Düzenin dili, müdahalenin mantığı ve İran

Prof. Dr. Emel Topcu/ Akademisyen, Yazar
17.01.2026

İran bir “vaka” değil, yaşayan bir ülkedir. İran'ı konuşurken en büyük hata, sokaktaki öfkeyi ya yok saymak ya da onu refleksle “dış operasyon” diye mühürlemektir. Maalesef, hayat pahalılığı, işsizlik, baskı, temsil krizi, gelecek kaygısı gerçektir. Ama tam da bu nedenle, kriz anlarında bu acının nasıl hızla “kullanılabilir” bir siyasal malzemeye çevrilebildiğini de görmek gerekir.


Düzenin dili, müdahalenin mantığı ve İran

Prof. Dr. Emel Topcu/ Akademisyen, Yazar

İkinci Dünya Savaşı sonrası kurumsal mimari, "kurallı dünya" söylemiyle paketlendi; ama bu kuralların kimin lehine işlediğini belirleyen şey, çoğu zaman hukuk metinleri değil güç ilişkileriydi. Tam da bu yüzden İran tartışması yalnız İran değildir: kaynak egemenliği, yaptırımlar, nükleer dosya, bölgesel savaş ve nihayet sokak protestoları... Hepsi aynı zincirin halkalarıdır.

İki kestirme anlatı ve asıl düğüm

İran'da "şu an" olanı okurken çoğu zaman iki cazip kestirme yol bizi çağırır. Birinde, her şeyi içeride olup bitene bağlar, dışarıdan gelen basıncı ve uzun vadeli kuşatmayı görünmez kılarız. Diğerinde ise yaşanan her sarsıntıyı tek hamlede "dış güç" parantezine alır, toplumun biriken gerçek kırılmalarını ve içerideki yönetim tercihlerini yok sayarız. Oysa İran'daki kriz, bu iki açıklamanın birbirini dışladığı bir yerde değil; tam tersine üst üste bindiği, birbirini beslediği bir yerde şekillenir. Sokaktaki öfke gerçektir: hayat pahalılığı, işsizlik, baskı, temsil krizi, gelecek kaygısı... Ama bu öfkenin hangi koşullarda derinleştiği, kimlerin elinde hangi dile çevrildiği ve hangi hedefe doğru itildiği de en az öfkenin kendisi kadar gerçektir.

Yaptırımların gündelik hayata inişi ve içerideki sorumluluk

Üstelik bu acı, son 45 yıldır yalnızca "içerideki yönetim tercihleriyle" açıklanamaz. ABD'nin ve daha geniş anlamıyla küresel güç sisteminin uyguladığı yaptırımlar, ekonomiyi sıkıştırır; para birimini aşındırır; gündelik hayatı kırılganlaştırır; toplumun sinir uçlarını açıkta bırakır. Fakat bu, içerideki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Aynı baskı koşullarında bile devletin krizi nasıl yönettiği, toplumu hangi politikalarla rahatlatabileceği, meşruiyeti nasıl yeniden üretebileceği ve "sokağı" nasıl bir çatışma alanına çevirmeden yönetebileceği ayrı bir sorudur. İran dosyasını zor kılan da budur: hem dışarıdan üretilen basınç hem içeride biriken yönetim sorunları aynı anda çalışır.

Anlatı savaşı meşruiyet dili ve çıkar mantığı

Burada meselenin ikinci katmanı belirir: Bu tür krizlerde "ne olduğu" kadar "nasıl anlatıldığı" da kaderi belirler. Çünkü anlatı, sadece bir yorum değildir; meşruiyet üretir, sorumluluğu dağıtır, kimini görünür kılar kimini görünmez. Gazeteci Matt Kennard, 2016'da yayımlanan The Racket: A Rogue Reporter vs the American Elite (Haraç Düzeni: "Amerikan Elitine Karşı" Bir Gazetecinin İtirazı) adlı kitabında. "hikâye" ile "çıkar" arasındaki görünmez yarığı tek bir itiraf cümlesine indirger: Ana akımın içinde "ABD imparatorluğu" gerçeğini konuşmak zordur; o iki kelime vitrin dilini çatlatır. Çünkü mesele "ne söylendiği"nden önce "neye izin verildiği"dir. Kennard'ın işaret ettiği yer şudur: Hâkim anlatı, düzeni "iyi niyetli" bir güç masalıyla paketlerken sahada işleyen ise kurumsal çıkarların büyütülmesi ve jeopolitik denetimin genişletilmesi gibi daha soğuk bir mantıktır.

