Tayyip Erdoğan’ın hitabetinin etkisi, kullandığı araçlardan ya da sözcüklerden değil; sözcüklere yüklediği samimiyetten, hasbilikten, gerçekçilikten kaynaklanır. Mevlana’nın deyişiyle, Tayyip Erdoğan, “gönlünde olanı diline taşıyan” bir hatiptir.
Aydın Ünal - AK Parti Ankara Milletvekili
Sayın Cumhurbaşkanımızın uzun süre konuşma metin yazarlığını yapmış biri olarak, “sert, öfkeli, kutuplaştırıcı yazıyorsunuz” eleştirilerine çokça maruz kaldım. Aslında bana ve ekibime yöneltilen bu eleştiri, tıpkı, “Erdoğan iyi ama çevresi kötü” eleştirisi gibi, Tayyip Erdoğan’a söylenmeye cesaret edilemeyen sözlerin, onun çevresi, daha çok danışmanları üzerinden dile getirilmesinden başka bir anlama gelmiyordu.
En başta not düşmeliyim: Konuşma metinlerini yazan kişi, liderin arkasından giden kişidir. Metin yazarı, politika, dil, üslup belirlemez; liderin politikasını, dilini, üslubunu, konuşmada sadece yardımcı bir unsur olan metne yansıtmaya çalışır. Recep Tayyip Erdoğan; konuşma metinleri, prompter, modern ses sistemleri sayesinde etkili konuşan değil, onları birer araç olarak kullanabilen, siyasette sözün etkisini bilen, daha da önemlisi siyasette sözün ağırlığını ve değerini de en güçlü şekilde muhafaza edebilen bir hatiptir. Tayyip Erdoğan’ın hitabetinin etkisi, kullandığı araçlardan ya da sözcüklerden değil; sözcüklere yüklediği samimiyetten, hasbilikten, gerçekçilikten kaynaklanır. Mevlana’nın deyişiyle, Tayyip Erdoğan, “gönlünde olanı diline taşıyan” bir hatiptir.
Her kesimi kucaklayıcı
Cumhurbaşkanı’nın üslubu zaman zaman serttir, öfkelidir ve evet, kelimenin tam anlamıyla kimi zaman kavgacıdır. Ancak, aynı Cumhurbaşkanı’nın, bu topraklarda bugüne kadar yapılmış en kuşatıcı, en kapsayıcı ve en kucaklayıcı konuşmaları irad ettiğini de hatırlatalım. Aynı anda, Sünnilerin, Alevilerin, Türklerin, Kürtlerin, Romanların, azınlıkların, sağcıların, solcuların, liberallerin ve toplumun diğer tüm kesimlerinin gönüllerine samimiyetle hitap edebilen tek siyasetçi, tek devlet adamı Recep Tayyip Erdoğan olmuştur. Onun kullandığı kimi kelimeleri, kimi kavramları, tarihin tozlu raflarından indirip hatırlattığı ve yadettiği isimleri bugüne kadar dile getirebilen, ya da bu derece cesaretle dile getirebilen bir başka lider bu topraklarda var olmamıştır. “Millet” kavramı, “kardeş” kavramı, “Türk, Kürt, Çerkez, Boşnak, Roman, Arap, Zaza, Rum, Ermeni” kavramları, “Alevi, Sünni” kavramları, “Kürt meselesi”, “musafaha”, “kucaklaşma”, “helalleşme” kavramları konuşmalarında sıkça ve cesaretle vurguladığı kavramlardır. Hazreti Peygamberi de, Ashabını da, Ehli Beytini de, Hz. Hasan ve Hüseyin’i, Hz. Ali’yi de; Selçuklu’yu, Osmanlı’yı, Nurettin Zengi’yi, Selahattin Eyyubi’yi, Fatih’i, Yavuz Sultan Selim’i de en çok yad eden, en çok hatırlatan odur. Mehmet Akif ve Necip Fazıl kadar Nazım Hikmet’i, Oğuz Atay’ı referans gösteren; Mustafa Pehlivanoğlu, Esma Biltacı kadar Erdal Eren’e, Ahmet Kaya’ya da gözyaşı döken yine odur. İsmet İnönü’den, Cemal Gürsel’den, Kenan Evren’den bahsederken, Ali Şükrü Bey’i, Adnan Menderes’i, Turgut Özal’ı, Necmettin Erbakan’ı unutmayan ve tekrar tekrar hatırlatan da yine odur. Unutulan Kut-ül Amare zaferini, unutulmaya yüz tutmuş Fahrettin Paşa’yı, Kürtlerin dahi tanımadığı Ahmede Hani’yi, Mela Ciziri’yi, terörün unutturmaya çalıştığı Şivan Perver’i ve daha nice ismi ısrarla vurgulamış, Türkiye’nin gündemine taşımıştır. Bu ülkenin türküleriyle, şarkılarıyla, dağ, nehir isimleriyle konuşmuş, Neşet Ertaş’ın Gönül Dağı ile Şivan Perver’in Halepçe’sini aynı cümlede anarak tarihe silinmez notlar düşmüştür. Tayyip Erdoğan’ın kucaklayıcı üslubu, sadece konuşmalarda, sadece sözcüklerde kalmamış, somut şekilde politikalarına da yansımıştır. Her balkon konuşmasında samimiyetle dile getirdiği “hesaplaşma değil, helalleşme istiyoruz” çağrısı, Kürt meselesinin çözümünden Alevi kesimin sorunlarına eğilmeye, azınlıkların dertlerinin deva bulmasından her alanda özgürlüklerin gelişmesine kadar geniş bir yelpazede sessiz devrimlerolarak tecessüm etmiştir.
