Emperyalizmin Anadolu'dan aldığı dersler

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak/Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü
29.08.2025

Türkiye'nin İstiklal Harbi, milli direnişin zaferle sonuçlanması açısından tarih yazımı ve uluslararası ilişkiler literatüründe müstesna bir olay olarak değerlendirilmektedir.


Emperyalizmin Anadolu'dan aldığı dersler

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak/Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü

Tarih bilimi, geçmişi anlamak ve kolektif hafızayı inşa etmek suretiyle ulusların bugünkü konumlarını ve geleceğe yönelik stratejik yönelimlerini şekillendirmede önemli bir disiplindir.

Eşsiz bir bağımsızlık mücadelesi olarak tarihe geçen Türk İstiklal Harbi'nin önemini ortaya koymak bugünün ve geleceğin nesilleri açısından elzemdir. Bu bağlamda 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da kazanılan muhteşem zafer, emperyalist güçlerin vahşet dolu saldırılarına karşı verilen bir meydan okumadır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemi domine eden emperyalist politikalar, Anadolu coğrafyasında mağlup edilmiştir.

İtilaf devletlerinin ve Yunanistan'ın işgal sürecinde Türkiye'nin geleceği, uluslararası sistemdeki güç mücadelesinin bir yansıması olarak büyük güçler arasında çıkar çatışmasının odak noktası oldu. Realist kurama göre, devletler kendi çıkarlarını maksimize etme eğiliminde olduklarından, başta İngiltere olmak üzere Fransa, İtalya, ABD ve Rusya gibi aktörler Anadolu'daki gelişmeleri yakından izlemiş ve Türk Milli Mücadelesinin mevcut güç dengelerini kendi aleyhlerine değiştirmesini engellemek amacıyla sürekli yeni stratejik pozisyonlar almışlardır.

Wallerstein'ın teorisinden yola çıkacak olursak, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış sürecinde Anadolu coğrafyası, merkez güçlerin (ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya) çıkar alanı hâline getirilmek istenmiştir. Yunanistan ise bu merkezin çıkarlarını uygulayan yarı-çevresel bir aktör rolü yani maşa işlevi üstlenmiştir. Milli Mücadele, bu bağlamda, çevre statüsüne itilmek istenen bir toplumun, merkez güçlerin hegemonik projelerine karşı geliştirdiği bir milli direniştir.

Samsun'dan Dumlupınar'a

Mustafa Kemal Paşa'nın 19 Mayıs 1919'da Samsun'da başlattığı Milli Mücadele, İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan gibi güçlerin paylaşım politikalarına karşı bir direniştir. İnönü Muharebeleri, düzenli ordunun gücünükanıtlarken; 22 Ağustos-13 Eylül 1921 tarihlerinde 22 gün süren Sakarya Meydan Muharebesi, askeri bir manevra olmanın ötesinde emperyalist güçlerin Anadolu'daki hesaplarını boşa çıkaran stratejik bir kırılma aşamasıdır. Sakarya Nehri'nin doğusunda mevzilenme stratejisi, bir geri adım gibi görünse de kısa vadede işgalci güçlerin ikmal hatlarını zayıflatarak Türk ordusunun kendi otonom alanını inşa etmesini sağlamıştır.

Sakarya'da kazanılan zafer 1683 Viyana kuşatmasından sonra yapılan savunma savaşlarının da sonuncusudur. Bu zafer, İngiltere'nin Yunanistan ile Megali İdea'yı araçsallaştırarak Anadolu'daki nüfuzunu genişletme planlarını da boşa çıkarmıştır. Ardından 26 Ağustos 1922'de başlayan Büyük Taarruz ve 30 Ağustos'ta neticelenen Başkumandan Meydan Muharebesi ile Yunan ordusunun Anadolu'dan tamamen atılmasını sağlamıştır. Böylece Türkiye, "istiklal-i tam" anlayışına dayalı Misak-ı Milli hedeflerine ulaşmaya başlamıştır.

