Ege'deki tabloyu doğru okumak gerekiyor. Bölgede düşük yoğunluklu ama sürekli canlı tutulan bir gerilim var. Enerji rekabeti, tarihsel güvensizlik ve askeri hareketlilik bu durumu besliyor. Ancak asıl belirleyici olan askeri güç dengesi değil kriz yönetimi kapasitesi.
Alper Karaşin/ KSÜ Öğretim Görevlisi
Ege'de bir krizin fitilini çoğu zaman füzeler değil yanlış okunan bir radar sinyali ateşleyebilir. Türkiye ve Yunanistan arasında köklü geçmişe sahip siyasi gerilim yalnızca sınır anlaşmazlıklarından ibaret değil Ege Denizi ve Kıbrıs ekseninde şekillenen stratejik, ekonomik ve politik yansımasıdır. Deniz yetki alanları, hava sahası, kıta sahanlığı ve adaların statüsü gibi kronik sorunlar, belirli aralıklarla savaş ihtimali tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor. Ancak tabloya soğukkanlı bir stratejik bakışla yaklaşıldığında doğrudan bir savaş olasılığının hâlâ düşük olduğu görülüyor. Asıl tehlike, savaş kararından çok kontrolünü kaybeden bir krizin tırmanma ihtimalinde yatıyor.
Tarihsel yük ve süregelen güvensizlik
Bugünkü gerilimi anlamak için geçmişe bakmak yeterli. 1974 Kıbrıs Harekâtı, iki ülke ilişkilerinde geçici bir kriz değil kalıcı bir kırılma yarattı. Bu kırılma, NATO'nun güney kanadında derin bir güvensizlik zemini oluşturdu. Aradan geçen yıllara rağmen bu tarihsel hafıza silinmiş değil. Aksine yeni jeopolitik gelişmelerle birleşerek daha karmaşık bir güvenlik ortamı yaratıyor. Tarafların birbirini nasıl algıladığı, çoğu zaman gerçek niyetlerden daha belirleyici hale geliyor. Özellikle enerji rekabeti, mevcut sorunları yalnızca sürdürmekle kalmıyor aynı zamanda derinleştiriyor.
Ege'deki anlaşmazlıklar artık yalnızca siyasi değil aynı zamanda ekonomik bir boyut taşıyor. 1960'lardan itibaren gündeme gelen hidrokarbon aramaları, kıta sahanlığı tartışmasını teknik bir hukuk tartışmasının ötesine taşıyarak doğrudan bir güç mücadelesine dönüştürdü. Küresel ölçekte enerji güvenliğinin giderek daha önemli hale geldiği bir dönemde Doğu Akdeniz'deki potansiyel rezervler de bu rekabeti daha da keskinleştiriyor. Yunanistan iddialarını uluslararası hukuk çerçevesinde güçlendirmeye çalışırken Türkiye bölgenin kendine özgü coğrafi ve hukuki özelliklerini vurgulayarak ikili müzakereyi ön plana çıkarıyor. Enerji piyasalarındaki dalgalanmalar ve küresel krizler, bu rekabetin dozunu daha da sertleştiriyor. Dolayısıyla iki taraf için de enerji artık sadece ekonomik bir mesele değil doğrudan ulusal güvenlik konusu.
Son on yıllık süreç incelendiğinde Türkiye ile Yunanistan arasında Ege ve Doğu Akdeniz'de yaşanan gerilimler, süreklilik arz eden düşük yoğunluklu ihlallerden ziyade belirli dönemlerde yoğunlaşan kriz başlıkları etrafında şekillendi. 2018'de Kardak hattında sahil güvenlik unsurlarının karşı karşıya gelmesiyle tırmanan gerilim, 2020'de Oruç Reis araştırma faaliyetleri ekseninde Doğu Akdeniz'de deniz ve hava kuvvetlerinin eş zamanlı yığınak yaptığı çok boyutlu bir krize dönüştü. Aynı yıl NAVTEX ilanları üzerinden yaşanan karşılıklı hamleler sahadaki askeri çatışma riskini artırırken 2022'de hava sahası ihlalleri ve radar kilidi iddiaları NATO bağlamına taşınan yeni bir diplomatik gerilim dalgası yarattı. Bu çerçevede son on yılda iki ülke arasında "büyük kriz" olarak tanımlanabilecek dört başlık öne çıktı. Bunların dışında her yıl tekrarlanan yüzlerce hava sahası ihlali ve it dalaşı, bölgedeki kırılgan dengenin kalıcı bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyuyor.
Ege ve Doğu Akdeniz'de gözlemlenen gelişmeler, dengenin ne kadar hassas olduğunu açık biçimde gösteriyor. Hava sahası ihlalleri, karşılıklı uçuşlar ve askeri tatbikatlar, zaman zaman tehlikeli yakınlaşmalara yol açıyor. Geçmişte defalarca yaşandığı gibi iki savaş uçağının Ege semalarında tehlikeli şekilde yaklaşması ya da radar kilidi iddiaları birkaç dakika içinde diplomatik krize dönüşebiliyor. Doğu Akdeniz'de ilan edilen NAVTEX'ler ve buna verilen karşılıklar da benzer bir gerilim hattı yaratıyor. Üstelik artık tablo yalnızca iki ülke ile sınırlı değil bölgeye dahil olan üçüncü aktörler denklemi daha karmaşık hale getiriyor.
