Edebî bir Kur'ân meâlimiz yok!

Cemal Aydın / Mütercim
1.01.2022

Şairler ufuklu insanlardır, meâlcilerimizin bir türlü anlayamadığı bu gerçeği yakından kavramış olan değerli şairimiz Arif Nihat Asya, Tebbet suresini bir bakıma Garaudy gibi anlıyor ve şöyle haykırıyordu: "Diller, sayfalar, satırlar 'Ebu Leheb öldü!' diyorlar: Ebu Leheb ölmedi, yâ Muhammed; Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!"



Hayatlarında tek bir kitap tercüme etmemiş, Arapçadan hiçbir edebî eser aktarmamış, tek bir şiir dahi çevirmemiş kimseler, nasıl bir cesaret ve ne biçim bir cüretse, Arapçanın şahikası, en güçlü Arap şairlerine diz çöktürmüş, edebiyatın erişilmez doruklarında gezinen ve üslûbuyla başlı başına edebî bir mucize olan Kur'ân'ı tercüme etmeye yelteniyorlar.

Bir zamanlar bir hanım kız, "Siz şakıyan bir Kur'ân meâli olsun istiyorsunuz. Nazım Hikmet gibi biri yapsaydı, istiyorsunuz!" demişti. Ne kadar haklıydı! Gerçekten de keşke o kişi, mürtet (dinden çıkmış) olmayaydı da bir Kur'ân meâli yapaydı. Ya da onun gibi gür bir sese sahip rahmetli Necip Fazıl veya merhum Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu bir meâl yapaydı... Adım gibi eminim, onların meâlini okuyan herkes, ifadelerin güzelliğine bayılır, dil ve üslûba hayran kalırdı. O güzelim ifadelerin birçoğunu ezberler. Âyetlerin meâlini okurken iliklerine kadar ürperir, Rabbinin sanki doğrudan doğruya kendisine seslendiğini hücrelerine kadar hissederdi. Onların meâlinden alınma sayısız âyet dillere pelesenk olurdu. İfadeler muhteşem, çok güçlü, son derece edebî ve gerçekten çok mükemmel olacağı için, insanımız fırsat buldukça onların meâlinden her gün birkaç sayfa okumak ihtiyacı duyardı. İmanı olmayan, fakat edebî zevki olan kimseler bile sırf dilinin ihtişamından dolayı öyle bir meâli zaman zaman okumaya can atardı.

Büyüleyici bir sesleniş

Yazarlarımız, şairlerimiz, köşe yazarları onların meâllerinden alınma âyetlerle yazılarını süslerlerdi. Konuşmacılar konuşmalarını onların çevirdiği âyetlerin güzelliğiyle bezerlerdi. Tıpkı Arap dünyasındaki büyük âlim, güçlü yazar ve seçkin şairlerin dünden bugüne hep yapageldikleri gibi... Bilenler bilir, İslâm dünyasının en seçkin âlim, edebiyatçı, şair ve sanatçıları yazılarına Kur'ân'dan aldıkları âyetlerle güzellik üstüne güzellik katarlar. Böylece eserlerini çok daha edebî ve çok daha ilgi çekici hâle getirirler. Çünkü Kur'ân âyetlerinin Arapçaları gerçekten büyüleyici bir seslenişe, mest edici bir zarafete ve sihirli bir etkiye sahiptir. Güzel okunan bir Kur'ân, nasıl mânâsını anlamayan insanlarda bile ilâhî ürperişler meydana getiriyorsa, anlamını az çok kavrayan kimseleri nasıl etkileyip duygulandırır bir düşünün! Eğer yukarıda sözünü ettiğimiz şairler Kur'ân meâli yapsalardı, işte ortaya böylesine harikulâde bir meâl çıkardı. Okuyan da âyetlerin Türkçe seslenişiyle büyülenip kendinden geçer, okudukça hem en yüksek mânevî hazzı tadar, hem de insanı sürekli uyaran sayısız âyetten etkilenerek hareketine çeki düzen verir, herkese iyi davranmaya çalışır, cimrilik hastalığını üzerinden atar, yoksulun yardımına koşar, çaresizin derdine derman olmaya çalışır, kimsenin hakkını yemez, işçi dürüst davranır, patron işçisine gözü gibi bakar, servet üstüne servet yığmak yerine insanlığın imdadına koşardı. Öyle bir meâli okuyan, üzerinde kul hakkı varken hacca ve umreye gitmenin kendisini kul hakkından asla ve kat'a kurtarmayacağını çok iyi bilir; hac ve umre pazarlamacılarının bu konuda söyledikleri sözlere inanmaz, haccın da umrenin de bir günah çıkarma ibadeti olmadığının bilincine ererdi.

'Allah'a sımsıkı sarılın!'

