Dünyada böyle hanedan görülmedi!

Cemal Aydın / Mütercim
1.10.2021

Mustafa İsen "Tarihte resimle, müzikle, şiirle uğraşmış çarlara, krallara rastlandığına, fakat bunun neredeyse bütün hanedan mensuplarına yayılmış tek örneğinin sadece Osmanlı hanedanında görüldüğüne" dikkat çekiyor ve soruyor: "Napolyon'un bir şiir kitabı bulunsaydı, acaba günümüzde bunun Fransızcada veya başka dillerde kaç ayrı baskısını görmek mümkün olabilirdi?



Bundan sekiz sene kadar önce, Fransız haftalık Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinde, Napolyon hakkında o güne kadar 85 bin kitap yazıldığını okuyunca "Yazıklar olsun bize!" demekten kendimi alamamıştım. İki asır önce yaşamış, maceracı, deli dolu ve sonunda Fransa'yı yenik duruma düşürüp mahvetmiş bir Napolyon için onca kitap yazılıyor. Fakat altı asır önce yaşamış, çağ açıp çağ kapamış, gerçek dünya lideri Fatih Sultan Mehmet için o rakamın yüzde biri kadar bile eser kaleme alınmıyor!

Sözde kahraman göklerde

Adamlar, tarihlerinin aslında yüz karası olan sözde kahramanlarını göklere çıkarıyor. Bizse, yüz akımız bir sultanı sükût külleri altında bırakıyoruz. Bir rivayete göre altı dil, fakat kesin olarak Arapça, Farsça, Eski Yunanca ve İtalyanca bilen, İstanbul'un alınışı sırasında kullanılan en sağlam topların (çünkü Urban tarafından yapılan top daha ilk atışta paramparça olmuştu) mühendisliğini yapan Fatih'in yanında Napolyon'un sözümü olur? Ama oluyor. Batılılar pireyi deve yapmasını nasıl da beceriyor ve bütün dünyaya ne güzel pazarlıyorlar!

Birkaç Fransız profesöre ve eşlerine rehberlik edip Dolmabahçe Sarayını gezdirmiştim. Hayran kaldılar. Çıkışta çay içerken bana aynen şunu söylediler: "Bizim böyle bir sarayımız olsaydı, öyle bir tanıtımını yapardık ki bütün dünya onu gelip görmeye can atardı! Fransa'ya gelen turistlerin gezdikleri Versay Sarayı bunun yanında çok sönük kalır." Prof. Dr. Mustafa İsen ile Prof. Dr. Tuba Işınsu Durmuş tarafından hazırlanan "Kılıcın ve Kalemin Sultanları" kitabını okurken zihnimde az önce anlattıklarım hep canlandı durdu. Şimdilerde maalesef İsrail'in elinde olan Akka'da Cezzâr Ahmed Paşa'ya yenilen, Moskova önlerinden burnu sürtülerek dönen (Savaş ve Barış romanında mağlup Fransız ordusunun perişan hâli çok güzel anlatılır), Waterloo savaşında bütünüyle rezil olan Napolyon'un dillere destan tek bir şiiri var mıdır? Fakat Fatih Sultan Mehmet'in, Viyana'ya kadar giden Kanuni'nin, sekiz yılda Osmanlı topraklarını en az sekiz kat genişleten Yavuz'un sadece şiirleri değil, şiirlerini topladıkları koca divanları, yani şiir kitapları vardır.

Türkçenin sarayı

Mustafa İsen haklı olarak "Tarihte resimle, müzikle, şiirle uğraşmış çarlara, krallara rastlandığına, fakat bunun neredeyse bütün hanedan mensuplarına yayılmış tek örneğinin sadece Osmanlı hanedanında görüldüğüne" dikkat çekiyor ve "Denilebilir ki tarihte Türk hükümdarlarının sarayları, Türkçenin de sarayıdır" notunu düşüyor.

