En rahat kuşağın bitmeyen dertleri

Prof. Dr. Bayram Özer/ Ondokuz Mayıs Üniversitesi
27.01.2026

Her ülkede gençler kendi yönetimini ve ülkesini eleştirebilir. Ama bizdeki durum çok farklı. Bizde her olumlu bilgiyi sistematik biçimde inkâr etmeye dair yaygın bir tutum var. Türkiye'deki gençlerin önemli bir kısmı için eleştiri, eleştiri konusunu düzeltmekten çok haklı çıkmak için yapılıyor. Bu yüzden haksız çıkmamak için eleştirilen konu ölümüne savunuluyor. Bu yüzden eleştirilen konunun doğru olma ihtimali ile de kavga ediliyor.


En rahat kuşağın bitmeyen dertleri

Prof. Dr. Bayram Özer/ Ondokuz Mayıs Üniversitesi

Türkiye'de özellikle lise ve üniversite öğrencilerinde gözlemlediğim ruh hâlini şöyle tanımlarsam büyük ihtimalle yanlış olmaz: Mevcut lise ve özellikle üniversite nesli bütün Türkiye'nin kendilerine borçlu olduğunu düşünüyor. Ama anladığım kadarıyla bu basit bir memnuniyetsizlikten kaynaklanmıyor. Bayağı köklü ve yerleşik zihinsel bir algı ve kimlik haline gelmiş. Çünkü bu gençlerin önemli bir kısmı büyük bir fedakarlık yaptıklarını ama fedakarlıklarının bilinmediğini ve kendilerine haksızlık yapıldığını düşünüyor. Ama bu gençlerin yaşam koşulları, eğitim olanakları, iletişim imkânları ve bireysel özgürlükler açısından bakıldığında Türkiye'nin şimdiye kadar yetiştirdiği en rahat kuşak olduğu görülecektir. Buna rağmen yaygın bir şikâyet dili hâkim ve bunu ne anlamak ne de anlamlandırmak mümkün.

Niye kızgın bu gençler?

Niye kendilerini mağdur edilmiş hissediyorlar?

Yalan bilgiye inanmaya niye bu kadar istekliler?

Niye doğruları reddediyorlar?

Sürekli "gençlerin dilini anlamak gerek" diye bir söylem var ortalıkta ve bu yüzden kendimi zorluyorum. Ama aklıma uymayan, zihnimi kurcalayan ve ne kadar zorlasam da anlam veremediğim eleştirilerle karşılaşıyorum. Mesela birazcık ülkede olup biten iyi şeylerden bahsedince "Siz TOG da alısınız" muhtemelen diyor bir öğrenci. Araba alacaksam tercihimin pek tabii ki TOG olacağını söylediğimde de müstehzi bir şekilde gülüyor. Ve kendisini vatansever, beni ise gelenekçi ve hükümet yandaşı olarak etiketliyor.

Her türlü fırsatta ve konu uygun olsun ya da olmasın dersle ilgili entelektüel bir tartışmada konuyu siyasete ve oradan da kendi toplumunu ve belli bir siyasi görüşü küçümsemeye getiriyor.

Fikri yok sosyal medya dili var

Entelektüel hiçbir tartışma yapamayan ve fikri olmayan bu gençlerin her birinin güncel siyaset ve politik konularda ve neredeyse tamamı muhalif yüzlerce fikri var. Ama tamamı sosyal medya söylemi ve dili ile. Doğruluğu yanlışlığı önemli olmayan ve önemli bir kısmı yanlış olan, içinde fikir ve düşünce barındırmayan dedikodu kabilinden söylemler. Ve bu dil geçici bir hoşnutsuzluktan ziyade kalıcı bir mağduriyet olarak zihinlerine yerleşmiş durumda.

Kendilerini mağdur olarak görüyorlar.

Niye mağdurlar?

Onun net cevabı yok.

Niye haklılar?

Onun da tam cevabı yok.

Ama onlar var sanıyor.

Doğru sandıkları şeylerin ekseriyetinin yanlış, çarpıtılmış ya da bir mağduriyet sebebi ve onların haklı olduğunu göstermediğini bilmiyorlar.

Ama bu kutuplaşmış ve kamplaşmış ortamda kendilerini bir taraf olarak görüyorlar ve bu taraf ise kendilerince ezilenlerin tarafı.

