Ekim krizinden 13 Kasım’a Türk-Amerikan ilişkilerinde yön arayışı

Hakan Çopur / Araştırmacı, Yazar
10.11.2019

Bugüne kadar çözüm odaklı çalışan iki liderin 13 Kasım’daki performansı, kurumsal güven sorununun had safhaya ulaştığı bir dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden ayağa kalkıp kalkamayacağının en önemli göstergesi olacaktır.



Türk-Amerikan ilişkilerinde zorlu bir Ekim ayı geride kalırken, 13 Kasım’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki görüşme, bir kez daha ikili ilişkilerin istikametini belirleyecek kilit temas olarak gündemde. Son yıllarda Ankara-Washington hattındaki ilişkinin ana karakteri haline gelen “liderler arası diplomasi”, Suriye eksenli krizin çözümünde yeniden anahtar rolünde. 17 Ekim’de Ankara’da varılan ateşkes mutabakatının ne ölçüde uygulandığından ABD Temsilciler Meclisinde kabul edilen Türkiye karşıtı iki tasarıya kadar birçok kritik konu 13 Kasım’da masada olacak ve Erdoğan ile Trump bir kez daha Türk-Amerikan ilişkilerindeki sancıları dindirmeye çalışacak. 

Deprem etkisi 

Türkiye’nin 9 Ekim’de başlattığı Barış Pınarı Harekatı Türk-Amerikan ilişkilerinde deprem etkisi yaratırken, Washington’daki Trump-Kongre ayrımı bir kez daha gözler önüne serildi. Trump Washington’daki yerleşik düzenin tüm unsurları tarafından “Türkiye’nin YPG/PKK’ya karşı Suriye’nin kuzeydoğusundaki askeri harekatına yeşil ışık yakmakla suçlanırken”, Cumhuriyetçiler bile bu konuda Trump’a sert çıktı. Kongrede ardı ardına Türkiye aleyhinde tasarılar gündeme gelip açıklamalar yapılmaya başladı. Sert rüzgarlar Ankara’ya doğru eserken 17 Ekim’de Ankara’da varılan ateşkes mutabakatı Washington’daki havayı az da olsa yumuşattı. 

Türkiye karşıtı atmosfer 

Türkiye’nin hemen akabinde Rusya ile yaptığı anlaşma Trump hariç kimseyi memnun etmezken, Kongredeki Türkiye karşıtı atmosfer 29 Ekim’deki iki aleyhte tasarı ile zirve yaptı. Yaklaşık 30 yıldır Kongre gündeminde kendine yer arayan sözde “Ermeni soykırımı” tasarısı kaşla göz arasında komiteden geçip Temsilciler Meclisi Genel Kurulunda oylandı. 405 vekilin oyu ile kabul edilen karar tasarısı yasal bir bağlayıcılığa sahip olmasa da zaten inişli çıkışlı bir seyir izleyen ikili ilişkileri zehirleme potansiyeline sahip bir adım olarak kayda geçti. Tasarıya sadece Demokratların değil Cumhuriyetçilerin büyük bölümünün de evet oyu vermesi, “Kongredeki Cumhuriyetçiler geleneksel olarak güvenlik eksenli yaklaşıma sahiptir ve Türkiye’yi bu bağlamda desteklerler” algısını yerinden oynattı. Elbette tek başına bir karar tasarısı tüm tabloyu anlamlandırmaya yetmez, ancak Kongredeki Türkiye karşıtı atmosferin ulaştığı noktayı tarif edebilmek için Ermeni tasarısının kabul edilme biçimi çok şey anlatmaktadır. 

Aynı gün Türkiye’ye Barış Pınarı Harekatı dolayısıyla yaptırımlar öngören bir yasa tasarısının da Temsilciler Meclisinde 400’den fazla vekilin oyu ile kabul edilmesi, Cumhuriyet Bayramının kutlandığı 29 Ekim günü Türk-Amerikan ilişkilerini lekeleyen ikinci adım oldu. Halen Senatodaki Türkiye’ye yaptırımlar öngören tasarının gündemde olması ve Temsilciler Meclisinde de benzer tasarıların kenarda bekliyor olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti öncesinde Kongredeki ortamı betimlemesi bakımından manidardır. ABD Kongresindeki Türkiye dostluk grupları halen mevcuttur, ancak Kongrede gerçekten Türkiye dostu kaç isim vardır sorusunun cevabı zordur. 