Bir zamanlar Londra'da düzenlenecek "Türkler/The Turks" sergisi için bir İngiliz yetkili ülkemize gelir, sergide yer alacak konular işlenirken o yetkili Mustafa İsen'e merakla sorar: "Ne yani siz şimdi bana Kanuni Sultan Süleyman'ın kendi döneminde işi sadece şairlik olan kişilerle yarışacak düzeyde şiirler yazdığını ve bunların bir kitapta toplanabilecek çapta olduğunu mu söylüyorsunuz?" İsen'den "Evet!" cevabını alan İngiliz hem şaşırır, hem de hayran kalır. Ardından da "bu durumun bütün dünya tarafından niçin bilinmediğini" (daha doğrusu, dünyaca bir eşi ve benzeri olmayan hem yenilmez bir kumandan, hem de dev bir şair olan öyle bir sultanı nasıl olup da tanıtmadığımızı, tanıtamadığımızı) toplantı boyunca defalarca sorar.

Napolyon şair olsaydı...

Prof. Dr. İsen kendisi de bize şu soruyu yöneltir: "Napolyon'un bugün elde Fransız şairlerinin önde gelenleriyle boy ölçüşebilecek düzeyde bir şiir kitabı bulunsaydı, acaba günümüzde bunun Fransızcada veya başka dillerde kaç ayrı baskısını görmek mümkün olabilirdi? Böyle bir kitabın ilmî baskısı, popüler baskıları, çocuklar için ayrı örnekleri, resimlendirilmiş neşirleri gibi akla gelebilecek her türden yayını yapılır mıydı, yapılmaz mıydı?" Umarız kısa zamanda bu yönde çalışmalara girişilir de Osmanlı Sultanlarının, Osmanlı Şehzadelerinin o muhteşem şiirleri hem çocuklarımıza, hem gençliğimize, hem de halkımıza hakkıyla tanıtılır. Ardından da yabancı dillere o şiirlerin tercümeleri yapılarak bütün cihana padişahlarımızın ne büyük ve ne çaplı adamlar oldukları yeterince duyurulur (inşallah!).

Sûz-i Dilârâ makamının mucidi

Kanuni'nin divanında 4.100 civarında gazelin yer aldığını, biri Türkçe diğeri Farsça iki divanının bulunduğunu bu ülkede kaç kişi biliyor? Sultan üçüncü Selim'in Sûz-i Dilârâ makamının mucidi olduğunu ve Şehzâde Korkut'un Gıdâ-yı Rûh adını verdiği bir saz icat ettiğini müzisyenlerimizden bilenlerin sayısı ne kadardır?

Osmanlı Hanedanına mensup yirmi yedi kişinin şiirlerine yer verilen "Kılıcın ve Kalemin Sultanları" kitabında, hanedan mensubu sultan ve şehzadelerin bazı şiirleri okurun dikkatine sunuluyor. Kitapta şiirin yazarı sultanın, şehzadenin ve başka bir hanedan mensubunun hayatı kısaca verildikten sonra yazdığı şiirlere geçiliyor. Bu şiirlerin bazısı insanı derin düşüncelere sevk ediyor, bazısı hüzne boğuyor, bazısı aşkın acılarını tattırıyor, bazısı vicdan muhasebesi yaptırıyor, elbette bazısı da gülümsetiyor. Fakat geneline baktığımızda iman sahibi gönüllerden yükselen, dünyanın geçici olduğunu haykıran ve gelecek âlem için hazırlanmak gerektiği uyarısı yapan haykırışlar yankılanıyor.

İkinci Bayezid'in Rabbine şu seslenişinin ürpertmediği bir mümin kalbi var mıdır acaba: "Ben ettim anı ki bana yaraşır / Sen eyle anı kim sana yaraşır." (Benim ettiğim işler bana yaraşır. Ey Rabbim, sen ise sana yaraşanı yaparsın.) Aynı padişahın, öte yandan bir dilbere daha bakar bakmaz gönlünü kaptırınca, nasıl içinin yandığını dile getirdiği sadece şu iki mısraına göz atalım: "Demedim mi sana ben bakma ona hây gözüm / Gözüm ey vây gözüm vây gözüm ey vây gözüm!"

Başını verir, sırrını vermez

Farsçayı, Arapçayı ve Çağatay lehçesini çok iyi bilen Yavuz Sultan Selim üç dilde şiir yazmış bir padişahtır. Kılıcının keskinliği yanında gönlünün şu inceliğine bakar mısınız: "Sırr-ı aşkı hıfz eylerim cânım gibi / Âşık-ı sâdık olan sırrını demez serden geçer" (Sevgilime olan aşkımı içimde canımı koruduğum gibi korurum; çünkü gerçek âşık başını verir de sırrını vermez.)

