Enverist felaketin ardından Arnavutluk

Mehdi Gurra/ ALSAR Vakfı Başkanı, Tiran
5.12.2020

Enver Hoca inancı, özellikle de İslam inancını Arnavutların hayatlarından zorla çıkarmaya çalıştı. O, ülkenin vatandaşlarının günlük yaşamları üzerinde dinin gücünün altını oymaya çalışan yöneticilerin ilki değildi, ancak bunu kendi iktidarının gücü ile değiştirmeye en kararlı kişiydi. Bunu başardı mı? Gerçekçi olmak gerekirse, bundan fazlasını başardı.



Arnavutluk’taki komünist rejimi dönemi boyunca, 1967 yılı en karanlık dönemlerden biri olmuştur. Sapkın bir akıl, uzun süredir dini yasanın dışına çıkarmayı tasarlıyordu. O tarihte inanç zorla ateizm ile değiştirilecek, halk Kur’an ve İncil’den el çektirilecek, Marksist literatür ile yetiştirilecek nesil kominizmi tasarlayan insanların eserlerini almaya zorlanacaktı.

Çoğunlukla Müslüman Arnavutlar, en çok acı çekenler olacaklardı. Ancak onların acıları çok önceden başlamıştı. Azar azar da olsa onların marjinalleştirilmesi, habersiz bir şekilde, bağımsızlıkla birlikte başlayacaktı. Aslında Osmanlı Devleti’nden ayrılış, toprak özerkliğinin kabul edilmesinden çok daha fazla, ileri boyutlarda olan bir hadiseydi. İslam inancına bağlı olanlar koruyucusuz kalmıştı.

Edwin E. Jacques yirminci yüzyılın otuz ve kırklı yılları arasında yüksek lisans tezini yazdığı sırada şok edici bir sonuca varacaktı. Arnavutluk’taki bir Protestan misyoner olarak şunları yazacaktı: “Londra Büyükelçiler Konferansı (1913) sonucundaki özgür Arnavutluk’un kurulmasından bu yana, liderleri ümitsizce bu bölünmüş milletin dini vicdanını söndürmeye çalışıyor. Onlara ‘Din ayrıştırır, vatanperverlik birleştirir’, ‘Biz artık Katolik, Ortodoks ve Müslüman değiliz’, ‘Hepimiz Arnavut’uz’, ‘Dinimiz Arnavutçuluktur’ denmiş. Buna dayanarak, devlet dini zayıflatmak için değersizleştirme politikasını benimsemiştir.” Son cümlenin altı güçlü bir şekilde çizilmelidir, her zaman akılda tutulmalıdır. Nitekim bu anlayış, Arnavutluk’ta din konusunda her zaman kendisini göstermiştir.

Bir engel olarak din

1944 yılından sonra meydana gelenleri ağır bir gelişme olarak değerlendirilen Valentina Duka, bu durumu şu şekilde açıklıyor: “Dini kurumlara benzeri görülmemiş bir saldırı başlatan komünistlerin iktidara gelmesinin ardından, Arnavutluk’taki dini hayat kökten değişikliğe uğradı. Enver Hoca’nın ana hedefinde, halk üzerinde tartışılmaz bir otorite ile güçlü bir rejim kurulması yoluyla elde etmeye çalıştığı, Marksist-Leninist ideoloji temelinde bir devlet kurmak vardı. Arnavut komünist lider, hedeflerinin gerçekleşmesinde dini ciddi bir engel olarak görüyordu.”