Evet, herkesin okumaktan zevk aldığı ve tadına doyamadığı öyle bir meâl olsaydı, ne sahtekâr hoca efendilerin peşinden giden olurdu, ne de şeyh bozuntusu üçkâğıtçılar kendilerine ahmak müritler bulabilirdi. Çünkü Kur'ân hidayet rehberidir, doğru yolun ne olduğunu hem açıkça gösterir, hem de kişinin kalbine ilham eder. Sahtekârı parmakla gösterircesine size açık ve net hissettirir. O yüzden Allah ona buna değil, sadece kendisine sarılmamızı ister ve "Allah'a sımsıkı sarılın!" (Hac, 22/78) buyurur. Allah'a sarılmanın yolu da elbette Kur'ân'a sarılmaktan geçer. Dolayısıyla Kitap ve Sünnet'te asla "şeyhlere, hoca efendilere sarılın!" denmez. (İşte bu yüzden bazı şeyhler, efendiler ve bilmem neler, meâl okumayı müritlerine yasaklarlar.) Dilimizde halkın dilinden düşürmeyeceği, günün herhangi bir ânında mutlaka okuma arzusu duyacağı ve her okuyuşunda kendisini hesaba çekeceği öyle bir meâl olsaydı, toplumumuz gerçek anlamda büyük bir esenlik ve huzura da kavuşurdu.

Birbirinden kopya mealler

Onların meâlleri olsaydı, bir de ne olurdu bilir misiniz? Meâl yapmaya niyetlenenler onlardan daha üstününü, onlardan daha güzelini yapmak için gayret sarf ederlerdi. Elimizde bugünkü gibi bilmem kaç yüz meâl olmaz, taş çatlasa beş altı meâl olurdu. Onlar da dilimizin zirvelerine tırmanmış meâller olarak göz doldururdu. Şimdiki gibi Türkçe özürlü, ifade engelli, edebî çeşniden zerre kadar nasibi olmayan, yavan, bayağı, insanın dil zevkini öldüren çapsız meâller olmazdı. Birbirinden kopya, emeksiz, çilesiz, zahmetsiz, birkaç ayda yapılıp Allah'ın Kelâmından para kazanmak için piyasaya sürülmüş sözde meâlleri bir yana bırakalım. Gerçekten emek verilmiş, yıllarca çalışılmış, alın teri dökülmüş ve Allah Kelâmını en iyi şekilde aktarmak için elinden gelenin azamisi yapılmış meâller de var. Bunlar üç beşi geçmiyor. Fakat onca emeğe rağmen, onları da zevkle ve büyük bir hazla okuyamıyorsunuz, dahası okumakta zorlanıyorsunuz. Çünkü hiçbir edebî üslûp ve inceliğe sahip değiller. Güzel Türkçeden nasipsizler. Ne acıdır ki o meâlciler bunun hiçbir şekilde ne farkındalar, ne de bilincinde! Heyhat!

Tercüme bir sanattır

Tercüme konusunda hiçbir tecrübesi olmayan bu kimselerin, tercüme etmenin de bir sanat olduğundan haberleri yok. Dahası, onlar Türkçe konuşmayı, Türkçe alışveriş yapmayı, Türkçe ders anlatmayı, Türkçe konferans vermeyi, Türkçe kitap kaleme almayı ve Türkçe bir şeyler yazmayı Türkçeyi bilmek sanıyorlar. Hayır, Türkçe bu değildir! Türkçe, güçlü edebiyatçıların eserlerini, şiirlerini sürekli okumakla öğrenilen, çok fazla emek isteyen, zahmet gerektiren ve ancak o sayede edebî bir zevke kavuşulmaya çalışılan bir dildir. Siz öyle bir dil zevkine ve o dili hakkıyla kullanabilme ustalığına ermez veya iyi bir edebiyatçıdan destek almazsanız, kısacık bir âyeti dahi tek bir cümleyle tercüme edebilmek varken ancak üç cümleyle ıkına sıkına aktarabilir ve o güzelim âyetleri berbat edersiniz.

Evet, harcıâlem meâlleri bir yana bırakalım, hayli emek verilmiş o meâlleri okumaya başladığınızda bile, zaman zaman öyle ifadelerle karşılaşıyorsunuz ki sanki size seslenen şu uçsuz bucaksız kâinatın yaratıcısı Yüceler Yücesi Ulu Allah değil de, köylü Mehmet Ağa... O kadar düşük ve öylesine bayağı ifadeler ve öyle edebî çeşniden yoksun cümleler ki mideniz bulanıyor. O basit ifadeleri Rabbimize nasıl yakıştırabiliyorlar hayret ediyorsunuz. Edebî asalet diye bir şey vardır. Öyle bir asalete sahip olmayanlar elbette asil ifadeler kullanamazlar.

İşin daha da korkunç yanı, o meâlcilerin meâllerini okuduğunuzda görüyor ve hissediyorsunuz ki, Kur'ân'ın pek çok âyeti sanki sadece Peygamberimiz aleyhisselâm dönemindeki insanlara sesleniyor. Bizimle, günümüzle o âyetlerin sanki hiçbir alâkası yok! Sanki bizler, doğrudan doğruya bize değil de eskilere, Peygamberimiz aleyhisselâm dönemindeki kimselere, ölmüş gitmiş insanlara yapılan hitapları, uyarıları okuyoruz! Müşrik, münafık deyince sanki o müşrik ve münafıklardan bin beter günümüz münafıkları, müşrikleri hiç kast edilmiyor da, sadece o dönemin unutulup gitmiş münafıkları, müşrikleri kastediliyor!

