Elveda Türkçülük!

Prof. Dr. Ergün Yıldırım - Sivil Dayanışma Platformu
04.05.2013

Bir zamanlar milliyetçi sol, milliyetçi İslam ve milliyetçi milliyetçilerle varlığını bütün farklılıklarda egemenleştirerek Türkiye’nin tek rakipsiz meşru ideolojisiydi milliyetçilik. Milliyetçilikten nasip almayanlar ötekiydi, haindi, işbirlikçiydi ya da soyu bozuktu. Milliyetçiliğin devlet siyaseti olarak bu biçimdeki imalatı, düşünmeyen bir Türkiye’ye yol açıyordu. Milliyetçilik tutulmasıydı bu.



Milliyetçilik, onlarca parçaya bölündüğümüz bir zamanda imdadımıza koştu. İmdadımıza yetiştikçe parçalandık. Coğrafyamızda onlarca milliyetçiliklere yol açtı. Osmanlı bir baştan bir başa milliyetçiliklerle paramparça oldu. Otuz iki küsur milliyetçilikten yine otuz iki küsur devlet ortayaçıktı. Son parçayı kurtarmak için son çare olarak yine milliyetçiliğe koştuk. Son parça Anadolu’da tek milliyetçilikle tek olmaya çalıştık. Bunu sağlamak için bütün renkleri inkar ettik. Bütün dilleri yasakladık. Bütün anasır-ı İslamiyeyi fethetmeye çalıştık. Milliyetçilik, inkar üzerine kurulan bir aygıtla Anadolu’yu fethe yöneldi. Müslüman kardeşlerini fetheder mi? Kardeşleri, kardeşlik hukukuna son vererek inkara girince iç fetih çıktı ortaya. I. Meclisin anasır- İslam kardeşlik hukuku reddedilince yerine inkar geçti. Bütün kardeşlerden (Kürt, Laz, Çerkez, Arap, ...) tek dille, tek ulusla ve tek seküler değerlerle kendi varlıklarından vazgeçmeleri istendi.

Anadolu’da konaklamanın, varlığını inkar ederek ayakta tutmanın siyaseti geliştirildi. Başkaları bizi inkar etmeden biz kendimizi inkar ederek varlığımıza meşruiyet sağladık. Herşeyimizi inkar ettik. Derimizden dinimize kadar her şeyimizi inkâr ederek Anadolu’da yaşama hakkına kavuştuk. Resmi milliyetçilik budur. Daha doğrusu, devlet ideolojisi olan Türk milliyetçiliği budur. Hatta bu devlet siyaseti milliyetçilik, önce büyük çoğunluk olarak Türkleri asimile etmeye çalıştı. Elbette dinleri üzerinde yaptı bunu.

Milliyetçilik tutulması

Milletin milliyetçiliklerle imtihan edildiği bir dönemdeyiz. Türk milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği, Çerkez milliyetçiliği... Bir zamanlar milliyetçi sol, milliyetçi İslam ve milliyetçi milliyetçilerle varlığını bütün farklılıklarda egemenleştirerek Türkiye’nin tek rakipsiz meşru ideolojisiydi milliyetçilik. Bütün muhalifler ve bütün düşünceler onu selamladıktan sonra kamuoyunda kekeleyerek var olabiliyordu. Politik ve düşünsel farklılıklar milliyetçilik kalıplarının içinde bu tonlarla tutuluyordu. Bu farklılıklar bir yanılmaydı. Çünkü bütün fikirler, ideolojiler ve tartışmalar milliyetçilikten aldıkları icazetnamelerle var oluyorlardı. Sonuçta her şey milliyetçiydi. Solu’da, sağı da, İslamcısı da. Milliyetçilikten nasip almayanlar ötekiydi, haindi, işbirlikçiydi ya da soyu bozuktu. Milliyetçiliğin devlet siyaseti olarak bu biçimdeki imalatı, düşünmeyen bir Türkiye’ye yol açıyordu. Milliyetçilik tutulmasıydı bu. Onun dogmalarına, kalıplarına ve keskin inançlarına olan tutulma. Bu tutulma da bütün aydınlığa çağıran fikirler hıyanetlikle suçlanarak karanlık olarak görülüyordu. Milliyetçilik tutulması, bizleri Türkiye’nin yüzyıla bile varmayan bir geleneğin dünya görüşünün darlığına ve sınırlılığına mahkum ediyordu. Dar tarih, dar dünya görüşü, dar toplum anlayışı ve dar siyasal tahayyül! Milleti, tek bir İslam unsuruna indirgeyen dar anlayış!

