Dünyanın vicdanını yeniden kurmak

3.07.2026

Eğer kendi hikâyemizi anlatamazsak, başkalarının hikâyesinde figüran olmaya mahkûm oluruz. Esra Albayrak'ın "teknokolonyalizm" vurgusu bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Günümüz dünyasında asıl soru, hangi medeniyetin küresel sisteme liderlik edeceği değildir. Esas mesele, farklı medeniyetlerin birbirini dışlamadan ortak bir bilgi ve adalet zemini oluşturup oluşturamayacağıdır.


Dünyanın vicdanını yeniden kurmak

Mehtap Şahin/ Yazar

Son yıllarda uluslararası düşünce dünyasında giderek daha fazla duyduğumuz bir kavram var: Dekolonizasyon.

Birileri bunu yalnızca siyasi bağımsızlık mücadeleleriyle açıklamaya çalışıyor. Kimileri ise sömürgecilik tarihinin akademik bir muhasebesi olarak görüyor. Oysa bugün dekolonizasyon tartışmaları çok daha derin bir yere işaret ediyor. Çünkü mesele artık sadece işgal edilmiş topraklar değil; işgal edilmiş zihinler, yönlendirilmiş hafızalar ve tekelleştirilmiş bilgi sistemleridir.

Tam da bu noktada Türkiye'de son dönemde dikkat çekici bir düşünsel çaba ortaya koyan isimlerden biri Esra Albayrak'tır. Albayrak'ın gerek NUN Eğitim ve Kültür Vakfı bünyesinde yürüttüğü çalışmalar gerekse Dünya Dekolonizasyon Forumu etrafında geliştirdiği entelektüel çerçeve, Türkiye'nin son yıllarda yükselen medeniyet tasavvurunun önemli duraklarından birini oluşturuyor.

Esra Albayrak'ın ortaya koyduğu temel tezlerden biri, sömürgeciliğin yalnızca askeri veya ekonomik bir tahakküm olmadığıdır. Ona göre sömürgecilik aynı zamanda bilginin, dilin, tarihin ve hatta insanın kendisini algılama biçiminin işgalidir. Bugün bir toplum kendi tarihine başkalarının gözünden bakıyorsa, kendi değerlerini aşağılıyor ve kendi hikâyesini anlatamıyorsa sömürgecilik hâlâ devam ediyor demektir.

Hangi hakikat ölçüsü ?

Bu tespit aslında İslam medeniyetinin yüzyıllardır dile getirdiği bir hakikatin modern dünyadaki karşılığıdır.

Çünkü Kur'an-ı Kerim'in ilk emri "Oku"dur. Ancak bu emir sadece okumayı değil, nasıl okunacağını da öğretir. Kimin adına okuyacaksınız? Hangi gözle bakacaksınız? Hangi hakikat ölçüsünü esas alacaksınız?

Modern Batı düşüncesi son üç yüz yıldır kendisini evrensel aklın tek temsilcisi olarak sundu. Paris'te üretilen bilgi evrensel kabul edildi, Londra'da yazılan tarih insanlığın ortak tarihi sayıldı, New York'ta belirlenen normlar tüm dünyanın ahlak ölçüsü olarak dayatıldı. Sömürgecilik yalnızca ordularla değil üniversitelerle, medya ağlarıyla ve kültürel üretim mekanizmalarıyla da sürdürüldü.

Bugün Gazze'de yaşananlar ise bu düzenin ahlaki iflasını bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.

On binlerce insanın hayatını kaybettiği, çocukların açlıkla sınandığı, hastanelerin bombalandığı bir ortamda uluslararası sistemin büyük ölçüde sessiz kalması tesadüf değildir. Bu durum mevcut düzenin yalnızca siyasi değil ahlaki bir meşruiyet krizi yaşadığını göstermektedir. Esra Albayrak'ın dekolonizasyon tartışmalarını Gazze üzerinden okuması da tam olarak bu nedenle önemlidir. Gazze artık yalnızca bir coğrafya değil; küresel vicdanın turnusol kâğıdıdır.