Bu askeri başarı, İngiltere'nin I. Dünya Savaşı sonrasında Anadolu üzerinde kurmayı tasarladığı jeopolitik kuşak stratejisini çökerterek Londra'nın Ortadoğu'daki pozisyonunu zayıflattı. Yunan ordusunun devre dışı kalmasıyla İngiltere, Doğu Akdeniz, Boğazlar ve İstanbul'daki konumunu kaybetme endişesine kapılarak Yunanistan'ın Trakya'daki varlığını korumasına destek verdi. İngilizlerin 4 Eylül'de Türkiye'ye sunduğu ateşkes önerisi, Yunan kuvvetlerini kurtarma çabasıdır. Ancak sonuçsuz kalmıştır.

Askeri tarih perspektifinden 30 Ağustos zaferi

Türk milletinin anavatanı olan Anadolu coğrafyası, tarih boyunca birçok askerî harekâta, meydan muharebesine ve stratejik mücadeleye sahne olmuştur. Bu toprakların kaderini belirleyen en önemli dönüm noktalarından ikisi, Malazgirt Meydan Muharebesi ile Başkumandan Meydan Muharebesi'dir.

Malazgirt Meydan Muharebesi, 26 Ağustos 1071'de Sultan Muhammed Alparslan komutasındaki Büyük Selçuklu ordusu ile Doğu Roma İmparatoru Romanos Diogenes idaresindeki Bizans kuvvetleri arasında gerçekleşmiştir. Türk süvari unsurlarının çevikliği, sahte ricat taktiği ve disiplinli birlik sevki sayesinde Doğu Roma ordusu ağır bir mağlubiyet aldı. Roma imparatorunun esir alınması, askerî tarihte Roma/Bizans geleneğinin kırılma anlarından biri olmuştur. Sultan Alparslan'ın imparatora karşı gösterdiği centilmence tavır, Türk savaş hukukunun ve komutanlık anlayışının da örneğini teşkil etmektedir. Bu zafer, Anadolu'nun Türk yurdu haline gelmesini sağlamıştır. Aradan 851 yıl geçtikten sonra, 26 Ağustos 1922'de Türk ordusu Mustafa Kemal Paşa'nın başkomutanlığında Büyük Taarruz'u başlatmıştır. Bu harekât, Batı Anadolu'yu vahşice işgal eden Yunan ordusuna karşı planlı ve kapsamlı bir stratejik taarruz niteliğindedir.

30 Ağustos'ta Dumlupınar'da kazanılan Başkumandan Meydan Muharebesi, Türk İstiklal Harbi'nin askerî safhasını nihai zafere taşımıştır. Yunan Ordusu Başkomutanı General Trikopis'in Çalköy civarında esir alınması, Malazgirt'te Doğu Roma İmparatoru'nun esir edilmesi gibi dramatik bir benzerlik içermektedir. Mustafa Kemal Paşa'nın, esir General Trikopis'e karşı sergilediği medeni tutum, Sultan Alparslan'ın esir Romanos Diogenes'e gösterdiği asil tutum gibidir. Bu muharebeler farklı çağlarda cereyan etmiş olsa da Türk milletinin askerî iradesini, stratejik kararlılığını ve tarih bilincinin sürekliliğini ortaya koymaktadır.

Mustafa Kemal Paşa'nın Stratejik Liderliği

Malazgirt zaferi, Türklerin yeni bir yurt edinmesini sağlayan bir askerî dönüm noktası iken; Dumlupınar zaferi, bu yurdun ebediyen korunacağını tüm dünyaya ilan etmiştir. Böylece 1071'de gösterilen kahramanlık, 1922'de yeniden teyit edilmiş; Türk milletinin askerî azmi, stratejik aklı ve vatan müdafaasındaki kararlılığı tarihsel bir bütünlük içinde somutlaşmıştır

26 Ağustos 1922'de verilen Büyük Taarruz emri ve 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da kazanılan zafer sonrasında 9 Eylül'de İzmir'in kurtuluşuyla tamamlanan süreç, Anadolu'nun merkez güçlerin sömürü alanı olmaktan çıkarıldığını ve bağımsız bir devletin uluslararası sisteme yeni bir aktör olarak katıldığını göstermektedir.

30 Ağustos Zaferi bir bakıma emperyalist politikaların mağlup edildiğini, Anadolu'nun uluslararası güçler arasındaki paylaşım projelerinden çıkarıldığını ve Türk ulusal iradesinin yeni bir aktör olarak uluslararası sisteme dahil olacağını göstermektedir.