Verilen sözler ve sonrası 

Kuşkusuz Erdoğan ile Trump arasındaki görüşmenin ana gündem maddesi, iki ülke arasında varılan ateşkes mutabakatının ardından gelinen son durum olacaktır. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, terör örgütü YPG/PKK’nın ateşkesle belirlenen alanların tamamından çekilmediğini açıkça dile getirmektedir. Bu da ABD’nin anlaşmada verdiği sözü tam olarak yerine getiremediği anlamına gelmektedir.

Hatta YPG/PKK buralarda bulunan Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu askerlerine de saldırılar düzenlemekte ve ateşkesi temin eden anlaşmanın temel kurallarını ihlal etmektedir. Bu hafta sonu Türkiye’yi ziyaret eden ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin de çantasında anlaşmanın ne ölçüde uygulandığı ile ilgili detaylar yer almaktadır. Washington YPG/PKK’nın anlaşmaya büyük oranda uyduğu tezini savunurken, Ankara bu tezi somut örneklerle geçersiz kılmaktadır. Buna ilaveten ABD’nin son bir manevra ile Suriye’deki bazı petrol alanlarını bırakmayacağını ve buradaki gelirlerin terör örgütü YPG/PKK’ya aktarılacağını açıklaması da yaraya tuz basacak potansiyele sahip bir sorun olarak ortaya çıktı. ABD’nin hangi yasal saikle Suriye topraklarındaki petrol alanlarını zapt edeceği sorusu başlı başına bir yazıyı hak eden bir husus; ancak buradan elde edilecek gelirin YPG/PKK’ya kimilerine göre “sus payı”, kimilerine göre de “ödül” olarak verilecek olması, gereksiz bir gerilimin kaynağı oldu. 

Bu koşullarda gerçekleşecek Erdoğan-Trump görüşmesinde Erdoğan Trump’tan, “YPG/PKK’nın anlaşmaya uyacağını ve bu terör örgütüne destek vermeyeceklerini” açık bir dille yeniden vurgulamasını isteyecektir. ABD’nin “Suriye’nin kuzeyinden askerlerimizi çekeceğiz” açıklamasının ardından bazı petrol bölgelerinin kontrolünü sağlamaya devam edeceğini ve belli sayıda askerin ülkede kalacağını açıklaması kafaları karıştırdı. Daha önce Trump’ın 3 farklı zamanda “Amerikan askerlerini Suriye’den çekeceğim” açıklamasını yapması, Münbiç mutabakatının yeterli düzeyde uygulanmaması ve Eylül ayında Türkiye’nin muhtemel askeri operasyonundan bir gün önce ABD’nin devreye girmesi gibi süreçler, iki ülke arasındaki güven bunalımını önemli ölçüde artıran unsurlar oldu. Anlaşmanın uygulanmasına bağlı olarak güvenli bölgenin hayata geçirilmesi konusu da kuşkusuz Erdoğan’ın listesinin üst sıralarında yer alacaktır. 13 Kasım öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Ankara’nın da aklında şimdi yine aynı soru bulunuyor: ABD Suriye konusunda verdiği sözü bir kez daha çiğniyor mu; yoksa Trump’a rağmen mi bu sözler tutulmuyor? 

Erdoğan, Trump ile görüşmesinde Suriye’de “tekleyen” mutabakatın tam olarak uygulanmasını ve YPG/PKK unsurlarının anlaşmada belirtilen geri çekilme kurallarına tam olarak uymasının sağlanmasını istiyor olacaktır. Washington’da Türkiye aleyhinde sert rüzgarlar eserken ve YPG’nin elebaşlarından Mazlum Kobani kod adlı Ferhat Abdi Şahin’in Washington’a aynı günlerde getirilmesi konuşulurken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Trump’ın davetine icabet etmesi, iki liderin “çözüm odaklı” iş birliği ve sorun çözme iradesini göstermektedir. Bu konuda varılacak uzlaşma ve açıklanacak iş birlikleri, Suriye eksenli krizin çözümünde fener görevi görecektir. 