Daha önce bu kapsamda hazırladığım bir makalede tespit ettiğim üzere CIA tarafından hazırlanan savaş senaryolarına göre Türkiye ile Yunanistan arasında olası bir savaş, tarafların doğrudan çatışma niyetinden ziyade Ege'deki kıta sahanlığı, karasuları ve enerji kaynakları gibi çözümsüz anlaşmazlıkların tetiklediği sınırlı ancak hızla tırmanabilecek bir kriz olarak ele alınıyor. Analizlerde küçük çaplı bir hava veya deniz olayının kısa sürede geniş çaplı çatışmaya dönüşebileceği, Türkiye'nin kara ve hava gücü avantajına karşılık Yunanistan'ın ada savunmasında direnç gösterebileceği vurgulanırken savaşın lojistik ihtiyaçları nedeniyle genellikle kısa süreli olacağı öngörülüyor. Bununla birlikte CIA değerlendirmeleri böyle bir çatışmanın yalnızca iki ülkeyi değil NATO'nun bütünlüğünü zayıflatacağını, büyük güç dengelerini etkileyeceğini ve özellikle yanlış hesaplama riskinin savaş ihtimalini sürekli canlı tuttuğunu belirtiyor.
Güvenlik ikilemi ve silahlanma döngüsü
Bu noktada güvenlik ikilemi kavramı, mevcut durumu anlamak açısından önemli bir analitik araç sunuyor. Bir tarafın savunma amacıyla attığı adım, diğer taraf tarafından saldırı hazırlığı olarak algılanıyor. Bu karşılıklı algı sorunu, güvensizliği derinleştirirken aynı zamanda bir silahlanma döngüsünü yaratıyor. Bu döngü kırılmadığı sürece tarafların niyetlerinden bağımsız olarak gerilim potansiyeli varlığını koruyacaktır. Güvenlik ikilemi, bu yönüyle yalnızca askeri değil aynı zamanda psikolojik ve algısal bir problem alanıdır.
Yunanistan'da zaman zaman yükselen milliyetçi ve popülist söylemler dış politikayı doğrudan etkiliyor. İç kamuoyunda karşılık bulan bu sert açıklamalar, kısa vadede siyasi kazanç sağlayabilir. Ancak uzun vadede diplomatik manevra alanını daraltıyor ve kriz yönetimini zorlaştırıyor. Söylem düzeyinde artan sertlik, yanlış anlaşılma riskini büyütürken kriz anlarında geri adım atmayı da siyasi açıdan maliyetli hale getiriyor.Bunlara rağmen doğrudan bir savaş ihtimalini sınırlayan güçlü faktörler var. Örneğin Türkiye ve Yunanistan'ın NATO üyesi olması, çatışmayı yalnızca iki ülke meselesi olmaktan çıkarıyor. Buna ek olarak olası bir savaşın ekonomik maliyeti son derece yüksek. Bölgesel ticaretin zarar görmesi ve ekonomik dengelerin sarsılması ise iki taraf için de ağır sonuçlar doğurur.
ABD ve Avrupa'nın dengeleyici rolü, Ege'deki gerilimlerin belirli bir eşik altında tutulmasında kritik bir işlev görüyor.ABD, özellikle savunma iş birliği, askeri yardımlar ve bölgesel güvenlik mimarisi üzerindeki etkisi sayesinde taraflar üzerinde caydırıcı bir baskı kurabiliyor. Benzer şekilde Avrupa Birliği, Yunanistan'ın üyesi olması nedeniyle siyasi ve ekonomik araçlarını devreye sokarak dengeleyici bir rol oynuyor. Brüksel'in yaptırım tehditleri, mali destek mekanizmaları ve diplomatik girişimleri, krizin tırmanmasını sınırlayan unsurlar arasında yer alıyor.
Ege'deki tabloyu doğru okumak gerekiyor. Bölgede düşük yoğunluklu ama sürekli canlı tutulan bir gerilim var. Enerji rekabeti, tarihsel güvensizlik ve askeri hareketlilik bu durumu besliyor. Ancak asıl belirleyici olan askeri güç dengesi değil kriz yönetimi kapasitesi. Ege'de barışı tehdit eden en büyük risk, planlı bir savaş ihtimalinden çok kontrolden çıkan bir krizdir. Yanlış okunan bir sinyal, geciken bir diplomatik temas ya da sahadaki küçük bir hata, zincirleme bir tırmanmayı tetikleyebilir. Bu nedenle bölgede istikrarın anahtarı, askeri üstünlükten önce güvenilir iletişim kanalları ve etkili kriz yönetimi mekanizmalarının kurulmasında yatıyor. Aksi halde Ege'de denge kırılgan kalmaya devam edecek.