Etnik milliyetçilik sorununun çözümü başkanlık sistemi

Prof. Dr. Hüsamettin Arslan - Uludağ Ünv. Sosyoloji Bölümü
27.04.2013

Başkanlık sistemine geçtiğinizde Türkler Türk, Kürtler Kürt olmaktan çıkmazlar; Türkiye Türkiye olmaktan, devlet devlet olmaktan çıkmaz. Aslında önemli olan, “nasıl bir başkanlık sistemi” sorusudur. Eyalet, federasyon, konfederasyon içermeyen bir başkanlık sistemi olamaz mı? Halkın ve hukukun denetiminde bir başkanlık sistemi inşa edemez miyiz? Bunu yaparak etnik particiliği, mezhep particiliğini ebediyen tarihe gömemez miyiz?



Türkiye Kürtçü elitler meselesini tartışmaktan yoruldu; ağızda gereğinden fazla çiğnenen lokmanın kaderi tükürülüp atılmaktır. Bir şeyi önemsizleştirmek mi istiyorsunuz; tartışın, sürekli tartışın ve tekrar tekrar tartışın! “Kürt” kelimesi son otuz küsur yılda kamuoyunda kullanılma rekoru kırdı ve ihmal edilmişliğinin acısını çoktan çıkardı;  anlamını yitirmek üzere. “Sorun” neredeyse tanınamaz, tarif edilemez hale geldi. Artık bıktık; ölmekten, öldürmekten ve konuşmaktan, yakmaktan ve yakılmaktan, Kürtler hakkında konuşmaktan ve yazmaktan bıktık. PKK bile taşeronluk rolünden bıktı.

Tanrı’ya şükürler olsun ki teröre ve Kürt elitler sorununa çözüm umutları görünüyor ufukta. Bu çözüm sürecinde kimin kartları daha güçlü? Devletin kartları mı Kürtçü elitlerin kartları mı? Cevap net aslında: Türkiye Cumhuriyeti Kürtçü elitler sorunu dahil sorunlarının çözümü konusunda, hem içeride hem dışarıda hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Elbette devletin önünde büyük ve aşılması zor dağlar var; fakat Kürtçü elitlerin önündekiler, mucize (!) olmayacaksa, neredeyse aşılamayacak kadar yüksek ve çetin. Kürtlerin dünyada Türklerden daha iyi kardeşleri mi var? Kürtler Türkleri bırakıp emperyalist güçlerin kucağına mı oturacaklar! 

Türkiye artık müesses yönetim sistemini tartışıyor; müesses sistemin unsuru olan ve eleştirel tartışma gündemine girmeyen hiçbir şey kalmadı. Fikirler hayatı izler; hayat fikirlerden önce değişir; aslında müesses rejim sokaklarda, kafelerde, sınıflarda ve oturma odalarında fiilen çöktü; insanlar her gün eski bir politik kutsalı fiilen yıkmakla meşgul. Bütün bunlara rağmen Türkiye dünyadaki yerini eskisinden çok daha güçlü bir biçimde koruyor. Yeni anayasamız parlamenter sistemin içinden çıkılamaz politik tartışmalarına takıldı; fakat toplumlar anayasaları tescil etmeden de fiilen değişebilirler. Anayasalar kurtuluş reçeteleri (constitutionalism/anayasacılık) olarak görülemezler;  anayasalar fiilen değişen hayatın yeni politik durumlarının aksesuarlarıdır. Son iki yüzyılımız anayasa değiştirmekle geçti. Anayasa değiştirmekten yorulduk. 