Tasarılar, F-35 ve S-400’ler 

Öte yandan Barış Pınarı Harekatı’ndan sonra Kongrede gündeme gelen veya halen sırada bekleyen Türkiye’ye yaptırım tasarıları da Erdoğan ile Trump’ın masasında yer alacaktır. Ankara bu konudaki rahatsızlığını net bir şekilde dile getirirken, konunun en üst düzeyde liderler seviyesinde de ortaya konması bekleniyor. Halen Temsilciler Meclisinde devam eden azil soruşturması dolayısıyla başı dumanlı olan Trump’ın Kongredeki Cumhuriyetçilerle başka bir alanda/konuda bir çatışmaya girmek isteyeceğini düşünmemek gerek. Dolayısıyla Kongredeki Türkiye karşıtı tasarılar karşısında Beyaz Saray’dan fazla bir beklentiye girmek doğru olmayabilir. Buna mukabil Trump’ın bu konudaki desteğini dahi almak, bundan sonra S-400 ve/veya Türkiye’ye yaptırım tasarılarının Trump’ın önüne gelmesi ihtimaline karşılık son derece önem arz etmektedir. 

Suriye’deki mutabakat ve Türkiye’ye muhtemel yaptırım tasarılarının dışında S-400 ve F-35 konusunun da Erdoğan-Trump görüşmesinde gündeme gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Daha önce birkaç kez kameralar karşısında “Obama dönemindeki yanlış bir adımdan/karardan dolayı bugün Türkiye’ye F-35 satamıyoruz” diyen Trump’ın bu konuda Pentagondan, Kongreden ve Amerikan medyasından biraz farklı düşündüğü aşikar. S-400 alımından dolayı Türkiye’ye yaptırım uygulamayı düşünmediğini birkaç kez dile getiren Trump’ın, F-35’ler konusunda bir orta yol bulma isteğini okumak çok zor değil. Pentagonun bu konudaki net tavrı ve Kongrenin eski pozisyonunu koruması Trump’ın oyun alanını daraltırken, Erdoğan-Trump görüşmesinden F-35 konusunda yeni bir seçenek çıkıp çıkmayacağını hep birlikte merakla bekliyor olacağız. 

Gerilim aşılabilecek mi? 

Son yıllarda gerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın gerekse Başkan Trump’ın “çözüm odaklı” iş yapma tarzları bir uyuma dönüşmüş durumda. Liderler arasındaki kimyanın uyuşması, üç yıldır sayısız deprem geçiren Türk-Amerikan ilişkilerinin halen canlı ve dinamik kalmasına imkan sağladı. Elbette 70 yılı aşkın bir süredir NATO müttefiki olan iki ülkenin inişli çıkışlı ilişkilerine rağmen güvenlik eksenli çok ciddi kurumsal ilişkileri bulunmaktadır ve aslında bunlar ortaklığı taşımaktadır. Fakat özellikle Suriye konusunda Washington’ın (daha doğrusu Pentagon’un) Ankara’yı “oyalaması” ve ABD’nin YPG/PKK’ya desteği konusu bu kurumsal ilişkileri ciddi şekilde zedelemiştir. Liderler düzeyinde sorunlar olduğunda ortaklığı kurumsal ilişkiler taşırken, bugün ABD’nin muğlak Suriye stratejisinden kaynaklanan kurumsal güven sorununu liderler aşmaya çalışmaktadır. 

Daha önce Japonya’da yapılan görüşme ve 6 Ekim tarihli Erdoğan-Trump telefon görüşmesi gibi 13 Kasım’daki görüşme de ikili ilişkilerde önemli bir dönemeç olarak tarihe geçmeye aday. Başta Suriye’deki “topal” anlaşmanın 17 Ekim’de imzalandığı haline dönmesi olmak üzere iki liderin Suriye konusunda alacağı her karar ve yapacağı her açıklama ikili ilişkilerin seyri açısından son derece önemlidir. Bugüne kadar çözüm odaklı çalışan iki liderin 13 Kasım’daki performansı, kurumsal güven sorununun had safhaya ulaştığı bir dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinin yeniden ayağa kalkıp kalkamayacağının en önemli göstergesi olacaktır. 

@hakancopur1