Dumlupınar Zaferi, Yunan ordusunun Anadolu'dan atılmasını sağladığı gibi, İngiltere'nin bölgesel planlarının çöküşü oldu. Türk ordusu Sakarya'dan İzmir'e uzanan savaş hattında mutlak üstünlük sağladı. Mustafa Kemal Paşa ise bu üstünlüğü diplomasiye de yansıtarak Mudanya Mütarekesi'ni imzalattı ve Türkiye'yi Lozan'a güçlü bir şekilde taşıdı.

Çanakkale krizi

Dumlupınar Zaferi sonrası Türk stratejisi, kış gelmeden Boğazlar, İstanbul ve Doğu Trakya'yı ele geçirerek barış masasına güçlü bir şekilde oturmaktı. Türk ordusu, 9 Eylül 1922'den sonra kuzeybatı yönünde harekâtını sürdürmekte iken İngilizler topyekûn savaş ilanını Parlamentolarında tartışmaya başlamış ve bu gelişme tarihe "Kale Krizi" veya "Çanakkale Krizi" olarak geçmiştir.

Bu süreçte Türk-Sovyet ilişkilerinde dikkat çekici bir ikilem ortaya çıkmıştır. Sovyetler, Türkiye'nin Fransa ile gizli anlaşmalar yaparak Kafkasya'ya göz diktiğinden kuşkulanıyordu. Ankara ise Moskova'nın İngiltere ile ekonomik ayrıcalıklara dayalı bir yakınlaşma içine girmesinden rahatsızlık duyuyordu. Ancak Boğazlara yönelen Türk ilerleyişiyle İngiltere'nin Anadolu'daki planlarının bozulması, Moskova'da olumlu bir gelişme olarak değerlendirildi. Çünkü Karadeniz ve Boğazların İngiliz denetimi dışında kalması, Sovyetler için hem stratejik güvenlik hem de ekonomik çıkış yolları bakımından kritik önem taşımaktaydı. Bu nedenle Sovyetler, Türkiye'nin Boğazlar ve Trakya'ya yönelik harekâtını destekleme eğiliminde oldu. Sovyetler için mesele, Doğu'da İngiliz nüfuzunu dengelemek ve güney sınırlarını güvenceye almak ile doğrudan bağlantılıydı.

İngiltere ise Yunanistan'ın Anadolu'dan tasfiyesiyle birlikte Boğazlara sıkışmış, bölgesel etkinlik alanı daralmıştır. Londra yönetimi, bu konumunu silah gücüyle korumak istedi; fakat Fransa, İtalya, Balkan devletleri ve dominyonlardan beklediği desteği bulamayınca uzlaşı çizgisine yöneldi.

İngiltere'nin Sovyetleri devre dışı bırakarak Doğu sorununu çözmeye çalışması, Moskova ile Ankara'yı birbirine daha fazla yaklaştırmıştı. Bu noktada, Ankara'nın milli hedefleri ile Sovyetler'in İngiliz karşıtı politikaları ortak bir zemin bulmuştu.

Mustafa Kemal Paşa'nın Boğazlar ve Doğu Trakya konusunda "tavizsiz ama kontrollü" tavrı ile Sovyetlerin Türkiye'yi destekleme yönündeki eğilimi, İngiliz hükümetini krize soktu. Bu yüzden Lloyd George kabinesi, 15 Eylül'de müttefiklerinden destek istemek zorunda kaldı.

Bu bağlamda, Çanakkale krizi ile Anadolu geniş çaplı Türk-İngiliz çatışmasına sahne olmanın eşiğine geldi. Ancak İngilizler topyekûn savaşı tartışmaktan öteye geçmedi. Çünkü, Türk ordusunun Dumlupınar'da gösterdiği üstün askeri başarı, bölgedeki dengeleri köklü biçimde değiştirdi. Türk ordusunun kararlı ilerleyişi Moskova'nın hesaplarını da boşa çıkardı. Bu durum, Ankara'nın ulusal hedeflerine ulaşma sürecinde uluslararası dengeleri ustalıkla kullanma stratejisinin önemli bir örneğidir.