Manşetler ve sessizlikler

Bu yüzden tartışma "dış politika" başlıklarının çok ötesine taşar. Soru artık yalnızca ne olduğu değil, neye inandırıldığımızdır. Hangi bilgi manşete yükseltilir, hangisi bilinçli bir sessizlikle sıradanlaştırılıp arka sayfaya itilir? Hangi kelimeler dolaşıma serbest bırakılır, hangileri daha ağza alınmadan "uygunsuz" ilan edilir? Ve asıl kritik eşik şudur: Kimin hikâyesi "meşru kaygı" diye kayda geçerken, kimin acısı "gürültü", "aşırılık" ya da "tehdit" etiketiyle etkisizleştirilir? Anlatı dediğimiz şey tam burada bir haber dili olmaktan çıkar; iktidarın kendine alan açma, maliyeti başkalarına yükleme ve hesabı görünmez kılma aracına dönüşür.

Değerler yerine ihtiyaçlar çıplak çıkar dili

Eskiden devlet politikalarında "iyi niyet" makyajı şarttı ancak şimdi makyaj çoğu zaman gereksiz bir masraf gibi görülüyor. "Değerler" diye satılan paket açıldığında, içinden giderek daha sık "menfaat" çıkıyor. Dün müdahaleler demokrasi ve insan hakları sözlüğüyle meşrulaştırılırken, bugün aynı hamleler daha kısa, daha sert, daha çıplak bir dille petrol, ticaret yolu, üs, boğaz, ada... gibi terimler kullanılarak ilan ediliyor ve"İlke" değil, "ihtiyaç" deniyor. Bu çıplaklaşma bir ahlaki dürüstleşme değildir. Bu davranış daha çok yönetimlerin, itirazın maliyetini düşük görüp, hesap sorma ihtimalini zayıf saymasından kaynaklanmaktadır. Dil sertleşirken, gücün özgüveni de büyür; özgüven büyüdükçe de bedelin kime yazılacağı daha kolay kararlaştırılır. Kararın itibarı yukarıda kalırken faturanın maliyeti aşağıya iner.

Elit teorisi halkın öfkesi ve yönlendirilebilir enerji

Bu aşamada elit teorisi devreye girer. Elit teorisi, büyük politik kırılmaların çoğunun halkın iradesiyle değil, elit fraksiyonlar arasındaki güç devriyle ve yeni bir denge kurma çabasıyla şekillendiğini söyler. Halkın öfkesi haklı ve gerçektir; fakat aynı öfke kısa sürede "yönlendirilebilir enerji"ye de dönüşebilir. Sokaktaki talep ile sahne arkasındaki stratejik plan aynı şey değildir; ama aynı anda var olabilir. İran'daki güncel düğüm tam da budur: ekonomik çöküş, yaptırımlar, savaş tehdidi, ölümlerin yarattığı travma ve protestoların yükselişi... Her biri yerel bir başlık gibi görünür; oysa aynı anda küresel bir müdahale repertuvarının parçalarıyla kesişir.