Yine de anayasalar önemlidirler; fakat her şey değildirler. Aslında “toplumsal sözleşme” ya da “sosyal kontrat” bir modern mittir. Hobbes’tan ve Rousseau’dan beri bu bir modern “beyaz mitoloji”. Türkiye’nin halklarına yeni bir mitoloji, yeni bir sosyal kontrat, yeni bir anayasa lazım; politik parti elitleri bu konuda hemfikir. Anayasalar mucizeler yaratamazlar, sorunların çözümünü anayasalara bağlamak bir kendini aldatma türü olabilir. Toplumun koşulları anayasalara bağlı değildir; anayasalar toplumun koşullarına bağlıdır. İhtiyacımız olan yeni bir mit; mitsiz yaşayamayız; hepsi bundan ibaret. Önemli olan hayattır, önemli olan sosyal praksistir, anayasacılık ideolojisi değil.

Türkiye’nin sosyalist elitleri Türkiye’de sınıflararası bir savaşın elinin kulağında olduğunu iddia etmişlerdi. Bugün “dinsiz” mezhepçiler bizi bir Sünni-Alevi savaşının, Türk ve Kürt milliyetçisi elitler bir Türk-Kürt savaşının elinin kulağında olduğunu söyleyerek tehdit ediyorlar. Bütün bunlar zırva; halklarımız elitlerin zırvalarını dinlemekten yoruldu. Açıkça söyleyelim, sizin adınıza üzgünüz! Türkiye’de halklar ebediyen birbirleriyle savaşmayacaklar. Yine günümüzün çözüm tartışmalarında birileri halklar adına barış ve kardeşlik vaadinde bulunuyorlar. Bu onların illüzyonları. Türkiye’nin halkları fabrikalarda, sokaklarda ve dershanelerde barışı çoktan tesis etti. Zaten savaşmıyorlardı. İstisnalar var denilecektir. Fakat istisnalar kuralı doğrularlar. Halk aptal değildir, halk elitlerinden daima daha akıllıdır. Halkların kılavuzları miras aldıkları hikmetleri, basiretleri ve güdüleridir. 

Güçlü ülkeler ve hükümetleri

Türkiye için çok daha reel, daha önemli olan tartışma başkanlık sistemi tartışmasıdır. Tartışma bu konuda yapılmalıdır. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçiş problemi anayasa probleminden çok daha reel bir problem, yani toplumumuzda karşılığı olan bir problem. Başkanlık sistemi bir partinin ya da bazı partilerin işine gelebilir, başka bazı partilerin de işine gelmeyebilir. Fakat bu her şey için geçerlidir; her şey bazı partilerin işine gelirken, başka partilerin işine gelmeyebilir. Parlamenter sistem taraftarlığı yapmak bizi CHP’li ya da MHP’li yapmaz; başkanlık sistemini savunmak da AKP’li yapmaz. Memleketimiz ve insanımız politik partilerden daha büyük ve önemlidir.

Sorunumuz şu: Türkiye Kürtçülük sorununu, benim tercih ettiğim söyleyişle Kürtçü elitler sorununu müesses rejimini, yani parlamenter sistemi muhafaza ederek çözebilir mi? Acizane fikrim: çözemez. Çünkü, mensubu politik elitler aksini söylese de, BDP “etnik” bir partidir; PKK etnik bir örgüttür; BDP ve PKK, mensubu elitler ne söylerse söylesin etnik parti ve örgüt kimliklerini kaybederlerse, politik bir parti olarak hayatta kalamazlar. Ve parlamenter sistemler etnik partileri taşımazlar. Etnik parti politik parti değil; politika imkanının önündeki engeldir.  

