Düşünürleriyle Avrupa hedonistleriyle Türkiye

Dr. Celâl Fedai / Şair, Yazar
23.10.2021

Bauman ve Zweig'ın (bunlara Isaiah Berlin'i de eklemek gerekir) İkinci Paylaşım Savaşı sonrası ve öncesi düşünüp yazan birer Yahudi olarak "birleşik Avrupa" düşüncesi için gösterdikleri gayret, Yahudi ve Hıristiyan dünya algısıyla oluşan Batı medeniyetinin laikleşme süreci sonrasındaki ideolojisi içinde nerede durur? Bu gayreti nasıl anlamak gerekir? Kuşkusuz Türkiye'nin seveni benzersiz sevmiştir onu. Geçmişte böyleydi. Bugün de böyle. Hatta bugün sevenleri geçmişte olduğundan sayıca çok daha fazla. Aziz Sancar'ından rahmetli Özdemir Bayraktar'ına Türkiye, sevenleri eliyle mutlu ediliyor uzun zamandan sonra. Kanımca mühim bir aşamadır bu.



Zymunt Bauman'a, Prag'taki Charles Üniversitesi'nden kendisine fahri doktora ünvanı verileceği zaman sorulur: Acaba düşünür ödül töreni boyunca hangi ülkenin milli marşının çalınmasını istemektedir. Zira üniversitenin böyle bir geleneği vardır. Bauman, İngiliz milli marşı ile Polonya milli marşından hangisini seçecektir. Bir Polonya Yahudisi olarak doğmuş, Kızıl Ordu'nun müttefiki olan Polonya ordusunda Nazilere karşı savaşmış, savaş sonrasında Polonya'nın SSCB vesayetinde yaşamasına karşı çıkmış ve 1968'de öğrenci hareketlerini desteklediği için Komünist Parti tarafından çalışmaları yasaklanarak vatandaşlıktan çıkarılmış biri olarak Polonya'ya ait hissetmemektedir kendini. Ama kendisine kucak açıp vatandaşlık veren, üniversitede verimli bir çalışma imkânı sunan İngiltere de onun için "yabancı" olduğu bir yerdir. Bauman'ın ikilemini hayat boyu yoldaşı karısı, Aidiyet Rüyası yazarı, Janina çözer: "Neden Avrupa marşı olmasın? Gerçekten neden olmasındı? Avrupalılık, ömrüm boyunca olduğun şeydi -Avrupa'da doğmuş, Avrupa'da yaşamakta, Avrupa'da çalışmakta, Avrupai düşünmekte, kendimi Avrupalı hissetmekteydim ve en azından o an için 'Avrupa pasaportu' verme ya da reddetme otoritesine sahip bir Avrupa Pasaport ofisi yoktu-; dolayısıyla kendimizi Avrupalı olarak nitelememizi onaylayacak ya da reddedecek bir merci yoktu." Bauman'a göre böyle bir tercih, kimliğin uyruk bakımından tanımlandığı bir gündemden uzaklaşmaktır. Zaten Avrupa marşı, "Tüm insanlar kardeştir..." dizelerinden de belli olduğu gibi bir "kardeşlik" çemberi oluşturmaktadır: "(...) farklı fakat aynı, aynı fakat ayrılamaz, bağımsız fakat birleşmiş." (1)

