Ey gök armağanı hoş geldin!

Prof. Dr. Mazhar Bağlı / KTO Karatay Üniversitesi
16.04.2021

Oruç, daha önceki kavimlere de buyrulmuş olan temel ibadetlerden birisidir. İşin içinde gizli olan hikmetler bir yana, oruç tutmanın toplumsal olarak oluşturduğu bir değer alanı vardır ve bunlar, o mundemiç olan alanın tam da sosyolojik deyimi ile temel taşıyıcı ajanıdırlar adeta. İslam geleneği açısından Müslüman olmanın en basit somut göstergesi kalben inanmaktır ama din, ibadet ile iman arasında ontolojik bir illiyet rabıtasını da kurar. Teori ile pratiğin ayrı olmadığı bir mesajdır İslam. Günümüzde bu ilkeyi sarsan en önemli değişim dünyevileşmektir, bir başka ifade ile ibadetsiz bir dini inancın yaygınlaşmasıdır.



Şair-i maderzâat Hüseyin Atlansoy derdi ki, bizim edebiyat geleneğinde bir kişinin şairliği yazdığı naat ile tescillenir. Na't, kuru bir methiye değildir. Hz. Peygamber'e duyulan sevginin ve gösterilen saygının bir ifadesidir. Zira Müslüman coğrafyada tüm aşkların en yücesi Hz. Peygamber sevgisidir. Madem ki şiirin konusu her daim aşktır o halde her şair öyle ya da böyle en yüce aşkı da kendisine konu edinmelidir.

Hassân Bin Sâbit'ten Kâ'b Bin Mâlik'e, Firdevsi'den Süleyman Çelebi'ye Fuzuli'den Nabi'ye, Yunus Emre'den Arif Nihat'a, Sezai Karakoç'tan Erdem Beyazıt'a, İsmet Özel'den Necip Fazıl'a Aşık Veysel'den Ragıp Karcı'ya binlercesinin yüreğindeki Hz. Muhammed'e duyulan sevgisinin ifadesidir bu na'tı şerifler. Hem sevgiyi izhar etme hem de şefaaine nail olma tutkusudur bunlar. Ona çağrıdır adeta. Gel! sıratın başında kayır beni diye yalvaran yüreklerin sesidir na'tlar.

Mecnûn'un ancak adı var

Bu arada anti parantez itiraf etmeliyim ki Sultan-ı Şuara Fuzuli'nin Su Kasidesi ile Arif Nihat Asya'nın Naat'ı benim gönlümdeki yerleri sebepsiz olarak hep farklıdırlar. Her okumada istisnasız göz yaşlarımı tutamam. Onların aşkına hayranım. Bunları okuyunca da yine büyük ustanın o mısraları aklıma gelir: "Mende Mecnûn'dan füzûn âşıklık isti'dâdı var /Âşık-i sâdık menem Mecnûn'un ancak adı var" mısrası ile kendimden hicap ederim.

Bu konuda akademik bir çalışma yapılmış mı bilmiyorum ama ne zaman bir na't-ı şerif okusam Ramazan'da yazıldığını düşünürüm hep, özellikle de Süleyman Çelebi'nin yazdığı Vesîletü'n-Necât, halk arasında bilinen adıyla Mevlid'i.

Benim doğduğum bölgede, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde özellikle de Şanlıurfa'da Ramazan aylarının en vazgeçilmez adeti Mevlid okutmaktır. İmam Hatip Lisesindeki yıllarımızda bunun bir bidat olduğu konusu çokça tartışılırdı. Sert itirazlarda bulunanlar da vardı. Ama bir sosyolog olarak ifade etmem gerekir ki, İslam'ın temel değerlerinin sosyolojik bir kurumsal yapıya dönüşmesi ancak bir kültür ikliminde mümkün olabilir. Eğer bu kültürel unsurlara kaynaklık eden niyetler şeriata aykırı değilse itiraz edilmesini en basit ifadesi ile şık bulmam.

Belli ki bizden önceki müminler de Hz. Peygamber'e duyulan aşkın ifadesi olarak ayinsel bir huşu içinde Mevlid okunmasına itiraz edenleri şık bir dil ile ikaz edip bildiklerini bugüne kadar okumaya devam etmişlerdir.

Kürtçe Mevlid

Giderek dünyevileşmeye yenik düşmüş olmakla beraber hala Mevlit okutmak önemli bir adettir. Özellikle de Ramazan'ın son on gününde, mümkünse de Kadir Gecesi'nde, kalabalık bir davetli misafir ile özel bir iftar yemeği eşliğinde okutulan Mevlit, davetlilerin ortamına göre, Kürtçe de okunabilir, Türkçe de. İşte Türkçe okutulan Mevlit yukarda andığımız Süleyman Çelebi'nin onbeşinci yüzyılda yazmış olduğudur. Efendimizin doğumunu, güzel ahlakını, hayatını, fiziki görüntüsünü, anne-babasını ve doğumunda meydana gelen mucizeleri anlatır. Zaten Kürtçe olan da Süleyman Çelebi'nin eserinden esinlenerek, tahminen 18, yüzyılda Molla Hüseyin El-Batevî tarafından yazılmış olandır.

