Farkı imkana dönüştürmek

Ali K. Metin / Yazar
11.06.2021

Donkişot'un bir aptal olmadığını anlamak için büyük bir zeka seviyesine ihtiyacımız yok, eyleminin ardındaki söz dağarcığı bize nasıl gerçek bir kahraman ile karşı karşıya olduğumuzu adeta bağırıyor: "Ben ölerek yaşamak için doğdum, sense yiyerek ölmek için". Tanrısız, seküler bir dünya ütopyasıyla tarihi mümkün hale getirmek Batı medeniyetinin büyük iddiası. Biz ise Batı'nın trenine binmiş Doğulular olarak Rönesans'tan ve Aydınlanma'dan aldıklarımızla nasıl bir ontolojik tahayyüle ulaştık, burası oldukça karışık. Batılılaşamadığımıza göre burada bize mahsus bir tahayyülden, hiç değilse oluşum halinde bir tahayyülden bahsetmek mümkün. Kafka'nın böceğe dönüşen Gregor Samsa'sı neyse Rönesans insanı da hemen hemen odur: "Rönesans, yırtıcı hayvanların doğuşudur".



Tarihte ne olup bittiğini, başımıza, bizim ve insanlığın başına neyin geldiğini anlamak için gerçeği dalından budağından iyice temizlememiz gerek. Basitlik bazen aptallığın bazen de derin kavrayışın (dehanın) ürünüdür. Donkişot'un bir aptal olmadığını anlamak için büyük bir zeka seviyesine ihtiyacımız yok, eyleminin ardındaki söz dağarcığı bize nasıl gerçek bir kahraman (şövalye) ile karşı karşıya olduğumuzu adeta bağırıyor: "Ben ölerek yaşamak için doğdum, sense yiyerek ölmek için." Donkişot, Rönesans'la büyülenmiş insanlığın neyi kaybetmekte olduğunu görüyor ve başımıza gelecekleri haber vermenin derdiyle yollara düşüyordu. Bugün neyi kaybettiğimizin farkında mıyız, tartışılır, ama kimsenin Rönesans'ı eleştirmek gibi bir cesarete veya meczupluğa talip olacağını beklemiyoruz. Modern dünyanın ve dahası kapitalizmin hangi zihinsel, kültürel, toplumsal, ekonomik değişimlerle mümkün olabildiği konusunda ezberleri bozacak bir rahatsızlığımız yok. Olsa bile gereken entelektüel birikime ve hatta cesarete sahip değiliz. Entelektüel anlamdaki madunluğumuz bizi maalesef Fraudel'i, Weber'i, Marks'ı tekrarlamaktan bir adım öteye götürmüyor.

Batı'nın hikayesi

Yine Roger Garaudy gibi Batı menşeli Müslüman bir mütefekkirin meseleye tarihsel bir derinlik içinde neşter attığını görüyoruz. Bunun başka türlü olmasını beklemek de belki beyhude olacaktır. Çünkü yaşadığımız hikaye bizden çok Batı'nın hikayesi. Rönesans'ın olduğu gibi modernleşme hikayesinin de kahramanları Batılılar. Bizler başkalarının hikayelerini yaşıyor, yaşamaya devam ediyoruz. Bu açıdan durumumuz belki daha feci olabilir ama aynı zamanda daha şanslı da olabiliriz. Yaşadığımız hikayenin veya medeniyetin figüranı olduğumuzu fark etmek, bizim gerçek hikayemize kaldığımız yerden devam etmemizi sağlayacak bir kuvveyi çok hızla doğurabilir. Böylesi bir arzu ve umudun işaretlerini veriyor olmak bile, bütün olumsuzluklara rağmen hayırhah bir gelişme sayılmalı.

Yaşanmış şiir

Garaudy, Donkişot'u Rönesans'a karşı "yaşanmış şiir" olarak simgeleştirirken problemi zihin ve ruh planındaki radikal bir ontolojik değişime dayandırıyor. Öyle ki, Kafka'nın böceğe dönüşen Gregor Samsa'sı neyse Rönesans insanı da hemen hemen odur: "Rönesans, yırtıcı hayvanların doğuşudur" (2013, Donkişot, TEV y., 26).

Yaşadığımız dünyayı yırtıcı hayvanların dünyası olarak tanımlamak için pek çok tarihsel "gelişme"yi atlamanın elzem olduğunu biliyoruz. Tırnak içerisindeki bu gelişmelerin ne anlamsız ne de kıymetsiz olduğunu iddia etmek mümkün. Ancak yaşanan gelişmelerin bize yani insanlığa neye mal olduğunu anlamamızın bugün için başka bir yolu yok. Gerek kapitalizm gerekse en külli anlamıyla medeniyet bizi büyüleme kabiliyetini ve yaratıcılığını biteviye gösterebiliyor. Teşbihte hata olmayacaksa, verdiği havuç, verdiği zehirden daha tatlı gelmektedir. Şu halde, neyin havuç, neyin zehir olduğu konusunda illa bir uzlaşma şartı aramamak kaydıyla, Batı medeniyetinin şafağı diyebileceğimiz Rönesans'la girilen yol ayrımının adını bütün açıklığı ve kusurlarıyla koymuş olalım: Materyalizmin zaferi.

