Eğitimin kaçınılmaz ikilemi: Sosyal hareketlilik veya Tartarus

Dr. Soner Önder Yıldız/ Eğitim Yönetimi ve Denetimi Uzmanı
17.03.2019

İyi bir eğitim, hiç kuşkusuz bireysel ve toplumsal kazanımlara katkı sağlar; bu karşı çıkılacak bir argüman değil. Fakat bundan daha fazlası var: Sosyal hareketlilik için iyi bir eğitim kadar, sağlam bir aile ve toplum yapısı da gerekli. Anne-babalar çocuklarının eğitimiyle o derece ilgililer ki –orta yaş ve üzeri bizlerin hayat tecrübelerinin tersine- çocuklarını başarı odaklı bir endişe ve stres çukuruna çoğu zaman bile isteye itiyorlar.



18 yüzyılın ortalarına doğru Sanayi Devrimi’nin zihinsel altyapısına uygun olarak şekillendirilmiş ve herkes için eğitim yapacak devlet okullarının açılmaya başlanmasıyla, tepkiler de gecikmemişti: Okuma-yazma dahi bilmeyen insanla-rın, sokaklarda baldırı çıplak oynayan çocuklarına yatırım yapmanın ne âlemi var? Bu elitist tepkiye, bugün de geçer-liliğini koruyan popülist bir eğitim vizyonuyla karşı çıkılmıştı hemen: Eğitim, hem bireysel hem de toplumsal gelişmiş-lik için olmazsa olmazdır. Kulağa hoş gelen bu büyüye formül de hazırdı: “Çok çalış, başar, üniversiteye git, işe gir”.

Modern eğitim ve biz

Eğitimle yığınlar için dikine sosyal hareketliliğin sağlanabileceği (İngilizce social mobility kavramını ‘sosyal hareketlilik’ olarak çevirsek de ‘daha iyi yaşam şartlarına kavuşma öngörüsü’ diye anlamak herkesin işini kolaylaştırır) argümanı, günümüz toplumlarının hemen hepsinde karar alıcıların politik söylemlerinde kendine okkalı bir yer bulsa da Aris-to’nun yüzyıllar öncesinde söylediği gibi, “Söylemlerin insanları daha iyi kılmak için yeterli olamayacağı” iddiasını desteklercesine, bilimsel araştırmalar bu rüyadan bir an önce uyanmamız gerektiğine işaret ediyor. Zira modern eğitim sistemleri, özellikle anne-babaların çocukları için besledikleri bu beklentiyi boşa çıkarıyor. Üstelik görünen o ki, gençlerimiz bizim bir kulağımızdan girip beyinlerimizde yer eden o büyülü düstura inanmıyorlar. Haksız da sayıl-mazlar hani.

Sağlam aile, sağlam toplum

İyi bir eğitim, hiç kuşkusuz bireysel ve toplumsal kazanımlara katkı sağlar; bu karşı çıkılacak bir argüman değil. Fakat bundan daha fazlası var: Sosyal hareketlilik için iyi bir eğitim kadar, sağlam bir aile ve toplum yapısı da gerekli. Anne-babalar çocuklarının eğitimiyle o derece ilgililer ki –orta yaş ve üzeri bizlerin hayat tecrübelerinin tersine- çocuklarını başarı odaklı bir endişe ve stres çukuruna çoğu zaman bile isteye itiyorlar. Aslında burası; kendi itibarları, fedakârlık-ları, hayalleri ve en çok da hayatlarından bir şekilde intikam alma hislerinin gömülü olduğu da bir çukur. Yığınla farklı hissiyatları barındıran böyle bir çukurdan çıkmak da çocuklara kalmış; o çocuklar ki –beklenenin tersine- umursamı-yorlar bile. Herkesin kendi kaderini yaşadığını söyleyen şarkıdaki gibi… Genel olarak bizim gibi ülkelerde fazlasıyla yaşanan olumsuz ekonomik şartlar, özellikle işsizlik ve geçim sıkıntısı gibi nedenler de çocuklarımız için dikine bir hareketliliği neredeyse imkânsız hale getiriyor. Hal böyle olunca, -Türkiye’nin değerli üniversitelerinde görev yapan değerli hocalarımızda gözlemlediğim gibi- eğitime, eğitim işiyle uğraşanlara ve en nihayetinde bilime olan inanç ve güven de baltalanıyor.

İnsanın zihinsel ve ruhsal toparlanmasının “yapabilecekleri” ile “yapamayacakları” arasındaki ayrımı keşfetmesinde olduğunu söyleyen Epictetus’un ipine güvenip “neler yapabiliriz”e odaklanmak pratik gözüküyor. Aile bağlamında, “dili kullanmanın” önemini anlamayla başlayabiliriz mesela. Zira dille gerçekliğin organik bağları olduğuna inanan Rorty’e bakılırsa, tarihsel ve dilsel bir varlık olan insanın içinde bulunduğu okul ortamı, orta ve alt sınıf ailelerin ço-cukları için başarısızlığın baş sebebidir. Bu çocuklar, kendi asıl ortamlarında kullandıkları kelime ve cümleleri yani dili, okul ortam ve araçlarıyla yalnızca akademik eğitim vermeyi yeğleyen ve bu kolaylığa kaçan bugünkü eğitim siste-minde, ne kadar başarılı olabilirler ki! “Neler yapabilirize” geri dönersek; anadilimizi daha iyi kullanabiliriz.

Seçme değil eleme

Atina’yı büyük, kocaman ve aynı şekilde ağır ve tembel bir ata, kendisini de onu uyandıran ve harekete zorlayan bir atsineğine benzeten Sokrates, Atinalıları; gerçeğe odaklanmaya, anlamaya ve ruhlarını zenginleştirmeye çağırır. Atsineklerinin bizi ısırmasını beklemeden, eğitimin tarihselliği içinde evrimleştiği özellikle “seçme değil eleme” işle-vinin farkında olmalıyız. Bir başka deyişle, okullar, çocuklarımızı eğitmiyor (eğitemiyor), eliyor. Eğitim alanında son yıllarda yapılan yatırımlar düşünüldüğünde; daha adil bir eğitim sistemi, daha sağlam bir ekonomi ve daha eşitlikçi bir toplum yaratmanın elbette ki mümkün olduğu söylenebilir. Yine de okulların orta ve alt sınıf ailelerin çocuklarını elediği bu toplumsal bencillik ortamından kurtulmak zorundayız. Çocuklarımızı ve müstakbel torunlarımızı Tar-tarus’un o ümitsiz karanlıklarında yaşamaya mahkûm etmeye hakkımız yok.

soneronderyldz@gmail.com