Post-Türkçülük zamanlarından geçiyoruz. Türkçülüğün devlet siyaseti olarak sona erdiği bir tarihsel dönemdeyiz. Başbakan Erdoğan’ın söylemi, bunun siyasal alandaki yansımasıdır: “Bu süreçte kimse bizim karşımıza Kürtlükle de Türklükle de çıkmasın. Biz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız... Kim ki kendi ırkının, kavminin, kendi kabilesinin diğerlerinden üstün olduğunu iddia ediyorsa o kişi şeytanın izindedir. Kavimler, kabileler, ırklar, inançlar farklı olabilir, ama hepsi saygındır. Biz, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde hep beraber tek milletiz. Bu millet kavramının içinde Türkü var, Kürdü var, Arabı var, Lazı var, Çerkezi var, Abazası var. Var oğlu var.”

Devlet siyaseti olarak milliyetçiliğin yerinden edilmesi, Türkleri daha büyük bir sorumluluğa çağırmaktadır. Onları genişleyen bir siyasal akla çağırarak tutulmadan kurtarmaktadır. Milliyetçilikler çatışması da ancak milliyetçiliği bir siyaset tarzı olarak bırakmayla sona erebilir bu topraklarda. Çünkü en büyük tehditlerden biri bu çatışma oluşturmaktadır. Milliyetçilik üzerinde kurulan siyasal sadakat tarzı daha fazla yürümeyince milliyetçilikler çatışması ortaya çıkıyor. Toplumsal çalkantılar ve kaoslar artıyor. 

Erdoğan, resmi milliyetçilik siyasetinin işlevsizleşmesi ve ülkeyi bölünmeye götürmesiyle beraber haykırmaya başlıyor. Devleti yeni bir siyasal sadakat etrafında bütünleşmeye davet ediyor. O da millettir. Bütün Anadolu ve Müslüman unsurları içine alan bir Millet tasarımıdır. Bu millet, Mehmet Akif’in Safahat’ta haykırdığı milletir. Çanakkale’de ve Milli Mücadele’de beraber olduğu millettir. Sivas Kongresinde Kürt aşiret reisleriyle, Kadiri Şeyhlerini Mustafa Kemal ile bir araya getiren milletir. I. Meclisi Ankara’da açtırarak ortaksiyasal tahayyül içinde var olmayı gösteren millettir.

Safahat’ın milleti...

Tekrar bütün inkarlardan kurtulmamız gerekiyor. Kendimizi fethetmeye son vermek ve yeni fetihlere yönelmek durumundayız. Bunun için de resmi milliyetçiliğin ve bu milliyetçiliğin aynasına bakarak üreyen diğer milliyetçilikleri ayaklar altına almak gerekir. Çünkü tek parti tecrübesiyle icat edilen ve milletini derisiyle değiştirmeye kendisini adayan bu resmi milliyetçilik siyasetiyle artık daha fazla ne yaşayabiliriz ne de varlığımızı geleceğe taşıyabiliriz.  

Derimizden soyunarak yeni Türkiye’ye doğmalıyız. Hepimizi kalıplayan, damgalayan, hapseden, kapatan ve donduran milliyetçilik derisinden soyunarak yeni bir bahara çıkmalıyız. Milliyetçiliklerin derimize yapışan bütün sapkınlıklarından kurtulmalıyız. Her bir unsuru inkar eden milliyetçiliğin derisinden soyunarak çıkabiliriz. Türkiye’nin baharına ancak bununla ulaşabiliriz.

Devletin, milliyetçiliği siyaset yaptığı bir çağa elveda ediyoruz. Post-Türkçülüğün anlamı bu siyasal değişim gerçekliğine dayanır. Milleti zehirleyerek parçalara bölen ve yine milletin çoğulluğunu inkar eden ideolojilere elveda ediyoruz. Milleti proleterleştiren, bir birine düşmanlaştıran ve bölen, tek ve rakipsiz kalan  ideolojinin vesayetgünlerine mahkum eden bir siyasal döneme elveda ediyoruz. Devletin, Türkleri bile Türkçülük siyaseti adına Türkleştirdiği siyasete elveda ediyoruz.

drergun@hotmail.com