Avrupa birleşsin çabası

Bauman'nın "Bitmemiş Bir Macera" alt başlığını taşıyan Avrupa kitabı da onun yukarıdaki görüşlerini benzerleriyle birlikte arama, düşünme, eleştirme çalışmasıdır. Ondan yarım asır evvel Stefan Zweig, İkinci Paylaşım Savaşı öncesinde, 1931'de, Floransa'da verdiği "Tarihsel Gelişimi İçinde Avrupa Düşüncesi" başlıklı enfes konuşmasıyla benzer bir gayreti sürdürmüş ve bugünkü Avrupa Birliği'nin düşünü dile getirmiştir. Bakın Zweig, sözünü ettiğim yazısında Bauman'a nasıl eşlik ediyor; kendisinden önce bu düşü görenlerin cümlesini yad ederek ve bu düşün İstanbul'un fethiyle bozulduğunu bilhassa belirterek tabii: "Bu nedenle bugün biri kalkıp da kendine bir Avrupalı olarak kimlik kartı çıkarırsa, kendini henüz varolmayan Avrupa Devletinin bir yurttaşı olarak nitelendirirse, bugün varolan tüm sınırlara karşın çeşitlilik içindeki dünyamızı kardeşçe duygularla, bir bütün olarak duyumsarsa, bunu yapmasını kimse yasaklayamaz." (2) Kimler Avrupa birleşsin, diye çabalamamıştır ki... Ve işe bakın ki tam en karanlık günlerin, Hitler figürünün yarattığı yıkımın sonunda Avrupa birleşmeye doğru en önemli adımı atmıştır. Önüne bu defa Rus imparatorluk ideolojisi komünizm çıksa da Avrupalı entelektüeller bu düşü görüp göstermeye devam etmiştir.

Bauman ve Zweig'ın (bunlara Isaiah Berlin'i de eklemek gerekir) İkinci Paylaşım Savaşı sonrası ve öncesi düşünüp yazan birer Yahudi olarak "birleşik Avrupa" düşüncesi için gösterdikleri gayret, Yahudi ve Hıristiyan dünya algısıyla oluşan Batı medeniyetinin laikleşme süreci sonrasındaki ideolojisi içinde nerede durur? Bu gayreti nasıl anlamak gerekir? Yahudi kökenli düşünürlerin birleşik Avrupa için gösterdiği bu olağanüstü çaba, "Tüm insanlar kardeştir..." diyen Avrupa marşıyla birleşince Batılı hümanizm fikrinin bugün için de aktüel, canlı olduğunu söylemek mümkün müdür? Öyleyse neden bu yazarların "Tüm insanlar kardeştir..." fikri, Orwelvari bir hal almakta ve "Tüm insanlar kardeştir fakat Avrupalılar öz kardeştir." şeklinde uygulanmaktadır? Avrupa'nın tüm dünyayı kendisinden ibaret gören ve "insanlar" dediğinde "Avrupalılar"ı kastettiği bu bakışı, nasıl olmaktadır da Türkiye'den görülememektedir? Neden Türkiye için benzer gayreti Türkiye'nin entelektüelleri layıkıyla gösterememiştir? Vaktiyle okumuşlarının meftun olduğu, Bauman, Zweig, Berlin'in Avrupa düşüne nasıl olmuştur da bugün Türkiye'nin geniş halk kesimleri de kapılmış görünmektedir?

Sorular, sorular, sorular... Çoğaltıldıkça resmin netleştiği sorular. Öyle görünüyor ki Bauman, Zweig ve Berlin haklı: Avrupa, kendisini düşleyenleriyle var olup gelişiyor. Hatta öyle ki Joachim Ritter'in tespitiyle söylersek, kendisi için kendisinin yarattığı "Avrupalılaşma sorunu"nu bile bu gelişmeye dahil edebiliyor. (3) Avrupa, dünyada kendini merkez sayarak dünyanın geri kalanını dört yüz yıldır bir yolunu bulup sömürüyor. Ve o hümanist entelektüelleri bu sömürüyü hep eleştiriyormuş gibi yapıp Avrupalı olmanın ayrıcalığını çıkarıyor. Belki kendi açılarından haklılar da... Zira Avrupa, hakkını teslim etmek gerekir ki, kendi idesini aktüel tutarak dünya içinde tabir caizse ayrı bir "lig" oluşturuyor ve o ligde entelektüeller başta olmak üzere her birey, gelişimi için türlü imkanlar bulabiliyor. İsteyen, çağdaş arenalar haline gelen futbol sahalarında Afrikalı, Brezilyalı, Arjantinli futbolcuları izleyebiliyor isteyen ise, turist olarak bu futbolcuların geldiği ülkelerde alım değeri hayli güçlü paralarının keyfini çıkarıyor. Hasılı Avrupa, düşünürleriyle de hedonistleriyle de Avrupa olmaya devam ediyor.