Ancak burada dikkat çekici olan husus, Albayrak'ın dekolonizasyonu Batı karşıtlığına indirgememesidir. Onun yaklaşımında mesele yeni bir hegemonya kurmak değildir. Amaç Batı'yı yıkmak değil, insanlığı tek merkezli düşünce kalıplarından kurtarmaktır. Bu nedenle "Batısız bir dünya" değil, farklı medeniyetlerin eşit söz hakkına sahip olduğu çoğul bir dünya çağrısı yapmaktadır.

Bu yaklaşım İslam medeniyetinin tarihsel tecrübesiyle de örtüşmektedir.

Çünkü İslam hiçbir zaman tek tip insan üretmeye çalışmadı. Endülüs'te farklı inançların bir arada yaşamasına imkân sağladı. İstanbul'u yalnızca fethetmedi, farklı kültürlerin buluştuğu bir merkez hâline getirdi. Osmanlı'nın uzun asırlar boyunca kurduğu düzen, bugünkü anlamda bir sömürge sistemi değil, farklı toplulukların kendi kimliklerini koruyabildiği bir medeniyet havzasıydı.

Bugün de Türkiye'nin yükselen iddiası tam olarak burada yatmaktadır.

Yeni bir düşünce dili üretmek

Türkiye artık yalnızca ekonomik veya siyasi bir aktör olmak istemiyor. Aynı zamanda yeni bir düşünce dili üretmeye çalışıyor. Savunma sanayiindeki başarılar kadar düşünce alanında ortaya konulan özgün çalışmalar da bu nedenle önemlidir. Dekolonizasyon tartışmalarının İstanbul merkezli yürütülmesi sembolik olmaktan çok daha fazla anlam taşımaktadır. Çünkü İstanbul tarih boyunca Doğu ile Batı'nın, Kuzey ile Güney'in kesişme noktası olmuştur.

Üstelik sömürgeciliğin yeni biçimleri artık çok daha karmaşıktır.

Eskiden işgal gemilerle gelirdi. Bugün ise algoritmalarla geliyor.

Sınırlar aşan teknoloji şirketleri, veri tekelleri ve yapay zekâ sistemleri yeni bir güç haritası oluşturuyor. İnsanların dikkatleri, tercihleri ve davranışları küresel dijital ağlar tarafından yönlendiriliyor. Bu nedenle günümüzün dekolonizasyon mücadelesi aynı zamanda dijital egemenlik mücadelesidir.

Gerçekten de bugün çocuklarımızın neyi izleyeceğine, neyi beğeneceğine, neyi doğru kabul edeceğine büyük ölçüde küresel algoritmalar karar veriyor. Eğer kendi hikâyemizi anlatamazsak, başkalarının hikâyesinde figüran olmaya mahkûm oluruz.

Esra Albayrak'ın "teknokolonyalizm" vurgusu bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Günümüz dünyasında asıl soru, hangi medeniyetin küresel sisteme liderlik edeceği değildir. Esas mesele, farklı medeniyetlerin birbirini dışlamadan ortak bir bilgi ve adalet zemini oluşturup oluşturamayacağıdır.

Evet, asıl mesele budur...

Bir rövanş arayışı değil

Dekolonizasyon bir öfke hareketi değildir.

Bir rövanş arayışı değildir.

Bir medeniyet inşası çağrısıdır.

İnsanın yeniden merkeze alınmasıdır.

Hakikatin yeniden aranmasıdır.

Bilginin tekellerden kurtarılmasıdır.

Ve belki de en önemlisi, insanlığın yeniden ortak bir vicdanda buluşabilmesidir.

Bugün dünya yeni bir yol ayrımındadır. Bir tarafta gücü hakikatin önüne koyan anlayış; diğer tarafta hakikati gücün üstünde tutan medeniyet perspektifi bulunmaktadır.

Türkiye'nin ve İslam dünyasının önündeki görev yalnızca eleştirmek değildir. Yeni kurumlar, yeni kavramlar, yeni bilgi üretim merkezleri ve yeni ahlaki ufuklar ortaya koymaktır.

Çünkü dekolonizasyonun nihai hedefi yalnızca sömürgeciyi geriletmek değil, insanı yeniden özgürleştirmektir.

Ve insanı özgürleştirecek olan şey, ne yeni bir imparatorluk ne de yeni bir ideolojidir.

İnsanı özgürleştirecek olan şey, hakikatin kendisidir!