Endişelilerin endişeleri ve sembolik şiddet

Doç. Dr. Adem Palabıyık/ Bitlis Eren Üniversitesi, Sosyoloji
27.02.2021

Bir zaman aralığında sosyal medya üzerinden linç girişiminde bulundukları isim İbrahim Kalın oldu lakin başaramadılar; Yasin Aktay üzerinden bir linç girişimi başlattılar yine başaramadılar; o da tutmayınca Süleyman Soylu üzerinden sembolik şiddet kampanyasını pratiğe dökmeye çalıştılar. Şimdi aynı sembolik şiddet girişimi Özlem Zengin üzerinden tekrar edilmeye çalışılıyor.



Konuşulacak kelimelerin ve kavramların tükendiği zamanlarda insanoğlunun aklına gelen önemli pratiklerden biri de saldırıdır. Bu sebepten saldırma eylemi veya kavramı kendi içinde bir karşıtlık içermek veya bir karşıtlık oluşturma amacı taşımaktadır. Saldırma eylemi fiili olmasa da sözlü veya dünyamızın en önemli alanlarından biri olan sosyal medya üzerinden de gerçekleştirildiği için artık saldırı kavramına dair bir alan arama hakikati aranmamaya başlanmıştır. Saldırı ile birlikte yine sosyal medya alanında en fazla görülen ikinci tavır da 'üzerine gitme'dir. Üzerine gitme eylemi sonuç açısından bir sindirme politikasına dayanır ve en fazla mobing kavramı ile güncel hayatta karşımıza çıkar. Üzerine gitme eyleminde haklılık önemli bir payda değildir, asıl istenen karşıdakinin eylemlerine tahakküm uygulamak veya sahip olduğu potansiyeli törpülemektir. Asıl maksat yapılanı örtmek veya saldıranı/saldırganı haklı çıkarmaktır. Sosyolojinin bu analizinin amacı ise baskıya uğrayan bireyin nasıl bir sistematik saldırıya maruz kaldığını açıklamaktır. Dolayısıyla hem sosyal medya üzerinden ve diğer alanlarda yapılan saldırılar hem de üzerine gitme eyleminin sonucu olan mobingler tek bir amaç içindir: Karşıdakilerin gardını kırmak ve alanını daraltmak. Bunun adı sembolik ya da simgesel şiddettir.

Amaç buyruğa itaat

Ünlü sosyolog Pierre Bourdieu sosyolojisinin önemli kavramlarından biri olan sembolik şiddet esasında birçok alanda kullanılır. Bu kullanım bazen bilerek ve isteyerek bazen de öyle değilmiş gibi bir anlam katılarak yapılır. Sembolik şiddetin en fazla görüldüğü alanlar ise televizyon, sosyal medya ve diğer kütlesi olmayan alanladır. Bazen bir reklamda bazen de bir resimde görülebilen sembolik şiddet belirli zamanlarda da kendisini hiç göstermeyebilir lakin hep oradadır. Buradaki maksat, toplumsal kuralları içinde söylemsel olarak var olan buyruklara itaati sağlamak amaçlı olarak, algı ve değerlendirme kalıplarıyla donanmış eyleyicileri sahaya sürmek ve algıyı oluşturmaktır. Bourdieu de meseleyi tam anlamıyla böyle analiz etmiştir. Ona göre bu tür algısal manipülasyon ile birlikte her türlü adım atılabilir hatta atılmaması gereken tüm adımların dahi atılmasına kapı aralanabilir. Çünkü sembolik şiddet içinde özellikle toplumsal cinsiyet üzerinden yürütülen karalama eylemleri kolay kolay farkedilemezdir ve bir süre sonra hiç kanıksanamayacak meseleler toplum için normal hale dahi gelebilir. Sembolik şiddetin temel amacı algı kategorileri oluşturmaktır, oluşan kategoriler kendi içerisinde oluşturdukları alanda paslaşarak şiddeti olağan hale getirebilir. Sembolik şiddet içinde ele alınacak meseleler dil, din veya kültür gibi belirli kategoriler ile şekillendirilir ve sonrasında ortaya çıkan form, bizlere şiddetin olması gerektiğini ve saldırının meşru dahi olduğunu işaret etmeye çalışır. Kategoriler arasındaki dilse alışverişler ile şekillenen bu süreç grupları sosyolojik açıdan farklılaştırır, saldıranı ya da mobing uygulayanı şiddetin tarafı olarak göstermez lakin saldırılan veya mobing uygulanmak istenen için de hiçbir şey yokmuş" veya "olması gereken buymuş" havası verilerek "hak ediyor" propagandası oluşturulur. Dolayısıyla sembolik yahut simgesel şiddet, karşıt olanı belirlemekte, ona yapılacakların şekillendirilmesinde ve uygulanmasında inanılmaz bir alan sunar ve bu alan içindeki dilsel kodlar, şiddetin uygulanma biçimini değiştirdiği için rızaya dayalı bir esas üretir. Şiddet gören ya da baskıya maruz kalan neredeyse kendi rızası için bu şiddeti kabul ediyor görüntüsüne dahil edilir. Rıza sürecinde ilerleyen baskı en fazla biçim verme kavramı üzerinden kendisini inşa eder çünkü biçim vermek, neyin münasip olup olmadığını belirten önemli bir güçtür. İstenen pratik, şiddet uygulanacak alanı oluşturmak ve baskının sosyal aygıt ve şartlarını oluşturmaktır. Asıl istenen ise karşıdakini kendi toplumsal kodlarına hapsetmek ve haykırışını sadece bir siyasal tarafın temsili haline getirmektedir. Böylece oluşacak söylem belirli bir sınıfsal ilişkiyi kapsayacağı için evrensellik anlamını kaybedecek ve ortak değerlerden bağımsız bir vasfa sahip olacaktır. Ortak değerlerden kopan bir söylemin özellikle halkın nezdinde karşılığının olmadığını bilen tahakküm uygulayıcılar, yani sembolik şiddeti görünmez kılmaya çalışan endişeliler, oluşturmaya çalıştıkları sınıfsal kodlarla birlikte, karşıtları da oluşan sınıfsal kodlar içinde tanımlayacaklardır. Bunun sebebi ise suçlamaların kolaylaştırılmasıdır.