Kalanı da gideni de sevmek

Ya Türkiye... Türkiye, kendisinden nimetlenenlerinden yüz göremeyen, tarih boyunca sahip olduğu erdemleri yalnızlığı içinde ayakta tutmaya çalışan bir ana gibi kalanını da gidenini de sevmeye devam ediyor. Gayet duygusal bir cümle kurduğumun farkındayım. Lakin Avrupa, Rusya, ABD, Çin evlatlarıyla gençleşirken Türkiye'nin evlatlarının eliyle yaşlandırıldığını da ısrarla söylemek lazım. Dünyanın hiçbir ülkesi böylesine istismar edilmemiştir. İki yüz yıldır dini, dili, edebiyatı, tarihi, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla istismar edilen bir ülkedir Türkiye. Kavafis'in İtaki şiirindeki gibidir hali. Herkes ondan kendisini zengin kılmasını beklemiş ama kimse ona zengin varmak istememiştir:

İtaki eşsiz bir gezi sağladı sana,

O olmasa yola çıkmayacaktın.

Onun vereceği bir şeyi yoktu başka

Ve şimdi sen onu yoksul buluyorsun

İtaki aldatmış değildir seni

Artık sen bir bilgesin, bunca deneyden geçtin

İtakiler ne demektir artık bilirsin... (4)

Kuşkusuz Türkiye'nin seveni benzersiz sevmiştir onu. Geçmişte böyleydi. Bugün de böyle. Hatta bugün sevenleri geçmişte olduğundan sayıca çok daha fazla. Aziz Sancar'ından rahmetli Özdemir Bayraktar'ına Türkiye, sevenleri eliyle mutlu ediliyor uzun zamandan sonra. Kanımca mühim bir aşamadır bu. Arnold Toynbee'nin, Batı karşısında yüz yıl önce Rusya'nın durumunu tahlil ederken yaptığı saptama Türkiye için de gerçekleşebilir eğer Türkiye'nin sevenleri Sancar ve Bayraktar isimlerinde tebarüz eden resmi tamamlarsa.

Ne diyordu Toynbee? Ona göre, Rusya öncelikle Batı'nın silahlarını kendine göre adapte ederek Batı'ya karşı kullanmıştır. İkinci olarak ise bu gücünü bir fikir, komünizm fikri, etrafında dünyaya yayarak (5) devasa bir büyüklüğe ulaştırmıştır. Türkiye, bugün Batı'ya özgüymüş gibi görünen silahları kendisi üreterek yüz yıl önce Rusya'nın gerçekleştirdiğini ilk kez başarıyor. Bu noktada geçtiğimiz günlerde Hakk'ın rahmetine kavuşan Özdemir Bayraktar gibi isimlerin önemi çok büyük. Onların yanına kimler eklendi? Bunlar önümüzdeki yıllarda kâr analizlerine bakarak Bayraktar gibilerinin yanında aldıkları pozisyonları terk ederler mi? Zira bu handikap, Toynbee'nin Rusya'nın başarısında tespit ettiği ikinci nokta gerçekleşmezse her zaman mümkün. Yani Türkiye eğer ürettiği silah gücünün yanına kendinden dünyaya yayılacak bir "kurtuluş fikri"ni tesis edemezse kat ettiği mesafeyi kaybedebileceği gibi dünyadaki bu sömürü düzenine de bir çıkış yolu sunamaz. Dünya bugün üzerine çığ düşmüş bir küresel köydür. O köyün içinden birileri çıkıp bir çığır açmak durumundadır. Aksi halde yeryüzü insanlığın yüküne karşı kendini yenileyemeyecek hale gelecektir. Bu konuda oluşan yıkımın mimarları başta ABD, Çin, Avrupa ve Rusya'dır. Ama işe bakın ki Türkiye içindeki aklı evveller bu yükü de Türkiye'ye, giderek Müslümanlara yıkmak istemektedirler. "Avrupa fikri" ve "Rusya fikri" etrafında geçtiğimiz yüz yılda kopan tufanın eczası Türkiye'de oluşacak "Türkiye fikri"dir. Peki ama nasıl?