1953 hafızası ve rejim değiştirme sürekliliği

Prof. Dr. Jeffrey Sachs'ın Barkha Dutt ile yaptığı söyleşide kurduğu çerçeve, bu kesişimi özellikle görünür kılar. Sachs, ABD'nin rejim değiştirme pratiğini bir "istisna" değil, tarihsel bir süreklilik olarak okur ve başlangıcı Britanya mirasına bağlar: Britanya İmparatorluğu'nun bir "rejim değiştirme imparatorluğu" olduğunu, sınırları oynatan ve "böl ve yönet"le hükmeden bir miras bıraktığını söyler. Ardından 1953'e gelir ve İran'ı imparatorluklar arası bir "devir teslim" gibi tarif eder: MI6 ve CIA Musaddık'ı devirmiştir; çünkü Musaddık "İran'daki petrol İranlılarındır" demeye cüret etmiştir. Bu cümle, İran'ın bugünkü hafızasında yaşayan temel kırılmayı da özetler. Yani kaynak egemenliği talebi bir anda "rejim meselesi"ne çevrilir ve iç siyaset, dış müdahalenin meşru hedefi hâline getirilir.

Standart müdahale repertuvarı

Sachs'ın asıl iddiası tek bir yöntem değil, standartlaşmış bir müdahale repertuvarıdır. Bunu "operasyon seçenekleri seti" gibi anlatır: CIA 1947'de kurulur ve o tarihten itibaren başka hükümetleri devirmeye dönük örtülü kol olarak çalışır. Birçok farklı seçeneği olan bir repertuvar devrededir. Sonra örnekleri sıralar: doğrudan darbeler; lider kaçırmalar; suikastlar; sokak mobilizasyonu üzerinden rejim baskısı; yaptırımlarla ekonomik çökertme.

Panama'da Manuel Noriega'nın 1990'da kaçırılmasını anımsatır. Haiti'ye dair özellikle çarpıcı bir iddiayı kayda geçirir: 2004'te Haiti başkanının işaretsiz bir CIA uçağına bindirilip Orta Afrika Cumhuriyeti'ne götürüldüğünü söyler. Vietnam'da 1963'te Diem'i, Kongo'da bağımsızlığın başında Patrice Lumumba'yı suikast örnekleri olarak anarak çizgiyi sertleştirir. "Renkli devrimler" dediği modelde ise mekanizmayı tarif eder: sosyal medya ve kitle medyası üzerinden sokak hareketliliği büyütülür; STK ağları kullanılır;bu hat National Endowment for Democracy üzerinden cömertçe finanse edilir; insanlar sokağa çıkar, hükümet sertleşince yaptırımlar ve örtülü operasyonlar devreye girer. Ve İran'a gelince hükmünü koyar: Ona göre İran'da olup biten, bu tür bir operasyon mantığıyla iç içedir.

Haiti aynı krizin ekonomik ve siyasal iki yüzü

Haiti örneği, aynı krizin ekonomik ve siyasi iki ayrı "müdahale yüzünü" bir arada gösterdiği için özellikle öğreticidir. Matt Kennard yukarıda bahsettiğimiz kitabının omurgasını kurarken Haiti'yi boşuna "açılış sahnesi" yapmaz. Financial Times muhabiri olarak 2010 depreminden sonra ülkeye gittiğinde karşılaştığı şey, yalnızca bir insani yıkım değil, yıkımın hemen ardından gelen ekonomik yeniden kurulum hamlesidir. Kennard'ın Haiti'de gördüğü şey, yalnızca bir deprem felaketi değil; felaketin hemen ardından açılan ekonomik yeniden kurulum koridorudur. Naomi Klein'ın Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi kitabında anlattığı gibi, büyük şoklar "yardım" ve "acil ihtiyaç" diliyle bir kapı aralar. O kapıdan çoğu zaman halkın talep etmediği bir piyasa mimarisi içeri girer. Kennard'a göre Haiti'de de benzer bir düzenek kurulmuştur. Depremin yıktığı ülke, insani dayanışma söylemiyle dışarıya açılırken, aynı anda özel ekonomik bölgeler, vergi muafiyetleri ve ucuz emek rejimiyle "yatırım için elverişli" bir modele doğru itilmiştir. Yani felaket, yalnız enkaz değil, bir "fırsat penceresi" de üretmiş, balıkçı kıyılarını otellere çeviren müteahhit mantığı, bu kez devlet ölçeğinde "kalkınma" etiketiyle devreye girmiştir. Bu yüzden "kalkınma" diye sunulan şey, pratikte özel ekonomik bölgeler üzerinden kurulan bir düzenektir. Şirketler vergi ödemez, hatta kimi zaman ülkeye gelmeleri için teşvik alır; bölge içinde birkaç istihdam yaratılır ama bölgenin dışında çorak bir boşluk vardır. Kennard'ın "Haiti'yi yıllardır bir sweatshop (ucuz emek atölyesi) haline getirmeye çalışıyorlar" diye özetlediği çerçeve tam da budur.