Enver Hoca, yaklaşık 50 yıl önce “Parti ve iktidarın devrimciliği daha da derinleşerek devam edecek” başlıklı talihsiz bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma, diktatörün eserinin 35. cildindeki önsözde de belirtiği gibi ülke hayatında derin yankılara neden oldu. Arnavutluk’un 1912’de Osmanlı Devletinden ayrılarak bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan ve 6 Şubat 1967’de Enver Hoca’nın bahse konu konuşmasıyla açıkça beyan edilen dine karşı mücadele had safhaya ulaşmıştır. Komünist dünyanın fikirlerinin aşılandığı yeni bir nesil oluşturularak insanın en tabi hakkı, ruhsal servetinin kaynağı, hayatının anlamı olan “inançlarına” son darbeyi vurmak adına doğrudan teşvik edici bir konuşma olarak değerlendirmek mümkündür. “Dıraç Limanı’nda örnek çalışmalarıyla övgülerimizi alan seçkin bir işçimiz, geceleri yaptığı ikonları gündüz satmakla inanca dair içinde sönmeyen ateş olduğunu göteriyor. Nasıl olur bu halde partimizin kutsal amaçlarına, devrimlerimize hizmet eder.” diyen Enver Hoca bunu bir felaket olarak değerlendiriyor. 18 Şubat 1967’de, Şiyak’taki işçi ve kooperatif çalışanları ile yapılan toplantıda, diktatör Enver Hoca dine karşı söylemlerini devam ettirecekti: “Din halkın geri kalmasına ve ezilmesine sebep olmuştur. Din, namaz kılarken yüzünü Kabe’ye, Muhammed’in doğduğu yere, Arabistan’a çevirmeni söyler. O bir Arap’tı, biz ise Arnavut’uz. O zaman neden yüzlerimizi Arabistan’a çevirelim?”

Ateizm ve ibadethane meselesi

Enver Hoca, 1967 yılı boyunca ateizm bayrağıyla birlikte dur durak bilmeyen bir kampanya başlattı. 23 Şubat’ta Arnavutluk İşçi Partisi Merkezi Komitesi Sekretaryasının toplantısındaki bir tartışmada, Diktatör Enver Hoca şu ifadeleri kullanıyor: “Ateist meselesinde, Müslümanlarla olan işimiz, Ortodoks ve Katoliklere kıyasla daha kolay. Fakat kiliselerde durum farklı. Müslümanlar için sadece camide ibadet etmek gibi bir zorunluluk yok, inançları gereği yer yüzü onlara ibadethane kılınmıştır. Müslüman yol ortasında da, dağda da ibadet edebilir. Camileri ibadete kapatmak sorun olmaz.”

1967 yılının şubat ayı dine karşı toplantı ve eylemlerle geçti. 27 Şubat’ta Arnavutluk İşçi Partisi Merkezi Komitesi, ilçe parti komitelerine dine karşı savaş ile ilgili mektup gönderdi: “Din halkın afyonudur. Herkesin bu büyük gerçeği anlaması için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız, zehirlenmiş olanları da (ki az sayıda değiller) iyileştirmeliyiz. Bu büyük savaşın seyrini kendi haline bırakmamalıyız, sahip çıkmalıyız. Genç nesillerin bu afyonu bırakacağını söyleyip tatmin olmayalım. Din ile ilgili uygulamaların, dini yaşantının sadece yaşlılarda olduğunu söylemeyelim. Bu doğru değil; onlar yalnızca biz, onlara karşı savaşır ve gerçek yüzlerini gösterirsek şiddetini kaybeder, ancak onları küçümsersek yeniden dirilir, yayılır ve genişlerler.”

Ateist bir ülke

1967 yılının sonu korkunç geçecekti. “19 Kasım 1967’de rejim ‘Belirli kararnamelerin kaldırılması üzerine’ konulu 4337 sayılı kararnameyi çıkartarak, 1949-1951 yıllarında dini topluluklar tarafından çıkarılan tüzükleri tanıyan bazı kararnameleri iptal etmişti. Bu kararname, Anayasa ile bu hak güvence altında olmasına rağmen tüm dini vecibelerin yerine getirilmesini yasaklamıştı. Böylece, bu yıldan itibaren, Arnavutluk, dünyada eşi benzeri olmayan ve 23 yıl boyunca devam edecek şekilde ateist bir ülke olarak ilan edilmişti.”

Temmuz 1929’da kabul edilen Dini Toplulukların Statüsü ile ilgili kanuna göre, “mülkiyetler devletin kontrolüne bırakılmış, cami, tekke, kilise ve manastırlar ahlaki binalara dönüştürülmüş, kilise yasalarına gönüllü olarak teslim ilkesi sokulmuş ve devletin hakimiyeti sağlanmıştı…”