Gerçi Osmanlı döneminde ilk önce hazreti peygamberin doğum gününde yapılan bir ritüel idi ama daha sonra pek çok özel günde de Mevlit okutulmaya başlanmıştır. Pek çok yerde ve günde Mevlit Okutulmasına şahit olmuşluğum vardır ama hiç birisi Urfa'daki Ramazan Mevlidi kadar özgün, maneviyatlı ve keyifli değildir.

Urfa'da Ramazan Mevlidi

Davetliler ikindi namazından sonra Mevlid'in okunacağı/okutulacağı haneye gitmeye başlarlar. Ev sahibi misafirleri kapıda, ailenin din büyüğü odada karşılar onları. Hoca efendi hem misafirleri buyur eder yerlerine hem de sohbet eder onlarla. Sohbetin ana konusu Ramazan'ın bereketidir. Fakir fukaranın ne kadar gözetilip gözetilmediğidir. Misafirlerin çoğunun geldiğine hükmeden mevlithan, ki bu genelde ev sahibinin kıratını en çok sevdiği ya da din büyüğünün işaret ettiği ve itibar ettiği imam, mevlithandır. Mevlidin her bir bölümü farklı bir makam ile okunmaya başlar. Herkes pür dikkat ve huşu içinde dinlerler hoca efendiyi. Ev sahibi, önce buhur tütsüler yakar. Sonra bir tepsinin içine bir evde mutlaka olması gereken bir bardak su ve erzaktan (su, un, bulgur, tuz, buğday, pirinç, şeker, baharat gibi) birer tutam koyup üstünü bir tülbentle örtüp, bereketi artsın diye mevlid-i şerifi okuyan hocanın önüne bırakır. O'nun doğuşu ile aleme bahşedilen beyt bereketten bizim hanedeki erzaklara da nasip et demenin bir başka dildeki adıdır bu gelenek.

Buhur kokusu, baharat ve gül yağı kokuları birbirine karışır. Önce münacât ile başlanır. Sonra alemin yaratılma nedeni, bütün eflakın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı sultanlar sultanının teşrifine geçilecektir. Birazdan duygu seli başlayacaktır. Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan "Merhaba Ey Ali Sultan" diye başlayan kısma geldiği anda cemaat hep birlikte ayağa kalkar. Kainatın efendisini ayakta, elleri bağlı, gözleri yaşlı olarak karşılamaktadırlar. Hürmet için ayağa kalkılmıştır, itaat için eller bağlıdır. Ama efendiler efendisi yetim doğmuştur, hüzün büyüktür gözler yaşlıdır...

Oruç, daha önceki kavimlere de buyrulmuş olan temel ibadetlerden birisidir. İşin içinde gizli olan hikmetler bir yana, oruç tutmanın toplumsal olarak oluşturduğu bir değer alanı vardır ve bunlar, o mundemiç olan alanın tam da sosyolojik deyimi ile temel taşıyıcı ajanıdırlar adeta.

Arınma süreci

Bize kadar tevarüs eden bu ibadet, metafiziğin hayatımızdaki yerini her yıl tahkim edip üzerinin küllenmesini engeller. Büyük dalgınlıklardan uyanma zamanıdır. Elbette arınmayı gerektirecek hatalar işlemişiz ve işlemeye de devam edeceğiz. Ama önemli olan bunların farkına varmaktır ve Ramazan tam da bunu hatırlatan bir zaman dilimidir. Zamanın dışına çıkamayacağımıza göre bunun da dışında kalamıyoruz nitekim. Bütün farklılıkları bilmenin teorisine dair pratikleri yaşatır bize. Bundan dolayı da Ramazan'a özgü adetleri sadece oruç ibadetinin yerine getirilmesi çerçevesinde görmemek gerekir. Gerçekte bir yenilenme ve arınma sürecidir. İtikaf, çile (doğuda "çellé" denilir), mukabele, teravih, fıtr sadakası vb adetler de orucun bu anlamdaki işlevinin kök salmasına katkıda bulunurlar.

Büyük usta Sezai Karakoç onu "gökten gelen bir armağan" olarak tanımlar. Fizik ile fizikötesini ayıran perdeyi kaldıran bir zaman dilimi olarak görür Ramazan ayını.

Bundan dolayı da Anadolu'nun pek çok yerinde oruç, dinin diğer şartlardından çok daha fazla önemsenir. Hatta Türkiye'nin pek çok yerinde, Ramazan ayında oruç tutmak adeta Müslüman olmanın biricik şartı olarak görülür. Muhtemeldir ki Ramazan'ın bu kadar önemsenmesinin nedeni de Sezai beyin işaret ettiği gökten gelen armağandan mümin kardeşini mahrum bırakmama çabasının sonucudur.

Rahmetin yağmur gibi yağdığı bir zaman diliminde herkesin bundan nasiplenmesinin çabası sonucu oluşan o atmosferi günümüzde "özgürlük" kavramına kurban etmenin ne kadar hüzün verici olduğunu söylemeye hacet yok sanırım.

