Durgun suya atılan taş ya da Türk İslam rönesansı

Mustafa İsen / Yazar
26.02.2021

Fatih ile birlikte maddî ve manevî güvenliğin sağlandığı İstanbul, süratle dünya çapında bir kültür merkezi haline gelmeye başlamış, süreç Kanuni döneminde bir Osmanlı üslubuna ulaşmıştır. Bu gelişmede Şam, Türkistan, İran, Mezopotamya, Mısır ve Roma gibi kültür havzaları etkili olmuş ama bu tesir, bir taklit değil, hazmedilen ve yeni sentezlerin doğuşuna vesile olan bir tablo oluşturmuştur. İslam medeniyetinin havzalar arası ilişkisini sanat gibi bilim hayatında da görmek mümkündür. Bilimsel faaliyetler benzer işleri yapanlar arasında bir bilgi alışverişine dönüştüğü zaman her daim tazelenir ve gelişirler. Bu aynı zamanda doğal bir rekabeti de beraberinde getirir. İstanbul'da ortaya çıkan bu sağlıklı ve zenginleştirici kültürel ilişkiler, üzülerek belirtmek gerekir ki İslam dünyasında son olumlu örnek oldu.



İslamiyet, pek çok dinden farklı olarak, ortaya çıkışından kısa bir süre sonra bir devlete kavuştu. Zamanla din birliği üzerine kurulan bu yapı, içine aldığı farklı kültürleri bir potada eriterek ortak bir bakış açısına büründürdü. Zaten Mekke gibi, başka birçok göstergenin yanında, kendi dönemine göre şehir kültürünün yaşandığı, tarihteki ilk fuarların ve şiir yarışmalarının düzenlendiği bir ortamda doğduğu için medeniyetin yansıma merkezleri olan önemli şehirlere kısa süre içinde sahip oldu. İşte bu farklı yapı ortaya çıkan şehirlerle birlikte özellikle Abbasiler zamanında bir medeniyet doğurdu. Aynı şekilde sistemden kopan bir farklı Emevi hanedanı, Kuzey Afrika ve kısmen Avrupa kültürlerini de özümseyerek İspanya'da yeni bir renge büründü. Böylece kuruluşunun üzerinden yüz yıl geçmeden bilimden sanata, mimariden edebiyata, musikiye, askeri ve siyasi bakış açılarına sahip bir İslam uygarlığından söz edilmeye başlandı.

Durgun suya atılan taş

Bu uygarlık başlangıçtan 12. yüzyıla kadar kendini Arapça olarak ifade etti. Bu dönemde ortaya çıkan siyasi boşluklar Fars asıllı Müslümanların kendilerini ifade etmesine imkan hazırladı ve artık eserler Farsça kaleme alınmaya başlandı. Erken dönemde Arapçanın hakim olduğu evrede nasıl ana dili başka olan müellifler de eserlerini bu dille vermişlerse Farsça döneminde de başta Türkler olmak üzere bölgede ana dili farklı olan aydınlar bu kez çalışmalarını Fars dili ile yaptılar. Başta Nizami ve Mevlana olmak üzere bunların sayılarının epey olduğu biliniyor. Bir süre sonra, özellikle Karahanlılar devletinin kuruluşunu takiben Türklerin yönettiği bölgelerde de, Kaşgar gibi kültür merkezleri teşekkül etmeye başladı. Buralarda Türkçenin ilk eserleri kaleme alındı. Durgun suya atılmış bir taşın yeni halkalar oluşturması gibi yeni Türk devletleriyle halkalar genişledi. Orta Asya'da daha önce de kültürel geçmişleri olan Semerkant, Buhara gibi şehirler bu kez yeni bir kültürel renge bürünerek ortaya çıktılar. Bunlara bir süre sonra Herat, Erdebil ve Tebriz eklendi. Bu merkezler, ilk örnekler gibi tek tük değil, adeta bir fabrika üretimi gibi yoğun şekilde sanatçı ve bilim adamı yetiştirdiler. Buralarda Türkçe etkin bir dil olmakla birlikte İslam uygarlığının üç hakim dilinden diğer ikisi olan Arapça ve Farsça da dolaşımdaydı. Daha açıkçası dil kullanımı bir ırki tercihe bağlı olmaksızın herkesin kendini ifade etmede bir doğal iletişim aracı rolü üstleniyordu. Aynı kişi yerine göre bu üç dilde de eser verebiliyordu.