Kanuni sadece fetihlerin sultanı değil, ahlâkın, edep ve erkânın da sultanıydı: "Her kime kılsan nazar sen anı senden yeğ bilip / Görme kendü kendüzin zîrâ ki şeytanlık budur." (Sen çevrende kime bakarsan onu kendinden iyi bil; kendine önem atfetme, zira gururlanmak şeytanlıktır.) "Her ne kim sana sanırsın san anı kardaşına / Fi'l-hakîka sözümü gûş et müselmânlık budur!" (Kendin için ne düşünürsen, kardeşin için de onu düşün / Hakikat sözüne kulak ver, Müslümanlık budur!) "Sakın aldanma cihana olmasın sende gurur / Ne kadar devlet bulursan kendüzini eyle mûr!" (Sakın dünyaya aldanıp gururlu olmayasın. Talihin ne kadar iyi gitse de kendini karınca gibi mütevazı ve kibirden uzak tut!)

Kanuni Sultan Süleyman'dan daha pek çok güzel söyleyiş aktarılabilir, fakat nasıl bir sevda adamı olduğunu görmek için şu beytini almakla yetinelim: "Ağlasam kan ağlasam serv-i hırâmânım görüp / Dostlar ayb eylemen çâk-i girîbânım görüp!" (Salınarak yürüyen sevgilim için ağlasam, kanlı gözyaşı döksem. Dostlar, yakamı yırtılmış, parça parça hâlini görüp beni ayıplamayın!)

Mânâ aleminde değersiz

Sultan ikinci Selim'in şu çarpıcı seslenişine de bir kulak verelim: "Biz bülbül-i muhrîk-dem-i gülzâr-ı firâkız / Âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden." (Biz ayrılık bahçesinin ateşli demler çeken âşık bülbülleriyiz, sabah rüzgârı bahçemizden geçse kıpkırmızı kesilir.)

Sultan üçüncü Murad, Müslüman bir padişahın nasıl olması gerektiğini ne güzel anlatıyor: "Bizi surette gördün pâdişâyız / Velî m'anâda bir kemter gedâyız" (Bizi şekil olarak görür değerlendirirsen padişahız; ama mânâ âleminde değersiz birer dilenciyiz.)

Çevresindekileri korkudan titreten Dördüncü Murad hep gamlı, hep yaslı olduğunu şöyle dile getirir: "Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu / Ezelden tıynet-i gamla bina olmuş bedendür bu!" (Bütün dünya benim olsa bile derdimin bitmeyişinin sebebi, varlığımın ezelden gamla yoğrulmuş olmasındandır.)

Kanla bile övündüler

Pek çok milletin, özellikle Batılıların tarihinde, onların şimdiki torunlarının yüzünü kızartacak vahşetler, toplu katliamlar, soykırımlar görülmüştür. Şükür ki bu konuda bizler alnımızı ak eden ve bizleri asla utandırmayan atalara sahibiz. Batı dünyası kendi kirli geçmişiyle, kan dökücü atalarıyla övünür, onları çok değerli kahramanlar gibi göstermeye çalışır ve bunu başarırken, bizlerin kendi atalarımızı tam anlamıyla ve bütün gerçeğiyle tanımaktan ve tanıtmaktan uzak kalışımız ne kadar da acı!

Kültür ve Milli Eğitim bakanlıklarımızın, aynı zamanda da kültüre önem veren vakıfların bir an evvel harekete geçmesi ve padişahlarımızın dünyaya parmak ısırtacak o muhteşem yönlerini gözler önüne sermeleri gerekiyor.

Şu hakikat hiçbir zaman unutulmamalıdır: Yabancı devletlerin kahramanlarını kitaplardan ve filmlerden sürekli görür, öğrenir ve bilirken, kendi atalarının eşsiz kahramanlıklarını ve erişilmez yüceliklerini yeterince bilip tanımayan kuşaklar, hiç farkında olmadan aşağılık kompleksine kapılır, özgüvenlerini yitirir ve yabancı hayranlığı içinde bocalar kalırlar.

cemal40aydin@gmail.com