Tehdit anlatısının sürekliliği

İran'a döndüğümüzde, bu müdahale mantığının "sertleşen yüzü" en net biçimde Netanyahu'nun İran'a dair yıllardır aynı eksende dönen, her döneme uyarlanıp yeniden ısıtılan tehdit söyleminde kristalleşmektedir. Bu, anlık bir gerilim dili değil; zamanı uzatan, krizi "kalıcı hâl"e çeviren bir siyasal kurgudur. Tehdit sürekli tekrarlandığında yalnız diplomasinin alanı daralmaz etiketler de değişir. Böylece; müzakere "taviz", itidal "zaaf", anlaşma "aldatma" diye damgalanır. Böylece seçenekler görünmez biçimde budanır ve her yeni sarsıntıda otomatik açılan tek kapı kalır o da 'müdahale'dir

Bu uzun soluklu söylem yalnız dışarıya mesaj vermez; içeride de bir refleks üretir. "Yaklaşan tehlike" dili yıllarca aynı tonda dolaşımda kaldığında, askeri seçenek istisna olmaktan çıkar, devlet aklının "normal" kalemine dönüşür. Sıcak çatışmanın tırmanması ve "rejim değişimi" sözünün daha kolay ağızdan çıkması biraz da bu yüzdendir. Yıllarca kurulan çerçeve artık sadece olup biteni anlatmaz, olacak olana rıza üreten zemini döşer. Zemin döşendiğinde ise fatura toplumlara, şehirlere, sokaklara kesilir.

Sıcak çatışma ve iç iklimin sertleşmesi

Haziran'daki, önce İsrail'in ardından ABD'nin saldırılarıyla tırmanan "12 günlük savaş" ve bu süreçte devletin en üst katmanındaki isimlerin hedef alınması, müdahale mantığının sertleşen yüzünü daha net gösterir. Burada "hedefli saldırı" soyut bir askerî terim değildir: üst düzey komutanların ve nükleer programla bağlantılı kilit isimlerin, gece saatlerinde kendi evlerinde ya da sivil mekânlarda vurulduğu haberleri ve iddiaları dolaşıma girer. Ayrıntıların tamamı tek tek doğrulansa da doğrulanmasa da, toplumun üzerinde bıraktığı iz değişmez: "Devletin tepesine bile evin içinde ulaşılabiliyorsa, sıradan insanın güvenliği neye dayanır?" sorusu büyür.

Bu tür saldırılar yalnızca sahadaki dengeleri değil, ülkenin iç iklimini de değiştirir. Güven duygusu aşınır, söylenti hızlanır, insanlar birbirine ve kurumlara daha kolay kuşkuyla bakar. Sonuçta kamusal alan daha hızlı sertleşir: korku öfkeye, öfke kutuplaşmaya, kutuplaşma ise daha kırılgan ve daha gergin bir iç siyasete dönüşür.

Ama bu tür anlarda sahada tek bir duygu üretmekle kalınmaz; siyasetin yönü de değişir. Dışarıdan gelen saldırı, içerideki bütün yarılmaları bir anda askıya almasa bile, geniş bir "refleks birlikteliği" yaratmıştır. İran içinde rejimle ağır sorunları olan kesimlerin bir kısmı bile "ülke saldırı altındayken" devletin yanında hizalanmış, benzer bir tepki diasporada da görülmüş ve farklı politik pozisyonlar, en azından bu saldırı dalgasına karşı "ülkenin yanında durma" ortak paydasında kısa süreli de olsa buluşmuştur. Tam da bu yüzden, operasyonun hedefi yalnız güç dengesi değil, toplumun duygu haritasıdır. Korku güveni aşındırır, güven aşınınca söylenti hızlanır ve sertleşme normalleşir.

