Fakir kedi ve mutluluk endeksleri

Dr. Hatice Çolak / Yazar
20.02.2021

Mutluluk endekslerine göre her birisinde epey yıllar yaşadığım Avusturya 9., Türkiye 93. ve Tanzanya 143. sırada. Benim tecrübelerime göre ise en azından Tanzanya ile Avusturya'nın yer değiştirmesi çok makul olur.



Bir varmış, bir yokmuş... Çok eski zamanlardan ve çok uzak köylerden birinde fakir bir kedi yaşarmış. Kedinin fakiri zengini olur mu hiç demeyin. Bu kedi gerçekten fakirmiş, üstelik onun fakirliğini görecek, ona acıyacak ve yardım eli uzatacak tek bir Allah'ın kulu yokmuş. Çünkü bu kedi köyün ağasının kedisiymiş ve önünden eti tavuğu hiç eksik olmazmış. Böyle olunca da herkes onun çok şanslı, çok bahtlı bir kedi olduğunu sanırmış.

Ama ne çare ki bu kedi, bu ete tavuğa asla dokunmazmış. Biraz su içer, ve elbette açlıktan, günden güne eriyip gidermiş.

Pek çok doktor veteriner gelmiş muayene etmiş kediyi, daha da çok hoca gelmiş okumuş şifa olsun diye, ama hiçbir şey kedinin derdine çare olamıyormuş. Ah keşke dili olsaymış da anlatabilseymiş meramını... Anlaşılmamak bir yana dursun, zavallı kedicik zamanla köyün ağası, evin uşakları ve diğer herkes tarafından şımarıklık ve terbiyesizlikle suçlanmaya başlamış. Önüne pirzola koyunca oradan uzaklaşan kedi olur muymuş hiç, nerde görülmüş? Bunca nimetin arasında bu kadar sıska kalacak kedi, olmaz olsunmuş. Kedi günden güne ağanın hırsının ve nefretinin hedefi haline gelmiş. Neyse ki bu kedi, keçi değilmiş de ağanın sinirine gelip kelleyi yitirmemiş. Ama atsan atılmaz, satsan satılmaz bu kedinin çilesi büyüdükçe büyümüş... Açlıktan orda burda bayılmaya başlamış zavallı kedi.

Ve nihayet, ağanın bu duruma çok sinirlendiği bir gün kedi kapının önüne konulmuş. Zavallı kedi bu duruma sevinmiş aslında, hali olsa gidecek, kendine yiyecek birşeyler arayacakmış özgürce. Ama daha buna kalmadan, kapının önüne konur konmaz, bu şımarık kedinin kötü ününü duyan ve hasedinden çatlayan başka kedilerin hışmına uğramış. Nerdeyse canından olacakmış ki evin uşağı durumu farkedip diğer kedileri kovalamış, bizim sıska kediyi kucaklamış. Eve geri götürse, ağası kızar, bıraksa öldürecekler zavallıcığı, n'apsam diye düşünmüş düşünmüş ve kediyi kendi evine götürmeyi akletmiş. Zaten yıllardır çocukları olmadığından hanımının canı sıkılır dururmuş. Ve bu kedinin hikayesini duyan herkes gibi o da gizliden meraklanırmış kedinin akıbetine.

Zenginlik nedir?

Evin hanımı kediciği kutsal bir misafir gibi karşılamış, tüm sevgisiyle yaralarını temizlemiş. Ve işte o an çok enteresan bişey olmuş. Kadıncağız bir an, duyduklarının da etkisiyle, kedinin kedi olduğunu unutmuş ve insanların hasta ve yaralı insanlara yaptığı gibi bu kediye mis kokulu bir tarhana çorbası pişirmiş. Ve yine şaşıracağınızı garanti ederim ki kedicik bu bir tas çorbayı, hastalığına yaralarına bakmadan bir çırpıda içip bitirmiş. Meğerse bizim kedi vejetaryenmiş! Ve ağanın şanına yakışmayacağından etten başkasını koymamışlar ki hiç önüne, kedicik karnını doyursun.