"Türkiye fikri"nin bileşenleri nelerdir? Bu sorunun cevabında vakit geçirmeden uzlaşmamız gerekiyor. Andığımız ülkeler soruya cevap verirken tarihlerine baktılar. Kendileri olmayı önemsediler. Modernizmin yarattığı çatışmaları postmodernizmin çoğulcu fikirleriyle aşmaya çalışırken de kendi kontrollerinde bir dünya inşa etmekteydiler. Bu dünyada "Türkiye fikri"nin tarihinden, dininden uzaklaştığı nispette bir yeri vardı. O, kendisine verilen küçük rolü oynamalıydı. Bu takdirde bağımsızlığını kaybetmesi karşılığında ona görece bir refah vaat ediliyordu. Türkiye, bu refaha milenyum sonunda kavuşmaya başladı. Geniş insan kesimleri refahtan nasibini aldı. Refaha kavuşan kim varsa onun esiri oluyordu.

Mutlu değil anlamlı...

Türkiye, parçalanma tehlikesi yaşayınca bu tatlı rüyadan uyandı. Bugün tüm dünya gibi Türkiye de zor günlerden geçiyor. Bir farkla: Dünyanın tüm güçlü ülkeleri kendilerine dair bir "fikir" etrafında birleşmiş durumda. Biz ise maalesef böyle bir hale kendimizi getirebilmiş değiliz. Dünya hayatının anlamını kavratamadığımız her vatandaşımız bu hayatın gayesinin mutlu olmak olduğu fikriyle motive olacak ve her mutsuzluğunda faturayı Türkiye'ye çıkaracak. Oysa dünya hayatının gayesi mutlu değil, "anlamlı" olmaktır. İşte bu anlam, ferdiyetin teşekkülünün esasını oluşturan "fikir"dir.

Türkiye'de gazeteciler, TV'lerden insanımıza seslenenler giderek yazarlar, akademisyenler, bürokratlar... İşte bu ve benzeri aksiyonlar içindekilerin ekserisi, insanımızı anlayışı kıt olarak gördü ve daha da kıt hale getirmek için elinden geleni yaptı. Şimdi bunun türlü sorunları dünya hayatını haz için yaşama isteği olarak karşımıza çıkıyor. Dindarı laiki, Türkü Kürdü, Sünni'si Alevi'si ile Türk halkı kendi içine kapanıp dünyanın aldığı şekli göremiyor. Haz isteyenler hazzı Avrupa'da tadabilecekleri için "Avrupa fikri" başta olmak üzere tüm yabancı fikirleri "Türkiye fikri"ne tercih ediyor. Yokluk içinde olanlar ise umutla "Türkiye fikri"ne bağlanmaya devam ediyor.

fedai.celal@gmail.com

Kaynaklar

1-Zymunt Bauman, Kimlik, (Çev.: Mesut Hazır), İst., 2017, s.7-25.

2-Stefan Zweig, Yarının Tarihi, (Çev.: Ahmet Cemal), İst., 1998, s.34.

3-Joachim Ritter, Avrupa'nın Sorunu Olarak Avrupalılaşma, (Çev.: Ayça Sabuncuoğlu), İst., 1994, 91 s.

4-Kavafis'in İtaki şiirinin çevirisi İsmet Özel'e aittir.

5-Arnold Toynbee, Dünya, Batı ve İslam, (Çev.: Abdullah Zerrar), İst., 2002, s.9-22.