Ali M. Basha söz konusu yasanın, dini inançlara karşı daha farklı ağır önlemler alınmasının yolunu açtığını ve Arnavutluk’ta İslam’a en ağır zararı veren faktörlerden biri olduğunu değerlendiriyor. Bu atmosfer doğrultusunda 1929 yılında düzenlenen Arnavutluk Müslümanları Kongresinde, vaazların Arnavutça verilmesi, medreselerin tek bir enstitüde birleştirilmeleri, vakıfların merkezi yönetimi, her şehirde 2-3 tane cami açık kalması ve diğer camilerin kapatılması gibi bir dizi önlemler alınıyor. Yukarıda belirtilen ifadeler, devletin dini kurumların faaliyetlerini ve dini faaliyetleri olabildiğince kontrol edip sınırlandırmaya ve ülkedeki vatandaşların dini yaşam topluluklarının güçlerini ortadan kaldırmaya yönelik çabalarını ortaya koymaktadır. Ayrıca, komünist rejim tam ateizm ilanına doğru hareket ederek aşırılığa doğru yönelmiştir. Bu da dünyada eşi benzeri olmayan bir örnektir.

Sıra camilere ve kiliselere kazmayı vurmaya gelmişti. Onları harabeye, depoya çevirmenin yanında güya kültür evlerine ve spor salonlarına çevirerek bu mekanları inanan insanların yerine parti çığırtkanlığını yapan insanlarla doldurup ezan seslerinin yerine parti şarkısının alacağı mekanlara dönüştürmek için başlayan bu hareket asıl ulaşmak istedikleri ”yeni insan” modeline de kavuşmak adına yürütülenideolojik, kültürel ve ekonomik kirli bir savaştı. Dini kurumlar da dini yaşam da hedef alındı. 1945 tarihli Arazi Reformu Kanunu ve 1948 tarihli vergi kanunu, dini kurumlara ekonomik açıdan darbe vurdu ve Vakıfların da ayakta durmalarını sağlayan ekonomik faaliyetleri sert bir şekilde kısıtladı. Binlerce hektar arazi ve içindeki meyve ağaçları kamulaştırıldı ve daha sonra halka dağıtıldı. Halk da toprak elde etme coşkusuyla devletin bu adımını destekledi. Din adamları üzerindeki terör, gözaltılar, aşağılamalar, şantajlar, onların gerici olarak tanıtılmaları unutulmamalı. Onların üzerindeki ekonomik baskı, onlara boyun eğdirtmek ve din adamlığı kisvesini çıkartıp eline kazmayı almalarını sağlamak için kullanıldı. Hapishane, sürekli bir tehdit olarak kaldı. Din adamlarının birçoğu kurşuna dizildi, diğerleri hayatlarını demir parmaklıklar ardında geçirdi. Bazı din adamları ise malesef inançlarını inkâr ederek kominist rejimin ideolojilerini kendilerine din edindiler ya da öyle görünmek zorunda kaldılar.

Ritüellerin engellenmesi

1967 yılına kadarki savaş, güçlü kültürel ve ideolojik bir karaktere sahipti. Geleneklere ve yaşam biçimlerine karşı yürütülen bir savaş mahiyetindeydi. Kadınların özgürleştirilmesi; büyük, ataerkil ailenin bozulması ve yaşam tarzının değiştirilmesi, sözde ilerleme adına dine karşı atılmış güçlü bir adımdı. İnsanlar arasındaki iletişim dilinin, selamlaşmanın, tebriklerin, baş sağlığı dilemenin değiştirilmesi, dildeki dini kelimelerin tasfiyesi de toplumun dinsizleştirilmesi yönünde atılan diğer adımlardı. Türkçe kelimelerin Arnavut dilinden atılması, hakiki bir dil gelişiminden ziyade, konuşmada ve yazımda İslam’la ilgili herşeyin silinmesini amaçlıyordu. Bunun dışında, 1972 yılında bir isim sözlüğü çıkartıldı. Sözlükte Katoliklerin isimleri aynı kalırken Müslümanlar bu yeni listede kendilerine ait isimleri bulamadılar. Onlara yabancı isimler vermekle Müslümanların güçlü bir kimlik unsuru ortadan kaldırıldı. İşte o yüzden Ortodoks Kilisesinin başındaki kişi olan Yanulatos, 1990’lı yılların ardından dini aidiyet yüzdeliğin hesaplanmasının isim bazlı yapılmasını talep etti. Sünnet olmanın durdurulması ve yasadışı bir şekilde yapılması, dine karşı verilen mücadelenin direk bir sonucudur. Tüm bunlar, uzunvadeli bir planın ve araştırmanın sonucuydu. Din ile ilgili olan geleneklerin ortadan kaldırılması amaçlanıyordu.