Müstesna bir direniş

Sovyetler, Türk ordusunun Boğazlar üzerine yürümesini teşvik etmiş; fakat perde arkasında Ankara'nın bu harekâtı tek başına başaramayacağını varsayarak, Kızıl Ordu'yu Anadolu'ya sokma planları yapmıştı. Oysa gelişmeler, Türk ordusunun kendi imkânlarıyla başarıya ulaştığını kanıtladı. Bu durum, Sovyetlerin Türkiye üzerinde nüfuz kurma niyetlerini açığa çıkarmış, Mustafa Kemal Paşa ise bu oyunu görerek askerî harekâtı stratejik bir noktada durdurup diplomasiye yönelmiştir.

İngiltere, Anadolu'da Türk ordusunun peş peşe elde ettiği zaferler karşısında yalnızlaşmış ve Sovyetleri dışarıda tutarak Venedik'te bir çözüm arayışına yönelmişti. Ancak Türk ordusunun sahadaki kesin üstünlüğü ve Mustafa Kemal Paşa'nın ödünsüz tutumu karşısında Londra yönetimi, 23 Eylül'de masaya oturmak zorunda kaldı. Bu sürecin ardından gelen 30 Eylül'deki Mudanya Mütarekesi, Türk ordusunun askeri başarılarının diplomasiye yansıyan somut bir sonucu olmuştur. Türkiye, Avrupa'ya açılan stratejik kapı olan Doğu Trakya'yı tek kurşun atmadan geri almayı başarmıştır.

Mudanya Mütarekesi, bir yandan Türk ordusunun askeri kudretini uluslararası alanda tescillemiş, diğer yandan da Lozan Barış Konferansı'na giden yolu açmıştır.

Türkiye'nin İstiklal Harbi, milli direnişin zaferle sonuçlanması açısından tarih yazımı ve uluslararası ilişkiler literatüründe müstesna bir olay olarak değerlendirilmektedir. Anadolu'nun Yunan ordusu tarafından işgali, İngiltere ve ABD'nin destekleriyle bağlantılıydı. ABD Başkanı W.Wilson'un 14 ilkesinin özellikle 12. Maddesi Batı Anadolu'da bir Yunan egemenliği tesisine yönelikti. İngiltere, Ortadoğu'daki petrol ve stratejik deniz hatları üzerindeki hakimiyetini güçlendirmeyi, ABD ise İngiltere ve Fransa aleyhine bölgesel kazançları sınırlayarak "her ulus kendi kaderini belirlemelidir" ilkesini desteklemeyi amaçlamıştır. Bu ilke Anadolu'nun parçalanmasına kapı açan bir politikadır, ancak başarısız olmuştur. Mustafa Kemal Paşa'nn ifadesiyle "...zavallı Wilson idrak edememiştir ki, süngü, kuvvet, şeref ve haysiyetin savunmadığı sınırlar başka hiçbir ilkeyle savunulamaz." Diğer taraftan Fransa, Anadolu'nun güney kesimlerinde nüfuzunu artırmayı, İtalya ise Batı Anadolu üzerindeki etkisini genişletmeyi hedeflemiş, Sovyetler Birliği ise bağımsızlık hareketine ikircikli yaklaşarak Türkiye'yi barışçıl yollarla etki altına almak istemiştir.

İstiklal Harbi, hem ulusal direnişin başarısı hem de uluslararası güç dengelerinin yeniden şekillenişi açısından tarihe geçmiştir.

19 Mayıs 1919 ile 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasına kadar 4 yıl 2 ay 5 gün süren Milli Mücadele,binlerce şehit, yaralı ve yakılıp yıkılmış şehirler gibi ağır bir toplumsal maliyet bırakmış olsa da emperyalist rekabetin bağrında şekillenen bir ulusal direnişin zaferle sonuçlanması demektir. Lozan Antlaşması ile tam bağımsız Türkiye'nin kurulması, bölgesel ve küresel saldırgan güçlerin stratejik beklentilerini boşa çıkarmıştır. Bu bakımından tarih yazımı ve uluslararası ilişkiler literatüründe özgün bir örnek teşkil etmektedir.

Sonuç olarak, Türk ordusu sahada zaferi, Mustafa Kemal Paşa'nın liderliği ise bağımsızlığı getirdi. Böylece Türk milleti, kendi askerî kudretiyle Misak-ı Milli yolunda en büyük adımı atmış oldu.