'Endişeliler'

Maalesef bu sıralar ülkemizde yeni bir sınıfın oluşumuna dair bazı işaretler gelmeye başladı, aslında sınıf kavramının Marx'a ait olduğunu düşünerek yola çıkarsak biraz sonra bahsi geçecek sınıfların bir mülkiyet ilişkisine ait olduklarını da söyleyemeyiz lakin sınıfsal tanımlamanın yeniden kodlandığı psotmodern dönemde mevcut ilişkiler artık mülkiyet değil başka olguların da ele alınması ile oluşturulmaya başlandı. Mülkiyet ilişkilerini bir yana bırakırsak son günlerde yaşanan sembolik şiddetlerin bize bir kavramı işaret ettiğini söyleyebiliriz: Endişeliler. Peki kimdir bu endişeliler?

"Öğrenci prekaryasının sivil zaiyatı" başlıklı yazımda, endişeliler kavramından kısaca bahsetmiştim ama burada kısmen açmak faydalı olacaktır. Çünkü endişeliler kavramı birçok alanda varolmaya ve hissedilmeye yavaş yavaş başlandı lakin kendilerini en fazla sosyal medya üzerinden varettiklerini söylemek de bir ayrıcalık olmayacaktır. Endişeli düşünürler, endişeli öğrenciler, endişeli modernler, endişeli yazarlar-çizerler ve benzeri birçok endişeliler anladılar ki, ülkenin sosyolojisi artık onların elinde değil ve ülke artık onların ideolojik yansımalarını bir aygıtı haline getirilemiyor. Ülkemizin geleceğine dair alınacak kararlar artık ülkemizi bağımlılıktan kurtarıyor ve kendilerine ait tanımlamaların artık ülke genelinde bir karşılığı da bulunmuyor. Endişeliler gördüler ki, bu ülkede artık fikirler üretiliyor, ülkede siyasal akımlar onlardan bağımsız oluşturulabiliyor, ülke uzay hamleleri yapabiliyor ama bütün bu gelişmeler kendilerine bağımsız gerçekleşebiliyor. Eylemlerinin yahut pratiklerinin yerel ve dünya siyasetinde artık bir karşılığı olmuyor ve ülke artık kendi politikasını üretebiliyor, sadece üretmekle kalmayarak uygulayabiliyor. İşte tam bu tür sebeplerden dolayı yakalarından "elit" tanımlamayı düşüremeyen "endişeliler", artık ülkenin gelişiminin kendilerine sorulmamasında çok daha fazla endişe ediyorlar. Üretemedikleri, bir proje ortaya koyamadıkları yahut geleceğe katkı yapamadıklarını değil aksine ülkenin sahibi konumundaymışçasına bir bağlam oluşturmaya çalıştıkları için artık daha da fazla endişe etmeye ve üretmeye başladılar.