Peki, tarihin en kucaklayıcı, en kuşatıcı konuşmalarını yapan, Türkiye’nin tüm renklerine seslenen bir lider, neden zaman zaman sert üslup kullanır, neden kimi zaman kavgacı, mücadeleci bir dil ile hitap eder? Recep Tayyip Erdoğan’ın gerek konuşma üslubunun, gerek tavırlarının sert olduğu eleştirisi, sadece onu elverişli bir hedef olarak konumlandıranların değil, kurucusu olduğu siyasi partinin, lideri olduğu siyasi hareketin bazı mensupları tarafından da büyük bir “eziklik” ve “özgüvensizlikle” dile getirilir. Yakın bir yol arkadaşının da son derece isabetli şekilde ifade ettiği gibi, “kavga olduğunda kaçan, ama zafer olduğunda onunla balkona çıkmak için birbirini itekleyenler”, o sert üslubu hiç bir zaman anlayamamış, daha doğrusu o sert üslubun taşıdığı mücadeleci ruhu hiç benimseyememiştir. Tayyip Erdoğan da bunu ve bunları eminim ki çok iyi bilir; ne var ki her lider gibi o da yalnızdır...
Şuna hiç şüphe yok ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın kimi zaman sert, kimi zaman öfkeli, kimi zaman kavgacı, daha doğru bir deyimle “mücadeleci” üslubu, liderliğini yaptığı siyasetin tam da ruhunu yansıtır. Bu üslup, onu lider yapan, onu başarılı kılan, onun Yeni Türkiye’yi inşa etmesini sağlayan; ama en çok da Türkiye için ihtiyaç olan bir üsluptur. Bu ihtiyaç en çok 2013 yılından sonra, Gezi Olayları ve 17-25 Aralık sürecinde hissedilmiş, bu zorlu süreçlerin aşılmasını sağlamıştır.
Üslubu ne zaman sertleşti?
Gezi olayları, Türkiye’yi kuşatan ve tehdit eden azgın, kıyıcı, yıkıcı bir sokak hareketine dönüştüğünde, hemen herkes, Recep Tayyip Erdoğan’ın daha ılımlı, daha yumuşak ve kucaklayıcı bir üslup kullanması gerektiğini dile getirmişti. “Demokrasi sandıktan ibaret değildir”, “mesaj alınmıştır” gibi “anlayışlı” ve “kucaklayıcı” açıklamalar karşısında, Tayyip Erdoğan’ın üslubu “kışkırtıcı, kutuplaştırıcı, çok sert” bulunmuştu. Sadece bir hafta sonra, Erdoğan’ın bu üslubunun nasıl da isabetli, daha da ötesinde nasıl bir kurtarıcı üslup olduğu her kesim tarafından anlaşıldı. Erdoğan, daha ilk andan itibaren, bu kalkışmanın kendisini, ailesini ya da partisini değil; bu toplumun değerlerini, kutsallarını ve milli iradeyi hedef aldığını görmüş, buna göre tavır belirlemişti. Aslında Erdoğan, kendisine yönelik, şahsına yönelik husumetlerde bu derece celallenmemiştir. Mesele, milletin, vatanın bekası olduğunda, Yeni Türkiye’ye, Türkiye’nin kazanımlarına bir saldırı olduğunda ise asla alttan almamış, taviz vermemiş, geri adım atmayı düşünmemiş, tam tersine bir Akıncı beyi gibi hep öne atılan olmuştur. Üslubundan ve tavrından dolayı onu eleştirenler, o üslup ve tavrın milletteki yankısını, daha doğrusu “meselenin ağaç olmadığını” gördüklerinde mahcup olmuşlardı. Evlerinde tutulan yüzde 50, hatta yüzde 90’lara varan bir kesim, engin ferasetleriyle bu azgın sokak hareketlerinin gerçek manasını anlamış, birinin çıkıp, kendileri adına konuşmasını, haykırmasını sabırla beklemişlerdi. Gezi olayları sırasında yapılan milli irade mitingleritarihi kalabalıklara şahit olmuş, İstanbul tarihinin en kalabalık mitingini gerçekleştirmişti. Tayyip Erdoğan, milyonların önüne geçmiş, kollarını iki yana germiş, sert, öfkeli, ama kararlı üslubuyla hem arkasındaki kitleye cesaret vermiş, hem de arkasındaki kitlenin sözü, sesi, nefesi olmuş ve onların yüreklerini soğutmuştu. O “sert, kavgacı, öfkeli” üslup olmasaydı, sokağa çıkmış azgın kalabalık, karşısında böyle bir cesaret ve kararlılık görmeseydi, belki de bugün Türkiye farklı bir Türkiye olacaktı.