Meşru bir özrü olanlar, hastalar, seferi olanlar ve çocuklar vb. bu ibadeti yerine getirme mükellefiyetinde değildirler. Ramazan ayında ulu orta yemek yiyen birisini peşin hükümle yargılamak da asla doğru değildir. Elbette oruç tutanlara karşı gereken saygının ve hassasiyetin gösterilmesini beklemek en doğal hakkımızdır ama oruç tutmayanları da peşin yargılarla mahkum etmek ya da iradesi üzerinde bir baskı kurmak doğru değildir. Nerdeyse her Ramazan'da oruç tutmayanların saldırıya uğradığına dair özellikle bir kısım yayın organları tarafından birkaç haber "hazırlanır". Bu haberlerle iki şey hedeflenir, birincisi oruç tutanların dinin temel esprisi olan hoşgörüden uzak olduğunu vurgulamaktır. Her ne kadar oruç tutuyorlarsa da aslında bu insanların boş bir eziyet çektiklerini anlatmak ya da bu yönde bir imaj oluşturmaktır. İkincisi de, oruç tutmanın tamamen toplumsal baskı sonucu gelenekselleşmiş bir ibadet olduğu fikrini yaymaktır.

İslam geleneği açısından Müslüman olmanın en basit somut göstergesi kalben inanmaktır ama din, ibadet ile iman arasında ontolojik bir illiyet rabıtasını da kurar. Teori ile pratiğin ayrı olmadığı bir mesajdır İslam. Günümüzde bu ilkeyi sarsan en önemli değişim dünyevileşmek, bir başka ifade ile ibadetsiz bir dini inancın yaygınlaşmasıdır. Günümüzün moda deyimi ile protestanlaşmaktır. Ki İslam bu tahripkar değişim dinamiklerine karşı iman ile amel arasında derin bir yarığın oluşmasını engelleyecek bir yapıyı hep telkin eder. İşin toplumsal alandaki yansımasına olan ilgiyi de bu çerçeveden değerlendirmek gerekir ki eski ramazanlara olan özlem de sadece bir iki gösteri sanatına veya davulcuların manisine olan merak değildir. Tam da bahsedildiği gibi oruçla birlikte gerçekleşen arınmayı güçlendiren sosyolojinin yok olması endişesidir.

Tartışma derin ve eski. Ancak şunu söylemek mümkündür, her bir amel imanı güçlendirir. Dini pratikler hem inancı hem de kişiliği eğitirler. Ki bunlar arasında en kıymetli olanlardan birisidir oruç ibadeti. Oruç tutmak, bu paradoksu paranteze alan bir iklime götürür insanı. Orucu diğer ibadetlerden farklı kılan da budur zaten, insanın sahip olduğu tek ayrıcalıklı gücü ve yeteneği olan iradesini rabbine teslim ettiğini hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde somutlaştırmış olmasıdır. Oruçlu olan ne kendisini ne de bir başkasını kandırabilir. Oruç ile kişi kendisini de rabbini de kandıramaz. Oruç tutup tutmaması onun ile vicdanı arasında bir sırdır.

Babam, özellikle de sıcak yaz aylarına denk gelen Ramazanlarda en çok iftara doğru sofra başında beklemeyi tembihler bize. Kendisi de öyle olsun ister her zaman. İftara en az on, onbeş dakika kala sofra kurulur, soğuk su, meyan şerbeti, ayran, koruk şerbeti ve diğer içecekler hazırlanır. İçecekler, yemekler, tuz, hurma vs her şey hazır olunca herkesin eksiksiz sofra başına oturup özellikle beklemesini ister. Ve hiç usanmadan her iftar vaktinde de bize o meşhur kıssayı anlatır:

Allah Teala meleklere şu an emrediyor: "Bakın bakayım yeryüzünde tam olarak şimdi ne görüyorsunuz?"

Melekler:

Ey Yüce Rabbimiz! Malumunuz, kulların susuzluktan dudakları çatlamış, açlıktan bitap düşmüş halde sofralarının başında oturmuşlar. Yemiyorlar ve içmiyorlar bekliyorlar.

Allah Teala:

Neyi bekliyorlar ve niçin bekliyorlar?

Melekler:

Senen emrini yerine getirmek için, orucun erkanını, yani şartlarını tamamlamayı büyük bir sabırla bekliyorlar.

Allah Teala:

Neyi umarak bekliyorlar?

Melekler:

Senin rızana mazhar olmak için, ve rahmetine erişmek için bekliyorlar. Ve Allah Teâlâ o an meleklerine şöyle emreder: "Gördünüz mü itaatkar kullarımı. İftar ile birlikte rahmetimi yağmur gibi onların üzerine yağdırın o zaman."

Rahmet ayı olarak adlandırılması da bundandır. Bu rahmetin tüm ümmetin üzerine hesapsız yağmasını umarak herkese hayırlı Ramazanlar...

mazharbagli@gmail.com