Fars kültürünün öne çıkışı

Selçuklular kuruldukları coğrafyanın büyük ölçüde İran toprakları üzerinde olması dolayısı ile hem bürokraside hem de yazışmalarda Fars kültürünü benimsedi. Daha sonra Orta Asya'da kurulan Timurlu hanedanı, siyasi fetihleri yanında ele geçirdikleri ülkelerdeki sanatçıları da yeni oluşturulan Semerkand'a bir anlamda zorla getirerek buranın bir bilim, sanat merkezi olmasına imkan hazırladı. Gelen sanatçılar için uygun imkanlar da hazırlandı. Bilim ve kültür yatırımları ancak belli bir süre sonra sonuç verdiği için bu yatırım ancak Timur'un torunları döneminde sonuç verdi ve Hüseyin Baykara döneminde yeni başkent olan Herat, Türk rönesansının başkenti olarak öne çıktı.

Sonra Türk yönetimleri önce Anadolu Selçukluları, ardından Osmanlılarla Anadolu'ya, Karadeniz'in Kuzeyine, Balkanlara, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya uzandı. Doğal olarak buralarda Türkçe eserler verilmeye başlandı. Önce Beylikler, ardından da Osmanlılar, Anadolu'ya Moğol istilası ile çok sayıda Oğuz boyunun gelmesi dolayısıyla yeni bir dile ihtiyaç duydular.

Fetihlerle gelen kaynak

Abbasilerin dağılma döneminde tıpkı Farsçanın öne çıkması gibi Beylikler döneminde de Türkçe öne çıktı. Ama kuruluş aşamasındaki benzer devletler gibi, başlangıçta hem siyaseten hem de kültürel olarak yakın ilişki içinde olduğu çevre birikimlerden etkilendi. Bu aşamada devletin gelecekteki aydın kadrosu Mısır, Şam, Halep, Hama, Tebriz gibi daha önce İslam medeniyetinin önemli kültür merkezlerinde eğitim gördü. Ayrıca ihtiyaçlar dışarıdan gelen devşirme aydınlarla karşılanmaya çalışıldı. Bunun için de İstanbul'un fethinden itibaren Fatih Sultan Mehmed şehri mimari ve şehircilik açısından yeni bir veçheye büründürürken işin ruhunu inşa edecek insan unsurunu da kısmen devşirme aydınlardan karşılamaya çalıştı. Böylece Ali Kuşçu, İdris-i Bitlisî, Basiri gibi bilinenler yanında adı unutulmuş çok sayıda bilgin, şair, mimar, hat ve tezhib ustası cazip tekliflerle İstanbul'a gelmiş ve buralarda kendilerine yurt tutmuşlardı. Bu aydınların Bellini gibi birkaçı Batı kökenli olmakla birlikte çok önemli bir kısmı, Doğu kökenli idiler. II. Bayezid döneminde de cazip unsurlarla sürdürülen bu faaliyet Çaldıran Savaşı ile başka bir şekle büründü: Yavuz Sultan Selim bu savaş sonrası Akkoyunlular ve Safevilerle önemli bir kültürel merkeze dönüşen Tebriz'den hemen her alanda çok sayıda sanatçıyı sürgünle İstanbul'a getirdi. Bu sanatçılar beraberlerinde pek çok eserle birlikte İstanbul'a ulaştılar. Böylelikle Osmanlı aydınları o bölgelerin kültür hayatını da yakinen tanımış oldu. Örneğin Basiri, Ali Şir Nevayî'nin divanını Anadolu'ya ulaştıran ilk kişi olarak bilinmektedir. 16. yüzyılda Orta Asya'dan Anadolu'ya göç edip, Anadolu'da gelişen Türk edebiyatına katkıda bulunan sadece şairlerin sayısı otuzdan fazladır. Bunlara mimarların, hat ve tezhip ustalarının, musikişinasların sayısı eklendiğinde rakam çok daha yüksektir. Bu yolla gelen sanatçılar İstanbul'da sanatlarını icra edecekleri çok uygun ortamlarda faaliyetlerini sürdürdüler. Bu olumlu tablo neticesinde zorunlu ikametleri bittikten sonra da bu isimler, Osmanlı ülkesinde kaldıkları gibi, memleketlerindeki haberleştikleri bazı eski arkadaşlarını da davet edip yeni merkeze gelmelerini sağladılar. 16. yüzyıl başlarında Osmanlı dışındaki Müslüman ülkelerde ortaya çıkan siyasi istikrarsızlıklar da bu beyin göçünü İstanbul lehine hızlandırdı. Hatta gelenlere gösterilen iltifat sonrasında bazı yerli aydınların kendilerini İran coğrafyasından gelmiş gibi takdim ederek post kapma yarışına girdiklerini, bunlarla ilgili bazı komik hikayeler vesilesiyle kaynaklardan öğreniyoruz. Zaman zaman da bazı yerli aydınlar, duruma tepki göstermişlerdi. Yavuz Sultan Sultan Selim'in Mısır'ı fethiyle bu kez bir başka önemli kaynak olarak Mısır birikimi de İstanbul'u zenginleştirmeye devam etti.

