sıkıp

Kendimi boşluğa bırakacağım.

Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz...

Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım,

Siz beni ne anlarsınız siz!

Artık ben gideceğim atım kişniyor;

Bir bebek mum istiyor, bir ölü şarkı istiyor,

Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz, bir deniz;

Beni onun gözleri çağırıyor, duramam duramam.

Benim gözlerim yeşildir, ah, onun gözleri kara;

Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara...

Benim öğrenciliğimde sanata, edebiyata müziğe ilgi yoktu ne yazık ki. Daha doğrusu bizim büyüdüğümüz ortamda bu ve benzeri konular malayani işlerdi. Ümmetin çok daha önemli meseleleri vardı. Büyük dertlerimiz vardı. Hep kendimizi o meselelerin çözümüne adadığımızı düşünürdük. Dahası biz o dertlerin dermanını bize atalarımızdan miras kalan miras altın yaldızlı kapaklı kitapların içinde olduğunu düşünürdük. Ve kendimizi o kitaplara verdik.

Aktaracak bilgi arayışı

Muhataplarımıza anlatacak bir "bilgi aradık" durduk. Ta ki kaldığım medresenin kurucu başkanı velinimetim Hacı Selim Görgün'ün "Eğer ümmeti kurtarmak istiyorsan önce kendini kurtar, ilmi kendi kişiliğini bulmak için tahsil et" diyene kadar. Bu söz hayatımın en anlamlı nasihatidir dersem abartmış olmam. Zira medreselerde ve benim büyüdüğüm geleneksel dini iklimde ilim, münhasıran bir başkasına tebliğ edilmek üzere tahsil ediliyordu. Kendimizi bilmemiz ve şuurlu bir kişi olmamızı sağlayacak olan sadece o kitapların olmadığını nazikçe söylediğinde özel bir önerileriniz var mı diye sorduğumda üç isim zikretmişti; Sezai Karakoç, Aliya İzzetbegoviç ve Cemil Meriç.

Hikaye uzun, ben daha sonra Doğu Batı Arasında İslam kitabını okuyunca fark ettim ki şiir, edebiyat ve musiki ile uğraşanlarla aramızda neredeyse elli yıllık bir zaman farkı varmış.

Fark ettim ki şiir, edebiyat ve musiki bilenler ümmetin dertlerine derman olacak daha çok ecza biliyorlar. Her bir şiir, dünyaya açılan yeni bir pencereymiş. Her şair bize gaybten fısıldayan bir tebliğciymiş. Gaybı kurcalayan bu çilingirler önümüze çıkan her kilitli kapıyı açmaya koşa koşa geliyorlardı.

Ben zamandan öğrendim

Kişisel beceriksizliklerimizi ve dar kalıplı düşüncelerimizi geçmişin günahı olarak görmek niyetinde değilim ama bu üç alana "sanatçı/mütefekkire" her temas ettiğimde ilk önce Sezai Bey gelir aklıma. O hem bir musikişinas hem bir edebiyatçı hem bir şair hem de benim için bir medrese mollası, Seyda idi. Üstelik onların bana öğretmediğini söylüyordu: "Ey ulular sizin bana öğretmediğinizi/ Ben zamandan öğrendim/Kuruyan hurma dalından öğrendim/Damıtılmış petrolden öğrendim/Yavrusunu arayan bir deveden öğrendim/Hapsedilmiş yarı yanık/Sancaklardan öğrendim"

Evet o bize öğretilmeyeni öğretti. Yukarda bahsettiğim, kişiliği geliştirmede eğitimizde bir ayağı eksik olan karakter eğitimini verdi ve medeniyet tasavvurumuzu tamamlayacak yolun asıl kapısını araladı. Zira şiir olarak ondan dinlediğimiz aslında şiir değil kutsal olanın sesiydi. Şiir olarak elimize aldığımız o metinlerdeki kelimeler birden silinir ve sadece Sezai Bey'in içinde konuşan ilahi olan sesi duyardık.

Ne var ki ilahi olan anlatılamaz ve hep sözden yoksun idi. Ama şiir bunu aşan bir ikramdır bize. Şiir olarak yazılan şey varoluşun ve bütün nesnelerin özünün kurucu adlandırılışı haline dönüşür. Bundan dolayı da şiir, diğer tüm sanatları hülasa eder, kuşatır.

Bir rüya yorumlayıcısıydı

Sezai Bey'in diğer sanatları da hülasa eden bir poetikası vardı ve o, aynı zamanda biçim ve ses ahenginin ötesinde bir anlam ustasıydı. Duyulara seslenen kelimelerin ritmini anlamla yoğurarak yeniden bize sunardı. Bir rüya yorumlayıcısıydı. Ama hepimizi o rüyaya dahil edebiliyordu.