Parlamenter sistem hakim çizgisi itibarı ile  “ulus devlet” rejimidir; görece tek halka dayalı homojen toplumlarda çok iyi işleyebilir; geçmişlerinde toplumlarını “sosyal/etnik/dini hijyene” tabi tutmuş ve bunda başarılı olmuş toplumlarda çok iyi işliyor olabilir. Fakat halkları ulus devlet ve parlamenter rejimi taşıyamayacak kadar heterojen toplumlarda etkili şekilde uygulanması çok zordur. Sözün gelişi parlamenter sistemde yüzde on seçim barajı çok büyük bir problem haline gelebilir. Etnik partiler parlamenter sistemin nimetleriyle (!) beslenerek daha, çok daha “etnik” partilere dönüşebilirler ve bu Türkiye için büyük bir risktir. Öyle bir rejiminiz olmalıdır ki o rejimde etnik farklılıklarla politik farklılıklar birbiriyle örtüşmesin. Örtüşürse ne olur; örtüşürse parlamenter sistem işlemez. En azından kendimize karşı dürüst olalım: Türkiye’de parlamenter sistem ancak “devlet” vesayetinde işleyebilmiştir ve sonuç başka sorunlarımız yanında Kürtçülüğün sistemin taşımayacağı bir soruna dönüşmesidir. Parlamenter sisteminiz çok mu iyi işliyor da ona dört elle sarılıyorsunuz? Günümüzde dünyanın ‘büyük’ devletlerinin ve ‘refah’ toplumlarının yada ‘ileri’ toplumlarının büyük bir çoğunluğu şu ya da bu formunda başkanlık sistemiyle yönetilmiyor mu? 

Çok halklı bir ülkemizin olması şanssızlığımız değil, şansımızdır. Biz büyüklüğü tescil edilmiş bir imparatorluğun varisleriyiz. Elhamdülillah! Bu bir lütuf. Bunun kıymetini bilmeliyiz. Bu mirastan derin rahatsızlık duyanlar, başkanlık sistemini padişahlık sistemi olarak görüyorlar; buna bir etiket de buldular: “Osmanlıcılık” (!) bu bir politik belden aşağıya vurmadır ve hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Unutmasınlar ki halklarının geçmişlerini reddeden politik eğilimler bu memlekette iktidar yüzü göremeyeceklerdir. Sistemler muhatapları olan halklardan daha önemli değildir. 

Parlamenter sistemi tartışalım

Türkiye sosyal ve politik gündem değişmelerinin ülkesidir; Türkiye yeni gündemler cennetidir. Bu onun dünyada işgal ettiği yerden, uluslararası ilişkilerinden ve derin yapısal sorunlarından kaynaklanıyor. Parlamenter sistem yavaş işler, hantaldır; işler yanlış gittiğinde parlamenter sistemde ‘sorumlu’ bulmak neredeyse imkansızdır. Bu yüzden sık sık Türkiye’de şu çığlığı duyarsınız: Nerede bu devlet, bu memleketin sahibi yok mu? Başkanlık sisteminde durum farklıdır. Başkanlık çok halklı toplumlara, imparatorluk sisteminin mirasçılarına daha uygundur; politik eğilimlerine dine, partilerine kiliseye bağlanır gibi bağlanan bir toplum yapısına sahip bir ülkede barışı sağlayamazsınız, sorunlarınızı çözemezsiniz ve seksen küsur yılda ancak ve ancak dünya toplumları hiyerarşisinin alt sıralarında debelenmek mukadderatınız olur. Fakat şartlar Türkiye’de sistem değiştirmenin bazı elitler için din değiştirmekten daha zor olduğunu gösteriyor. Başkanlık sistemine geçtiğinizde Türkler Türk, Kürtler Kürt olmaktan çıkmazlar; Türkiye Türkiye olmaktan, devlet devlet olmaktan çıkmaz. Aslında önemli olan sorunumuz, nasıl bir başkanlık sistemi sorusudur. Bu soruya henüz cevap bulamadık, ama bulabiliriz. Eyalet, federasyon, konfederasyon içirmeyen bir başkanlık sistemi olamaz mı? Halkın ve hukukun denetiminde bir başkanlık sistemi inşa edemez miyiz? Bunu yaparak din olarak particiliği, etnik particiliği, mezhep particiliğini ebediyen tarihe gömemez miyiz? Türkiye’nin kör-topal işleyen parlamenter sistem içinde kalarak etnik milliyetçilik sorununu, huzur ve düzen sorununu ve hatta ekonomik ve askeri ve sosyal sorunlarını, uluslararası sorunlarını çözemeyeceği neredeyse bir bedahettir.

harslan56@gmail.com