Benzeri bir süreç, 2. Gezi olarak da adlandırılabilecek 17-25 Aralık’ta yaşandı. Ahlaksızca saldırılar, pervasızca yayınlanan ses kayıtları, montajlar ve hiç bir sınır tanımayan ihanetler karşısında, bir başkası olsaydı, inanıyorum ki dizlerinin bağı çözülür ve olduğu yere çökerdi. Tayyip Erdoğan ise, nasıl lider olunacağını gösterir tarzda, bu en kuralsız savaşta dim dik ayakta durmuş, bütün saldırıları göğüslemiş, kısa sürede savunmadan çıkarak taarruza geçmiş ve inlere girmeye başlamıştı. Böyle bir ihanete uğrayan kişinin, sert üslup kullanmaktan başka seçeneği zaten yoktu.
Bugün, Recep Tayyip Erdoğan’a karşı, daha doğrusu onun şahsında millete ve ülkeye karşı çok daha büyük, çok daha kapsamlı bir saldırı gerçekleştiriliyor. Terör örgütü kahpece kan dökerken, muhalefet partileri, Aydın Doğan, FETÖ ve PKK medyası, içerdeki ve dışardaki Türkiye düşmanları, aynı merkezde üretilen dil ve üslupla, aynı kaynaktan çıkmış kelime, cümle ve manşetlerle Tayyip Erdoğan’a acımasızca saldırıyor. Tayyip Erdoğan ise, hiç bir ahlakı, sınırı olmayan bu saldırı karşısında, sadece sert üslubuyla bir kez daha milletinin cesur ve kararlı sesi oluyor.
İstiklal Marşı’nın yolunda
Tayyip Erdoğan’ın üslubu sert, öyle mi? Terör örgütü her gün kan döküyor, ama Tayyip Erdoğan kavgacı; CHP Genel Başkanı “PKK neden silah bıraksın ki” diyebiliyor, ama Erdoğan savaştan yana; MHP Genel Başkanı her ağzını açtığında edep dışı küfürler edebiliyor; ama Erdoğan öfkeli; Aydın Doğan medyası her gün çarpıtıyor, yalan söylüyor, saldırıyor ama Erdoğan kutuplaştırıcı; bazı gazeteler, hiç bir demokratik ülkede, hukuk devletinde görülemeyecek kadar saldırgan; ama Erdoğan diktatör; sosyal medyada her gün hakaret, küfür, edepsizlik oluk oluk akıyor, ama Erdoğan yasakçı; Fetullah Gülen Terör Örgütü her gün yeni bir ihanete imza atıyor, ama Erdoğan kinci; kızına, oğluna her gün iftira ediliyor, dil uzatılıyor, ama Erdoğan’ın üslubu sert...
Evet, Recep Tayyip Erdoğan’ın üslubu sert; iyi ki de sert...
Tıpkı İstiklal Marşı gibi; Erdoğan’ın üslubu da milletin ortak üslubu, milletin birleştirici üslubudur; ama yine tıpkı İstiklal Marşı gibi Erdoğan’ın üslubu da serttir.
Erdoğan, kimileri henüz anlamamış olsa da, bir kavga veriyor. Şahsının, ailesinin kavgasını değil, makam, mevkiinin kavgasını değil; milletin ve ülkenin kavgasını, istiklalin ve istikbalin kavgasını, Yeni, büyük Türkiye’nin kavgasını veriyor.
O sert olduğu için, o öfkeli olduğu için; O, saldırıyı ve niyeti gördüğü için kavga veriyor; iyiki de veriyor. Eğer o sert, o kararlı ve cesur üslup olmasa, eğer millet onun sözcüklerinde kendi hissiyatını bulup, “iyi ki adımıza mücadele eden var” demese, eğer milletin öfkesi Erdoğan’ın kelimelerinde tecessüm etmese...
Allah korusun...
aunal@basbakanlik.gov.tr