Ekmekçiden yazar kısmına tavsiyeler

Mustafa Çiftçi / Yazar
25.09.2020

Kişi neye talip olduğunu iyi bilecek. Yazar olmak peşinde midir? Yoksa yazmak peşinde midir? Yazar olmak için yırtınırsan çok debelenirsin fakat eline pek bir şey geçmez. Ama yazmanın peşindeysen o zaman yaza yaza yazar da olursun, okurların da olur. Esas olan yazmayı seçmektir. Yoksa yazar olmaya bir kariyer olarak bakarsan yandın.



Sonbahar gelince kış hazırlığı olarak yufka ekmek yaptırırdı Dedem. Ekmek yaparken komşular da bir araya gelmiş olurdu. El birliği ederek kış boyunca yetecek kadar ekmek yapılırdı. “Ekmek yaptık” demezlerdi de “ekmek ettik” derlerdi. Ekmek yapan komşuların yanında ekmek etmeyi iş edinmiş teyzeler de bulunurdu onlara “ekmek edici” denirdi. Her zaman ekmek edici alınmazdı da ihtiyaç olursa, evin kendi horantası ekmek etmeye yetmezse profesyonel bir yardım gibi ekmek ediciler alınırdı.

İştahla yerse fayda eder

İşte o ekmek edici teyzelerin de bulunduğu bir günde yine tandır, ocak kurulmuş ekmek edilirken ben de yanlarına vardım. Elimde de ekmek var. Ama içinde katık olacak bir şey yok. Yavan ekmek yiyorum. Annem itiraz etti, oğlum içine bir şey koysana diyerek. O zaman ekmek edici bir teyze; “bırak yesin, iştahla yerse yavan ekmek bile yarar adama” dedi. Ekmek edici teyzenin bu tespiti benim için bir ölçü oldu . Bir kimse iştahla bir şey yaparsa o iş mayalanıyor, bereketleniyor, derinleşiyor.

Aradan yıllar geçti ekmek edici teyzenin sözü kulağımda küpe iken. Bir kitapta şöyle bir ifadeye rastladım. ‘Bir kişi yazar olmaya heves etmişse ve ne okumalıyım diye soruyorsa cevabımız şu olur; Okuduğun her şey işe yarar, yeter ki severek oku. O zaman okudukların sende kök salar, verimli hale gelir.’ Gördünüz mü ekmek edici teyze ile yazar kişi nasıl aynı noktada buluştular. Yazar, sadece sevgi değil coşkunun da aynı işleve sahip olduğunu söylüyordu. Yazar kişi sevgiyle ve coşkuyla okuduğu her şeyin kendisinde yazı için yeni ufuklar açacağına, kalıcı olacağına ve çiçekleneceğine güvenmeliydi.

Okumayı ikiye ayırıyorum

Okuma meselesinde bir hatıram da şudur. Memur olduğum için diğer kurumlardan iş için veya ziyaret maksadıyla gelen sürekli misafirimiz olurdu. O misafirlerden biri de okumak yazmak konusunda kafa yoran ve yazmak gayreti olan bir edebiyat fakülteli arkadaştı. Kendi branşında değil de bambaşka bir alanda memurdu. Bu konuda biraz buruktu. “Kendi branşımda çalışamıyorum. Okumayı yazmayı çok seviyorum ama edebiyatla mesai içinde uğraşamıyorum.” diyordu. Üzülmemesini söyledim. “Edebiyatla uğraşmaktan kastın eğer edebiyat öğretmeni olmaksa emin ol edebiyat öğretmenlerinin çoğu öğretmenlik yaparken edebiyatla ilgilenecek vakti bulamıyorlar. Sen akşamları yaptığın okuma ve yazmalara sahip çık” dedim. Bir başka sıkıntısı da düzenli okuma yapamamaktı. Düzenli okumaktan kastın nedir deyince şöyle anlattı. “Yerli edebiyat okuyorum araya bir yabancı edebiyat giriyor. Biraz ondan biraz bundan okuyorum. Verimli oluyor mu bilemiyorum?”. Buna karşılık bir ayrımdan bahsettim . “Okumayı ikiye ayırıyorum. Bilgi okuması, his okuması. Bilgi okumasını akademisyenler, öğretmenler, gazeteciler, uzmanlar yapar ve yapmalıdır da. His okuması ise roman, hikaye, tiyatro ve tabii ki şiirdir. Sanatçı kısmına lazım olan his okuması yapmaktır. Sanatçı kısmı bilgi okuması yapmıyor olmakla suçlanamaz. Bilmek yorumlamak ve eser vermek ilim adamı işidir. Sanatçı hissetmek, sezmek ve sanatlı olarak anlatmakla yükümlüdür. Yani hissiyatını geliştirecek okumalar yapıyorsan sıkma canını.” dedim. Arkadaş pek memnun oldu. “Hiç bu açıdan bakmadıydım.” dedi. “İnsan kendini insanda tanıyor, karşılaşmalarda en çok kendini beller insanoğlu.” demek istedim ama hazır dinleyiciyi bulmuşken nutuk çeken adam olmak istemediğimden sustum.