Kendilerince zayıfın yanında durarak, bir davaya sahip çıktıklarını sanıyorlar. Ama asıl mağduriyeti kendilerinin oluşturduğundan haberleri yok. Çünkü zihinsel olarak o kadar yetkin değiller hala.

Çarpık algı dünyasının hayali kahramanları

Başka bir dikkat çekici konu ise bu mağduriyetin hissedilmesinden öte sorgulanmadan benimsenmesi ve kendilerini bu şekilde ifade ediyor olmaları. Yani bir nevi kimliklerini bu mağduriyetle ifade etmeleri. Bu ruh hâlinin yöneldiği başlıca hedef ise devlet. Devlet şimdiki gençlerin zihninde kişisel başarısızlıkların, gerçekleşmeyen beklentilerin ve geleceğe dair belirsizliklerin tek sorumlusu hâline gelmiş durumda. Bunun böyle olduğuna iman etmiş durumdalar ve öyle olmadığını teklif dahi etmek yasa dışı ve suç onlar için. Bu yüzden mültecilere yönelik büyük bir tepki içindeler. Çünkü kendilerine ait olduğunu düşündükleri imkânların başkalarına verildiğine inanıyorlar. Ve bunu destekleyen her türlü yalan ya da yanlış bilgiyi daha fırından çıktığı anda iftara son bir dakika kalmış gibi daha küreğin üzerinde iken satın alıyorlar. Hatta sırada bekliyorlar bu bilgiler için. "Daha yok mu?" diye kızıyorlar, yeteri kadar kendi istedikleri gibi yalan bilgi üretilmezse. Ve kendilerinin de oluşmasına hizmet ettikleri bu çarpık algı dünyası içerisinde kendilerini sistematik bir haksızlığın içinde büyük mücadeleler veren kahramanlar olarak görmeye başlıyorlar.

Bu algı neredeyse her seferinde hiçbir gerçekliği olmayan ama sürekli tekrar eden yalan, karalama amaçlı söylemlerle besleniyor.

Doğruyu dinlemek istemiyorlar

En son örneği Şırnak Üniversitesi Rektörü'nün yaptığı iddia edilen açıklamada oldu. Hiç olmayan bir açıklama üzerinden bir şekilde akademisyen olmak isteyen genç bir anda kendisini mağdur edilmiş hissetmeye başladı. Çünkü rektörün biri YÖK başkanının bir açıklamasına dayanarak güya açık bir şekilde akademisyenlere "Ben istediğimi alırım, istemediğimi almam. Ben ne istiyorsam o olur şeklinde bir açıklama yapmış. Bu yalan bilgi ortalığa saçıldıktan sonra onun yalan olduğunu söylediğiniz anda sizi linç edecek kadar kızgın ve mağdur bir grupla karşılaşıyorsunuz. Ve bu grup doğruyu dinlemeye kesinlikle razı değil. İnandığı yalanın haricinde hiç kimsenin söylediğine inanmıyor. Ve bu çarpık durumu da normalleştirmiş. Bu normalin içinde bir dünyada anormal bir şekilde yaşıyor.

Bütün bunlardan daha da sorunlu başka bir durum ise Türkiye'ye dair olumlu herhangi bir gelişmenin neredeyse refleksif biçimde reddedilmesidir. Ülkede iyiye giden bir iş, başarıyla tamamlanan bir proje ya da olumlu bir toplumsal değişim gündeme geldiğinde, bunun ya önemsiz olduğu ya da mutlaka gizli bir çıkar ilişkisi barındırdığı şeklinde yorumlanması durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor. Buna karşılık ülkeyi geri kalmış, yozlaşmış ve kendi halkına karşı adaletsiz olarak betimleyen her tür iddia, doğruluğu araştırılmaksızın benimseniyor. Buradan da anlaşılıyor ki asıl mesele bilgi eksikliğinden çok bir körlükle ilgili.

Çünkü gerçeklik önceden kabul edilmiş bir anlatıya uymadığı anda değersizleştiriliyor. Gerçeği savunmak yaftalanıyor ve savunanlar suçlanıyor.