Sezai Karakoç'un rüyası neydi? Dirilmekti. Dirilişe tanıklık etmekti. Yenildiğimizi bize anlatmak ve elimizdeki medeniyetimizin diriliş için tek çare olduğunu söylemek istedi. Ama o sözü en güzel şekliyle söylemenin de gerekli olduğunu biliyordu.

Masalın ferah kapısı

Bir şiir, rüya da olsa şairin rüyasının vücut bulmuş halidir. Zaten şiirde asıl olan yukarıda sözünü ettiğimiz öbür aleme ilişkin gerçeğe, rüyaların, masalların ferah kapısından girmektir. O zaman gök açılır ve insan perdenin ötesini görebilir. Şairin de asıl görevi rüyasını yorumlamaktır. Şair kendi kendisine rüyasını yorumlarken içinde duyduğu ıstırabın dermanı kabilinden oraya gayri ihtiyari bizi de dahil eder. Ama Sezai Bey diğer bildiğim şairlerden farklı olarak bilerek ve özellikle bizi dahil etti yorumlarına. Her birimizin rüyasına giren sevgilinin bir diğer adıydı Roza. Mona Roza, rüyalarımızda şiir sağılan bir cevherdi. Onun çocuksu bir saflıkta bize öğrettiği ifadeler damağımızda unutulmaz tatlar bıraktı.

İlk önce Sezai Bey'in baş yapıtının hep Mona Roza olduğunu sanıyordum. Ancak onun diğer şiirlerini okudukça "Roza" gözümde daha da büyüdü. "Muazzez" bir ülküye dönüştü.

Bugün İslam coğrafyasının içinde bulunduğu durum iç açıcı değil ama ben bu durumun arızi olduğuna inanan birisi olarak Müslümanlardan ümitliyim. Bunca olumsuzluklara rağmen bu ümidimi korumamı sağlayan en kritik tutamak şiirdir, sanattır ve musikidir. Özetle Sezai Karakoç'tur.

Zira o bize tarihten seslenerek çağrıda bulunuyordu, yenilen biziz medeniyetimiz değildir.

Evet biz yenildik, ama medeniyetimiz hem bize hem de insanlığa bir çağrıdır asırlar boyu.

Gün gelecek bu dünyanın karşı karşıya olduğu buhranlara derman olacak ecza hazinesinin yüreğimizdeki kor ateş olduğunu göreceğiz.

Dünya kömür, petrol çağlarında et sıyırıp kemik kırarken, şekillenen bu düzende Doğu'nun çocuklarını çağıran bir ses yükseldi Anadolu'dan: Yenilen biziz medeniyetimiz değil.

İltifata ilgi duymadı

Peki biz kimdik ve medeniyetimiz nedir? İşte Sezai Karakoç'un amentüsü burada başlar. Göğsündeki merhamet adlı çınardan besmele ile başladı sözüne. O, bugün dünyada egemen olan Batılı paradigmanın bir "büyü" olduğunun farkındadır ve bizi de bunu görmeye davet eder. Ama onun çağrısı kelimenin tam anlamıyla yürekleredir. Zihinlere hitap edilmesini bir başkasına bırakmıştır. Varsın onu akılcılarla şürekası yapsın. O hep bizim yüreğimize dokunur. Duygularımızı derinden kamçılayan sözleri yüreğimizi deler geçer. Hüzündür bize düşen. Kim bilir kaç sene önce bu çağrısına başladı ve hiç susmadı. Hep sözün en güzelini söyledi ve bir kasım günü dünya sürgünü bittiği ana kadar da çağırdı bizi.

O bir şairdi. Şiirin büyülü dünyasından devşirdiği çiçekler ve altından kelimelerle bu dünyayı güzelleştirdi. Yüreğine fısıldanan sözlerin vahiyle akraba olduğunu biliyordu ve buna uygun bir yaşam sürdü. Hep kendinden emin bir hali vardı. Şöhrete ve iltifata hiç ilgi duymadı.

Hakiki olanın çocukları olduğumuzu bize hatırlattı. Size ne Paris'ten Londra'dan Moskova'dan. Uyanık olun, bunların hepsi türedi uygarlıklardır. Sizin şehrinizde petrol ve kömür olmasa ne gam. Aşk ile iman edip şevk ile inşa edin şehirlerinizi diye seslendi ötelerden.

Onun bütün çabası bizim kendimizi bilmemiz, tanımamız içindi. Kendimizi bilmediğimiz sürece rüzgarın önünde bir yaprak gibi oradan buraya savrulacağımızı bir şiir güzelliği ile söyledi. Zira o medeniyetimizin dirilişini muştuluyordu. Dahası bizi rakibimizle tekrar karşı karşıya gelmeye de davet ediyordu. Geçmiş zaman içinde yan gelip yattığımıza bakmayın biz geleceğin kara gözlü zalimlerindeniz.

mazharbagli@gmail.com