Endişelilerin endişeleri arttıkça sembolik şiddetin önünü açmaya ve eylemlerini bu kavram üzerinden gerçekleştirmeye çalıştılar. Lakin sembolik şiddeti uygularken ötekileştirmeye çalıştıklarını da tek tek seçtiler. Bir zaman aralığında sosyal medya üzerinden linç girişiminde bulundukları isim İbrahim Kalın oldu lakin başaramadılar; Yasin Aktay üzerinden bir linç girişimi başlattılar yine başaramadılar; o da tutmayınca Süleyman Soylu üzerinden sembolik şiddet kampanyasını pratiğe dökmeye çalıştılar. Mevcut uygulamalarında ise postmodernizmin en geniş mekânı olan sosyal medyanın tercih edilmesi elbette tesadüf olmadı fakat oluşturulmaya çalışılan biçim ve dilsel kodlar bir süre sonra çöktü. Şimdi aynı sembolik şiddet girişimi Özlem Zengin üzerinden tekrar edilmeye başlandı. Din, aile, kadın, toplumsal cinsiyet, muhafazakârlık gibi dilsel kodların bir arada anıldığı ve bir biçim oluşturulmaya çalışıldığı gayet açık olarak ilerlemeye başlayan bu süreç de, öncekilere benzer şekilde görünmemezlik üzerinden devam ettirilmeye çalışılırken, endişelilerin, başörtülü bir kadına özellikle başörtüsü kavramı üzerinden tahakkümü de tesadüf değildir. Asıl plan, Zengin'in bir taraftan toplumsal cinsiyete dayalı bir içsel ayrımla başbaşa bırakılması, cinsiyetçi bir söylemin parçası haline getirilmesi, 28 Şubat'ta yaşadıklarının unutturulması ve sonrasında namus-başörtüsü-muhafazakârlık diyalektiği üzerinden yalnızlaştırılmasıydı, böylece Zengin'e kendi tabanı dahi destek vermeyecekti. 28 Şubat sürecinde yaşadığı zorlukları "28 Şubat sürecinde stajyer olarak bile almadılar" cümlesiyle ifade eden ama buna rağmen endişelilerin linç kültürüne maruz kalan Zengin neredeyse sembolik şiddetin öznesi haline getirilmeye çalışıldı. Fakat bu sembolik tahakküm girişimi veya biçimlendirmesi alandaki uyumsuzluk sebebiyle, anlama ve eyleme meselesinde birbirine girdi, endişelilerin habitusları paramparça oldu ve Zengin üzerinden yok sayılmaya çalışılan 28 Şubat tahakkümü karşılığını bulmadı. Çünkü tahakküm mekanizması ancak kabul görmeyi becerdiği oranda kusursuz işleyebilir, asıl gözden kaçırılan ise sembolik şiddetin sosyal sistem içine gömülü olmasıdır. İşte tam bu nokta endişelilerin bütün planlarını alt üst etmiştir. Muhafazakâr taban, yukarıda bahsi geçen üçlü diyalektiğe sıkı sıkıya bağlıdır ve sosyal medya alanında gelebilecek her türlü sembolik şiddet girişimine karşı kendi dilsel kod ve kategorilerini oluşturmuştur.

Beyhude bir yanılgı

Sembolik şiddet girişimlerinin sonra ermesini beklemek ise beyhude bir yanılgı olacaktır, çünkü sosyal yapı içerisindeki dilsel kodlar ve kategoriler kendilerini her türlü düzen içerisinde inşa etme fırsatı bulabilecektir. Postmodernizmin getirdiği dengesiz yansımaların da bu inşa ediş sürecine katkısı her dönem büyük ve önemli olacaktır. Yeniden okuma biçimleri ve sembolik şiddet girişimleri de mevcut sosyal düzenin bir parçası olarak devam edecektir ama eminiz ki "endişeliler" hiçbir zaman Hüda Kaya'ya saldırmayacaklardır. Özlem Zengin'den sonra yeni saldırılar elbette olacaktır ama unutulmamalıdır ki cinsiyetçi söylemler ile birlikte bir daha namus-başörtüsü-muhafazakârlık diyalektiği üzerinden hiçbir "endişeli sınıf" başka bir saldırı yapamayacaktır.

adem.palabiyik@hotmail.com