İki çekim alanı iç itiraz ve dış kodlama

Bu atmosferde protesto yükselir; fakat protestonun anlamı hızla iki ayrı çekim alanına girer. Bir yanda içeride, hayat pahalılığına, işsizliğe, baskıya, temsil krizine karşı haklı bir itiraz zemini oluşur. Öte yanda dışarıda, aynı öfke "rejim değişimi" çağrılarının meşruiyet hammaddesi gibi yeniden kodlanır. İşte tam bu noktada elit teorisinin uyarısı çalışır: Halkın itirazı gerçek olsa bile, itirazın kimin hesabına yazıldığı belirsizleştiği anda halk özne olmaktan çıkar; bir stratejinin vitrinine dönüşür.

Butler: Savaşın içinden gelen teşhis

Buradan bakıldığında, tarihin içinden konuşan "saygın bir asker" figürü olarak Smedley Darlington Butler bir alıntıdan fazlasına dönüşür. Sertleşmenin mantığını içeriden tarif eden bir teşhis gibi durur. 1881 doğumlu Butler, ABD Deniz Piyadeleri'nde 33 yıl görev yapar, iki kez Onur Madalyası alır, resmî anlatıda "kahraman" hanesine yazılır; ama hayatının sonunda şu hükme varır: "Savaş bir rüşvettir." Ardından bu "rüşvetin" nasıl işlediğini vitrine konan ideallerle değil sahadaki örneklerle anlatır: 1914'te Meksika'yı Amerikan petrol çıkarları için "güvenli" kıldığını, Haiti ve Küba'yı bankaların tahsilat düzeni için "uygun" hâle getirdiğini, Nikaragua'yı uluslararası bankacılık çıkarlarına göre "arıttığını", Çin'de Standard Oil'in yolunun açık kalması için uğraştığını söyler. Sonra daha ağır bir yere varır: Yıllarca "vatan görevi" diye yaptığı şeyin, gerçekte büyük şirketlerin ve finans çevrelerinin çıkarlarına kas gücü sağlamak anlamına geldiğini söyler. Kendi seçimi gibi değil, kendisine öğretilen kahramanlık dilinin arkasındaki çıplak gerçeği ifşa eder: "Deniz Piyadeleri'nde geçirdiğim yılların çoğunda büyük iş dünyası için birinci sınıf kas gücüydüm... Wall Street ve bankacılar için; kısacası kapitalizm için bir 'sermaye fedaisi'ydim." Bu bağlamda Butler'ın en son farkına vardığı yer romantik bir pişmanlık değil, sistem tarifidir.

İran bir vaka değil

Ancak şunu aklımızdan çıkarmamız gerekli ki; İran bir "vaka" değil, yaşayan bir ülkedir. İran'ı konuşurken en büyük hata, sokaktaki öfkeyi ya yok saymak ya da onu refleksle "dış operasyon" diye mühürlemektir. Maalesef, hayat pahalılığı, işsizlik, baskı, temsil krizi, gelecek kaygısı gerçektir. Ama tam da bu nedenle, kriz anlarında bu acının nasıl hızla "kullanılabilir" bir siyasal malzemeye çevrilebildiğini de görmek gerekir. Görünmeyen güç ilişkileri en çok kriz anında çalışır; sonra da olan biteni "meşruiyet" diliyle örterek hesabı muğlaklaştırır.

Bu yazının iddiası basit ama rahatsız edicidir: İran'da bugün olup biten yalnız bir iç siyaset hikâyesi değildir; savaş sonrası düzenin krizleri nasıl yönettiğine dair bir gösterge alanıdır. Ve böyle bakınca kapanış sorusu değişmez: Bu süreç kimin çıkarına işler, kimin hayatına mal olur? Elit düzen bu soruyu "strateji" diye yanıtlamayı sever; sokak ise "geçim", "güvenlik", "gelecek" diye. Tarihin en istikrarlı tarafı da budur: düzen yeniden kurulduğunda, fatura aşağıdakilere kesilir.