Roger Garaudy "Kur'ân'ın hiçbir âyeti sadece o döneme seslenmez, sırf Hz. Peygamber zamanındaki bir konuyla ilgili sandığınız bir âyet bile mutlaka bir yönüyle günümüze de seslenir!" meâlinde aklımızdan çıkarmamız gereken bir uyarı yapmış, çeşitli kitap ve konferanslarında bu uyarısını sürekli tekrarlamıştı. Onun görüp anladığı bu hakikati, bizim en gözde meâlcilerimize gel de anlat! Anlamazlar. Çünkü o Garaudy'dir, yani dünyadaki bütün din ve inanışların kutsal kitaplarını, dahası Eski Mısır ve Eski Amerika dinlerinin kutsal kitaplarını bile okumuş, çağlar öncesinden bugüne Batı felsefesini en iyi bilen, Marksist felsefeyi bilmekle kalmayıp ona katkılarda bulunmuş bir düşünür, gerçek anlamda bir dâhidir. "Tebbet suresinde sadece dünün ölmüş gitmiş Ebu Leheb'i mi yerden yere vuruluyor sanıyorsunuz, o sure günümüzün Ebu Leheplerine seslenmiyor mu?" diye soruyordu Garaudy ve devam ediyordu: "İslâm'da hırsızın tek eli kesilir, fakat o surede 'kurusun iki eli de!' denildiğine göre, işçinin hakkını vermeyip emeğini sömüren patronu, iki elini de kesercesine cezalandırmak lâzım!"

Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor

Şairler ufuklu insanlardır, meâlcilerimizin bir türlü anlayamadığı bu gerçeği yakından kavramış olan değerli şairimiz Arif Nihat Asya, Tebbet suresini bir bakıma Garaudy gibi anlıyor ve şöyle haykırıyordu: "Diller, sayfalar, satırlar 'Ebu Leheb öldü!' diyorlar: Ebu Leheb ölmedi, yâ Muhammed; Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!"

Kur'ân'ın âyet ve surelerinin bütün çağlara seslendiği hakikatini Garaudy gibi Muhammed Esed de çok iyi kavramıştır. Kur'ân'ın geçmiştekilere olduğu kadar günümüzdekilere ve kıyamete kadar herkese de seslendiğini görüp anlamak için, siz söz gelimi, Müddessir suresini bir diğer meâllerden okuyun, bir de Muhammed Esed'inkinden... Ötekiler tarihte olup bitmiş bir olaydan bahseder görünürken, Esed o tipleri bizim gözlerimizin önüne getirip capcanlı olarak sunar. O âyetleri okurken karşınızda "Kur'ân'da ne varmış?" diye böbürlenip kibirlenen, kendi halkının dinine bile saygısı olmayan ve kendini bir şey sanan küstah enteller, şımarık nice mürtetler, inançsız olmayı matah sanan ateist bilim adamları ve size tepeden bakan bir sürü dinsiz ve imansızı son derecede açık ve net olarak görür gibi olursunuz. Bundan seneler önce şöyle bir yazı yazmış https://www.star.com.tr/acik-gorus/iyi-bir-kuran-mealinin-hazirlanmasi-icin-goethenin-dirilmesi-mi-lazim-haber-1007414/ ve bazı önemli uyarılarda bulunmuştum. Kur'ân meâlinin Diyanet'in çatısı altında, içinde mutlaka güçlü şair ve yazarların da yer alacağı bir heyet tarafından yapılması gerektiğini dile getirmiştim. Batı'da Tevrat, Zebur, İncil üzerindeki çalışmaların böyle yapıldığını misalleriyle anlatmıştım. Hayli zaman geçti, bakıyorum da hiç kulak asan olmadı.

Diyanet'in yapmadığı bu işi artık bir vakfın üstlenmesi gerekiyor. Muhteris, kibirli, en iyisini ben bilirim diyen ukala tiplerden tamamen uzak, haddini bilen, başkasının bilgisine, edebî diline saygı duyan, müttakî, mütevazı, mahviyetkâr, ufuklu ve de sebatlı kimselerden oluşturulacak bir heyet meydana getirilir, o heyette aynı mânevî erdemleri taşıyan çok güçlü şair, yazar ve edebiyatçılarımız da mutlaka bulundurulursa, ciddi bir çalışmayla en az beş on yıl içinde mükemmele yakın bir meâl ortaya konabilir. Yapanlara ve yaptıranlara çok büyük sevaba kazandıracak, gönülleri coşturup Allah'a bağlayacak böyle bir meâlin mutlaka yapılması gerekiyor.

[email protected]