Burada bir başka soru gündeme gelebilir. “Peki hissiyat okuması yapanlar sistematik bir okuma mı yapmalıdır?” Bu soruya “evet” demek biraz müşkildir. Zira sanatçı kısmının düzenli olarak bir işi sürdürmesi biraz zor oluyor. Sistemli olmaları zor olduğu gibi, zevk adlıkları şeyi disiplin altına alınca verimli olmuyor. Sanatçı okuma konusunda disipline değil de canının istemesine tabi olmalıdır. Severek , isteyerek bir işi yaparsa nasıl verimli olduğunu yukarıda izah etmeye çalıştım.

Sanatçılar, yani edebiyatla uğraşanlar arasında öğretmen olanların sayısı az değildir. Ama öğretmenlik yazmaya en uygun meslek midir biraz tartışmalı. Eğer ders yükü fazlaysa ve hele de idarecilik vazifesi de almışsa bir öğretmenin eser vermesi giderek zorlaşıyor. Bir de edebiyatı öğretmek başka bir formasyon ve sabır gerektiren bir iştir. Her edebiyatçı yaptığı işi güzel anlatacak, öğrencinin ihtiyacına uygun hazırlayacak diye bir şey yok. Misalen, her iyi şoförden iyi bir ehliyet hocası olmaz. Yapmak ayrı analatmak ayrı bir meziyettir. Yani edebiyat mezunu arkadaşlar kendi branşlarında çalışmıyorlarsa üzülmesinler. Kendi branşında çalışanların işi zordur unutmasınlar. Okumak ve yazmak meselesinde zaten yazarak geçinilmeyeceğine göre muhakkak bir işin ucundan tutmalılar. O işin yazmaya vakit ayıracak bir iş olması ne kadar güzel olur. Yaptığı iş dolayısıyla yazamayanlara Stephen King’ten bir misal vereyim. Kendisini hiç okumadım, okumam da ama yazmak konusundaki bir incecik hatırasını dinlemiştim. Şöyle diyordu; “Benzinlikte çalışıyordum. İşten geç çıkıyordum. Eve gelip yeme, içme, dinlenme faslından sonra daktiloyu kucağıma alıp ısrarla yazıyordum.” O yazdıkları sonradan kitap oldu, basıldı, okundu malum. Demek ki yazmaya vakit bulmak ile vakit oluşturmak konularında düşünmek ve yazının soluk alacağı aralıklar oluşturmaya gayret etmek gerekiyor.

Neye talipsin?

Kişi neye talip olduğunu iyi bilecek. Yazar olmak peşinde midir? Yoksa yazmak peşinde midir? Yazar olmak için yırtınırsan çok debelenirsin fakat eline pek bir şey geçmez. Ama yazmanın peşindeysen o zaman yaza yaza yazar da olursun, okurların da olur. Esas olan yazmayı seçmektir. Yoksa yazar olmaya bir kariyer olarak bakarsan yandın. Yazmana kimse itiraz edemez. İyi yazmak için de yazmayı sürekli hale getirmek gerekiyor. “Sanatçı kısmı okuma yapmak konusunda disipline giremiyor.” dedik ama yazmak konusunda azıcık da olsa kendini zorlamalı ve her gün en az bin kelime olacak kadar yazmalıdır. Böylelikle yazmanın koşmaya benzediğini fark eder. Koştukça açılır insan. Önemli olan çok koşmak değil düzenli koşmaktır ya. Yazmak da öyle bir şey. “Çok yazmaya değil sürekli yazmaya heves etmelidir insan.” diyelim ve bu hafta da böylelikle sonlandıralım. Kalın sağlıcakla...

mustafatoros@gmail.com