Kadın doldurmuş tası kedi içmiş, kadın doldurmuş kedi içmiş. Kadın tasa çorba doldurmaktan usanmamış, kedi bütün tenceredeki çorbayı bitirene kadar içmekten. Kadın kendini bir mucit gibi, bir hekim gibi, bir ana gibi hissetmiş, kedi kendini ilk defa karnı doyan yenidoğmuş bir bebek gibi. Kadın dayanamamış, kedinin tencerenin dibini yalamasına da müsaade etmiş. Ve kedi bir güzel yalandıktan sonra tencerenin dibine kıvrılmış, ve dünyanın en mutlu kedisi olarak, kadının şaşkın ve gururlu bakışları arasında uykuya dalıvermiş.

Zenginlik bundan öte ne olasıymış?

Gayri safi milli mutluluk

Yaklaşık 10 yıl kadar önce bu masalı yazdığımda ne gayri safi milli mutluluk diye bir olgudan haberdardım, ne Dubai'deki Mutluluk Bakanlığından, ne mutluluk endekslerinden ne de hatta Bhutan diye bir ülkenin varlığından. Ne o mutluluğun peşindeki arayış filmlerini izlemiştim, ne de mutluluğu aramak için yollara düşmüştüm.

Yine de, hepimiz gibi ben de, mutluluğun tanımının kişiden kişiye, hatta kediden kediye değişebileceğinin farkındaydım.

Bu masalı yazdığım sıralarda, benim için mutluluğun ve huzurun simgesi olan kedileri çok sevsem de bir kedim bile yoktu. Şimdi dört kedimle birlikte yaşıyorum ve doğdukları dakikadan itibaren birbirlerinden ne kadar farklı ve özel olduklarını görüyorum. Hasılı, azıcık kedilerle, sonra da mutlulukla ilgili bir kaç kelam edeceğim bu yazıda.

Geçtiğimiz yıllarda Kıbrıs'da 9 bin 500 yıl öncesine ait evcil kedi fosilleri bulundu. Demek o ki aslında bilindik insanlık tarihimiz kadar kadim kedilerle dostluğumuz. Günlerinin yüzde 70'ini uyuyarak geçiren ve fare öldürmek dışında hemen hiçbir faydası olmayan bu kedileri neden bu kadar seviyoruz bilmiyorum. Öyle çok seviyoruz ki hem de Guinness rekorlar kitabına giren Blackie isimli kediye sahibi 7 milyon sterlinlik miras bırakıyor, 1963'de bir kedi uzaya gidiyor, antik Mısır'da bir kedi öldüğünde sahipleri yasını tutmak için kaşlarını traş ediyor. Dünyada 2021 rakamlarına göre sokaklarda 480 milyon, evlerde sahiplenilmiş 220 milyon olmak üzere nerdeyse insan nüfusunun onda biri kadar kedi var. İnsandan beş kat daha keskin duyma duyuları, 180 derece kulaklarını çevirebiliyorlar, velhasıl harika yaratıklar. Nasıl avlandıklarını görüyorum da, Serengeti'de gördüğüm çitaların avlanmasından pek de farklı değil. Zaten bilimsel olarak da yüzde 95.6 oranında kaplanlarla genetik benzerlik gösteriyorlar. Ve aynı insanlar gibi onların da ortalama yaşam süreleri uzadıkça uzuyor. 1980'lerde ortalama kedi ömrü 7 iken artık 16. Dünyada 38 yaşına kadar yaşamış kedi de var, zorladığınızda.

Evlerin sultanı

Bizim tarihimize baktığımızda da yakın zamana kadar, yani Cumhuriyetin hemen öncesine kadar Osmanlı döneminde evlerin sultanı kedilermiş. Kedinin hemen her İstanbul evinin "zarurî eşyasından, hatta eşhasından biri olduğunu" söyleyen edebi eserlerde 'Kedili, köpekli ev' tabiri dört başı mamur bir aile hayatını ifade edermiş. Kedi, her gün gıdası düşünülen, bir yere saklanmış veya uzaklaşmış olsa mutlaka aranan bir ev varlığı sayılırmış. Her mahallede komşuların kedileri renkleriyle, isimleriyle, cinsleriyle mutlaka tanınırmış.