İlk dönem Osmanlı aydınları aynı İslam medeniyetine mensup ama biraz farklı üslup özellikleri taşıyan değişik merkezlerde eğitim gördüler. Bunun neticesi olarak da birikim ve bakış açıları da değişikti. Bu etkileri hem edebiyatta hem mimaride, hat ve plastik sanatlarda, musikide ve bütün bunların bir anlamda motivasyonu olan tasavvufi anlayışlarda görmek mümkündür. Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar devam eden bu durum anılan tarihten itibaren yerini kendi kurumlarında yetişen aydınlara bırakmaya başladı. Bir başka ifade ile başlangıçta farklı renklerde, şekillerde seyreden Osmanlı kültürü artık kendi rengini buluyordu. Bunun en somut göründüğü alan mimari, en yoğun göründüğü alan ise yazılı edebiyattır (özellikle şiir). Edebiyattaki ilk örnekler Şeyhî, Ahmet Paşa ve Necatî'dir: Bunlardan Ahmet Paşa daha çok mükemmel örneklerini vermiş İran edebiyatının yeni bir dille ifadesi sayılabilecek örnekler verirken, Necatî o güne kadar folklorik üslup çerçevesi içinde varlığını sürdüren birikimi bir edebi dil konumuna taşıyarak kendisinden sonra Bakî ile klasik üsluba dönüşecek önemli bir geleneğin başlatıcısı olmuştur. Bu yapı, sadece edebi alanda değil 16. yüzyılda mimari, diğer güzel sanatlar, hatta tarih yazıcılığında bir imparatorluk kültür ve kimliğine dönüşmeye başlar.

Hamiliğin rolü

Ortaya çıkan bu yapının Doğu ve Batı kültürleri arasında yeniden bir sentez oluşturduğunu özellikle belirtmek gerekir. Böylece İslam medeniyeti atletizmdeki bayrak yarışı gibi farklı havzalar elinde yeniden tazelenmiş, özde aynı ama üslupta yeni görüntülere bürünerek güçlenmeye devam etmiştir. Bunun nasıl değişerek devam ettiğini somut olarak görmek için Osmanlı mimari eserleri ile Selçuklu örneklerine bakmak kafidir. Nasıl Selçuklular geçmişe takılıp kalmadan kendilerinden önceki İslam medeniyeti örneklerine eklemeler yaptılarsa, Osmanlılar da mesela cami mimarisinde onlardan farklı bir üslup oluşturdular.

Ortaya çıkan bu ortak kültür ve kimliğin oluşumunda hamilik çok önemli bir rol üstlenir. Başta hanedan olmak üzere devlet büyükleri, taşrada şehzadeler, sanatın her türlüsünü destekleyen hamiler olarak dikkat çeker. Ticari faaliyetler ve savaşlarsa kültürel iletişimi bazen olumlu bazen olumsuz etkiler.

Son olumlu örnek

İslam medeniyetinin bu havzalar arası ilişkisini bilim hayatında da görmek mümkündür. Bilimsel faaliyetler de benzer işleri yapanlar arasında bir bilgi alışverişine dönüştüğü zaman her daim tazelenir ve gelişirler. Bu aynı zamanda doğal bir rekabeti de beraberinde getirir. İstanbul'da ortaya çıkan bu sağlıklı ve zenginleştirici kültürel ilişkiler, üzülerek belirtmek gerekir ki İslam dünyasında son olumlu örnek oldu. 18. yüzyıldan itibaren bilinen süreçler sonrası bu kez Batı dünyası ile gelişen etkilenmeler öncekilere benzer dengeli bir senteze dönüşmedi. Elbette yine mimaride, plastik sanatlarda, edebiyatta musikide bir takım farklılaşmalar, örneğin roman gibi yeni ürünler ortaya çıktı ama tablo bir denge üzerinden yürümedi, tersine yerel kültürün dozunun zayıfladığı bir manzarayla karşılaştık. Bu ikilem aydınlar arasında kendi profilimize bakışta da kuşkular uyandırdı.

Toparlamak gerekirse Fatih'le birlikte maddî ve manevî güvenliğin sağlandığı İstanbul, süratle dünya çapında bir kültür merkezi haline gelmeye başlamış, süreç Kanuni döneminde bir Osmanlı üslubuna ulaşmıştır. Bu gelişmede Şam, Türkistan, İran, Mezopotamya, Mısır ve Roma gibi kültür havzaları etkili olmuş ama bu tesir, bir taklit değil, hazmedilen ve yeni sentezlerin doğuşuna vesile olan bir tablo oluşturmuştur. Avrupa merkezli kültür havzalarının tartışılması ise bir başka yazı konusu...

profmustafaisen@gmail.com