Ülkeyi terk etme hayali

Bu tabloya baktığımda basit bir aidiyet problemi gibi gelmiyor bana. Gençler eğitim görmek, okula gidip gelmek ve bunun için kamu kaynaklarını kullanmayı zihinlerinde büyük bir özveri olarak kodlamışlar. Kendilerini ülkeleri için çalışıyor sanıyorlar. Ülke kaynaklarını tüketmekten başka bir şey yapmadıklarını bilmeden. Bunları ülke için değil ülke kaynaklarını hoyratça ve kadir kıymet bilmeden kullanarak kendiniz için yapıyorsunuz derseniz sizinle kavga ediyorlar. Bunun yerine ülkeye somut bir katkı sağlama, üretme, sorumluluk alma ve bir işin ucundan tutma ya da bir iyilik için çaba göstermelerinin gerektiği gibi bir düşüncenin alemlerinde hiç olmadığını görüyorum. Hatta kendi eğitimini aldıkları mesleği öğrenmek ve kendilerini geliştirmek için bile hiçbir fedakarlık yapmaya niyetleri yok. Dört yıl boyunca üniversiteye gidip gelsinler, dört yılın sonunda diplomalarını alsınlar ve diplomayı aldıkları anda birileri gelsin onları bulsun ve hak ettikleri işi onlara versinler diye bekliyorlar. Eğer diplomayı aldıkları anda hak ettikleri işi onlara veren biri olmazsa, başta devlet olmak üzere, aileleri de içinde olmak üzere herkesi suçlamak için hazırda bekliyorlar. Ve ilk fırsatta ülkeyi terk etmenin en doğru yol olduğunu, çünkü kıymetlerinin bilinmediğini söylenmeye başlıyorlar. Tuhaf ama bu kadar manipüle edildikten sonra anlaşılabilecek bir bozuk düşünce yapısı. Bu düşünce dünyasının nasıl oluştuğu apayrı bir konu ama baş sorumlu büyük ihtimalle medyanın her türlüsü diyebiliriz.

Rezil içerikleri olan sabah kuşağı programları, hiçbirinde normal insan ilişkilerinin işlenmediği, tamamı insan aklının alamayacağı kadar çarpık ilişkilerin işlendiği diziler, komedi ve eğlence uğruna bütün değerlerimizi ve sosyolojik gerçeklerimizi değersizleştiren güldür güldürebildiğin kadar gerisi boş programları, şov ve komedi programları, sokaklarda insanları birbirine düşüren provokatif sokak röportajları, ülkedeki her türlü hassas konudaki sorunlu olayları gündeme taşıyan haber gibi görünen dedikodu programları gibi aslında kontrol edilmesi gereken ama tamamen kontrolsüz şekilde hayatımızın her yerinde olan programları sayabiliriz. Özellikle sosyal medyanın sürekli öfke, karşılaştırma ve aşağılanmışlık duygusu üreten yapısı da bu zihinsel iklimi beslemiş görünüyor.

Ama meseleyi yalnızca dış etkenlere bağlamak kolaycılık olur. Sanırım gençlerde emek ile karşılık arasındaki ilişki kopuk ya da hiç kurulmamış. Yani bu gençler başarının zaman ve çabayla ilgili olduğunu anlayamıyorlar. Her türlü hayal kırıklıklarını sistemsel ve yapısal bir adaletsizlik olarak ve kendilerine karşı yapılan bir eylem olarak algılıyorlar. Bu tabloyu bir hastalık olarak nitelendirmek abartılı görünebilir ama durum galiba biraz öyle. Hastalıklı bir durumla karşı karşıyayız yani. Ve hatta bu hastalık sanki Türkiye'ye özgü. Çünkü her ülkede gençler kendi yönetimini ve ülkesini eleştirebilir. Ama bizdeki durum çok farklı. Bizde her olumlu bilgiyi sistematik biçimde inkâr etmeye dair yaygın bir tutum var. Türkiye'deki gençlerin önemli bir kısmı için eleştiri, eleştiri konusunu düzeltmekten çok haklı çıkmak için yapılıyor. Bu yüzden haksız çıkmamak için eleştirilen konu ölümüne savunuluyor. Bu yüzden eleştirilen konunun doğru olma ihtimali ile de kavga ediliyor. Bu noktada asıl mesele gençlerin haksız olup olmadığı tartışmasından ziyade, bu kesin inanç hâlinin nasıl üretildiği

ve nasıl düzeltilip değiştirileceği olmalıdır.

Bunu başka bir yazıda tartışalım.