Her ne olursa olsun, aradan bin yıllar da geçse, kedi mırlamasının özellikle kadın psikolojisine çok iyi geldiği, bilinen bir gerçek. Buradan tekrar mutluluğa dönecek olursak... Hadi şimdi kendimize bir soralım, bizi mutlu eden şey ne? Bizi, çevremizi, milletimizi...

Aristo M.Ö. 350 yılında mutluluğu "hayatın anlamı ve amacı, insan varlığının nihai maksat ve sonucu" olarak tanımlıyor.

Ve 1970'lerin Bhutan kralı Jigme Singye Wangchuck bir röportajında "Gayri Safi Milli Mutluluk'un Gayri Safi Milli Hasıla'ya göre daha önemli" olduğunu söylüyor. Bu sözün ardından hızlıca dünya gündemine giren Gayri Safi Milli Mutluluk tabiri nüfusun kolektif mutluluğunu ve refahını ölçmek için kullanılan bir endeks. GSMM, 9 mutluluk ve 4 GSMM sütununda ifade edilen doğa ve geleneksel değerlerle uyumu vurgulayarak, kolektif mutluluğa yönetişim hedefi olarak değer vermesiyle Gayri Safi Milli Hasıla'dan ayırt edilebilir.

GSMM'nin dört temel direği

1) sürdürülebilir ve eşitlikçi sosyo-ekonomik gelişme;

2) çevrenin korunması ;

3) kültürün korunması ve tanıtımı

4) ve iyi yönetişim.

Ayrıca dokuz alanda ölçekleniyor: psikolojik refah, sağlık, zaman kullanımı, eğitim, kültürel çeşitlilik ve esneklik, iyi yönetişim, toplumun canlılığı, ekolojik çeşitlilik ve esneklik ve yaşam standartları.

Buna göre özetle kişi bazında aile ve arkadaşlarla zaman geçiren kişi, sadece işi için yaşayan kişiden daha büyük bir GSMM'ye sahip olabilir. Başka bir deyişle, bir insan küçük şeylere odaklanırken hayatta daha mutlu olabilir. Aynısı toplumlar için de geçerli. Bunu ülke bazında anlayabilmek için kendi arzusuyla demokratik sisteme geçen Bhutan kralının TedX konuşmasını izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Bununla birlikte günlük 1.90 doların altında yaşayan 800 milyon insan var ve bunların para dışında da pek çok sorunları var. Mesela 2 milyar insanın temiz suya erişimi yok, işsiz ya da savaş bölgelerinde yaşayan milyarlarca insan var. Özellikle kadınlar ve çocuklar koşullardan en çok etkilenen gruplar. Su taşımak için saatlerce yol yürürken tacize uğrayan kaç milyon kadın var dersiniz? Eşitsizliklerden, niteliksiz eğitimden, iklim değişikliklerinden, altyapı eksikliklerinden ve bunlardan kaynaklı hastalıklar nedeniyle ölen milyonlardan, kötü yönetimlerden ve kaynaklarımızın her geçen gün tükenmesinden bahsetmedim bile daha...

Endekslere güvenelim mi?

Bununla birlikte 100'e yakın ülke gezdim, insanların sadece GSMH açısından değil GSMM açısından da çok iyi olduğu iddia edilen Avrupa ülkelerinde dört yıl yaşadım ve açıkçası ne bu endekslere, ne kriterlerine güveniyorum. Hasılı, ne diyorduk? Bu mutluluk endekslerine göre her birisinde epey yıllar yaşadığım Avusturya 9., Türkiye 93. ve Tanzanya 143. sırada. Benim tecrübelerime göre ise en azından Tanzanya ile Avusturya'nın yer değiştirmesi çok makul olur. Ama kimbilir, belki de ben ağanın değil vejetaryan kedinin penceresinden bakıyorumdur.

haticecolak@gmail.com