Köylü ve şehirlilere kıyafetler zorla kabul ettirilecekti; geleneksel kıyafet olan şalvarlar ve camadanlar, modern kıyafetlerle değiştirilecekti. Şilteler yavaş yavaş yok olacak, yerini divan ve koltuklara bırakacaktı.Nihayetinde insan tabiatı bu yapılanlardan çok etkilencekti ve günümüzde dahi silinmesi güç izler bırakacaktı.

İnanca göre ayrı mezarlıklardan, ortak mezarlıklara geçildi. Sadece bu kadar değil. Müslüman cenazesini yıkanmaktan ve namazı kılınmaktan mahrum edildi ve ölüye kıyafet giydirilip tabuta sokuldu. Bu yetmemiş gibi alkol ikramı da cenaze yemeklerinin bir parçası oldu.

Komünistler, 1614 yılında kurulan başkent Tiran’ın sembol yapısı ve ilk camisi olan Süleyman Paşa Cami’ine yaptıkları ile niyetlerini açıkça ortaya koymaktaydılar. Tiran ile özdeşleşmişolan 1614 yılında inşa edilmiş Süleyman Paşa Camii, İkinci Dünya Savaşı sırasında 1943 yılında Almanlar tarafından yakıldı. Yenilenmesinin elzem olduğu düşünülen tarihi yapı,1944 yılında iktidara gelir gelmez. Komünist rejim tarafından ilk icraat olarak tamamen yıkıldı ve yerine komünist rejimlerin simgesi olan “meçhul asker” heykeli dikildi.

Bugüne yansımalar

Komünist rejim yıkılalı 30 yıl olsa da ruhlarda açtığı derin yaralar günümüzde hâlâ çok taze. Daha da önemlisi zorla komünist rejimin idealleri doğrultusunda yetiştirilen o nesil yaşıyor ve zihinleri yaşadığı bunalımı atlatabilmiş değil. Daha da vahîm olanı ise bu zihniyet ile yetişen neslin şu an ülkeyi yönetiyor olmasıdır. Müslümanlar yıllar geçse de kendi öz benliğini bulamadı. Dine karşı savaş artık yok,fakat küresel bir etki dolayısıyla, bu ülkede çoğunluk olsalar bile özellikle Müslümanları ötekileştirmeye yönelik gözle görülür bir çaba mevcut. Buna, 90’lardan bugüne kadar, özellikle Müslüman olmak üzere nitelikli bir yeni din adamı sınıfı oluşturmada karşılaşılan zorluklar da eklenebilir. Zaman ve sistemler değişti, ancak maalesef özellikle Arnavutluk vatandaşı Müslümanlar bilinçaltında yaşadıkları ağır travmanın etkisinden kurtulamadılar, yeni sürece olumlu katkıda bulunamadılar. Şimdi tezler farklı.Ancak Müslümanlar, inançlarına sahip çıkma şuuruna erişip hala sürmekte olan İslam karşıtı söylemlerin oluşturduğu ağır yükü, omuz omuza vererek ortadan kaldırmak zorundadır.

Zamana ihtiyaç var

Enver Hoca inancı, özellikle de İslam inancını Arnavutların hayatlarından zorla çıkarmaya çalıştı. O, ülkenin vatandaşlarının günlük yaşamları üzerinde dinin gücünün altını oymaya çalışan yöneticilerin ilki değildi, ancak bunu kendi iktidarının gücü ile değiştirmeye en kararlı kişiydi. Bunu başardı mı? Gerçekçi olmak gerekirse, bundan fazlasını başardı. 1990’lı yıllardan bu yana İslam’a ve Arnavut Müslümanlara yönelik olumsuz hissiyattan ötürü tüm bir nesil dine karşı olan bir duygu ve zihniyetle yetişti. Dine mesafeli durdu. Dine ait olan her şeyden korktu ve dinden koptu. Modernizm ve postmodernizm bulutları, yaşadığımız gökyüzünü daha kasvetli yapıyor. Çernobil topraklarının 1986’daki nükleer felaketten sonra yenilenmesi için zamana ihtiyacı olduğu gibi, Arnavutluk’ta 1967 Komünist-Enverist felaketinden zehirlenen alanın da temizlenmesi için zaman ve çabaya ihtiyacı var.

@MehdiGurra