Kültürler, medeniyetler, dahası ideolojiler arasındaki büyük yol ayrımının iman meselesi olduğunu göz ardı ettiğimiz veya idrak edemediğimiz takdirde hangi dille konuşacağımıza, konuşmamız gerektiğine karar vermiş olacak veya verilen kararlara boyun eğmekle yetineceğiz. Rönesans'la birlikte Batı dünyası kendi dilini ve tasavvurunu yeni bir ontolojik zemine taşıdı. Kendi medeniyet yörüngesini -ve hikayesini- bu zeminde oluşturdu. Bugünkü Batı medeniyetini Hıristiyanlıkla tanımlamaya çalışmanın hiçbir geçerliliği ve dayanağı yoktur desek yanlış söylemiş olmayız. Hıristiyanlık, takvim gibi yeri ve önemi tartışmaya açık ekstrem unsurlar dışında, Batı dünyasının medeniyetini değil olsa olsa kültürünü temsil edecek bir düzeydedir. Kültürüyle ilişkili olarak İslamofobi olaylarında olduğu gibi en fazla bilinçaltı olarak etkisinden söz edilebilir. Gerçekte Batı Rönesans'ı, Hıristiyanlığın mezar kazıcılığını yapmıştır.

Varoluş şuuru

Batı'da Hıristiyanlığın yaşadığını biz çok daha geç ve uzatmalı bir şekilde İslam'la ilişkimizde yaşıyor gibiyiz. Fakat hikayemizin aynı hikaye olduğunu söylemek pek de doğru olmamalı. Bütün benzerliklerimize ve takipçiliğimize rağmen bizim açımızdan hala çıkmamış bir can taşıdığımızı söyleyebiliyoruz. Batı'nın yaşadığı Rönesans'ı ve Aydınlanma'yı biz 'onlar gibi' yaşamadık. Kendi rönesansımızı ve aydınlanmamızı yaşamamız gerektiğine dair bir farkındalığa ve beklentiye sahibiz. İthal ikameci Batıcılığa verdiğimiz tepki sayesinde bugün İslam'la ilişkimizi bir varoluş şuuru ve asabiyesiyle koruyoruz. Söz konusu tepki sayesinde Batı Rönesans'ı ve Aydınlanma'sı Hristiyan dünyaya yaptığını bize yapamadı. Hiç şüphesiz coğrafyadan daha çok kültürü (özü itibariyle İslam'ı) bir kader olarak yaşıyoruz. İsmet Özel kültüre Türklüğü de ilave ederek bunu daha tarihsel temelli bir zemine taşıyor: Tarih yani "biz" (Türklük) kaderdir. İsmet Özel'in emperyalizm diye işaret ettiği meselenin ardında daha makro bir bakışla Rönesans'ın olduğunu tespit etmek için Garaudy'nin medeniyet tarihine ve kodlarına nüfuz edebilen zekasına ihtiyaç olduğu görülüyor. Emperyalizmin medeniyetin bir truva atı olduğunu ve/veya olabileceğini, sebep değil sonuç olarak anlaşılması gerektiğini dikkate alacak olduğumuzda tayin edeceğimiz anlam hudutlarını daha doğru ibraz edebileceğiz. Emperyalizmi, gönüllü yabancılaşma ve gönüllü kölelik olarak medeniyet kılığı altında yaşadığımız konusunda bizi ikna edecek bir düşünce derinliğini henüz oluşturamadık. Bunun için İsmet Özel'in tarihsel kadrajını belli bir medeniyet perspektifiyle geliştirecek ve genişletecek adımlara ihtiyaç var. Sezai Karakoç'un medeniyet kadrajını ise daha felsefi, zihinsel bir derinliğe kavuşturmamız halinde geçekçi bir radikalizme doğru yol alma şansımız artacaktır.

Batı Rönesans'ı ve Aydınlanma'sı dünden bugüne kimyamızı bütünüyle değiştiremediyse bunda hem İslam'ın hem de bizatihi Müslümanların rolü olmalı. Bütün neden-sonuçlarıyla beraber, bunu bir yanıyla ilahi kader olarak görebilir, görmeliyiz de belki. Tarihi ve insanlığı Batı'nın hegemonyası altında doğrusal bir istikamete yöneltmenin ne kadar şedit, gayr-i insani bir sürece bizi mahkum etmeye başladığını bugün daha iyi idrak edebiliyoruz. Daha açıkçası, Batı medeniyeti insanlığa vereceğini verdi, alacağını ise fazlasıyla almış gibi. Batı'nın pozitivist aklıyla maruf tarih anlatısı meşruiyetini ziyadesiyle yitirdi. Ancak meşruiyet kaybı işlevsiz ve etkisiz olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü Batı, her zamanki gibi çelişkilerinden ve farklı dinamiklerden beslenen bir olgu olma özelliğini koruyor. Kendi eleştirisini yaparken bile entelektüel akla hakim olan diyalektik vasfını kaybetmemekte başarılı. Bir taraftan değişirken bir taraftan da kendi olarak kalmanın kaderini ve ontolojik sürecini yaşıyor. Roma imparatorluğundan bu yana kemikleşmiş bir mizaç özelliği gösteren efendilik asabiyesinden kurtulması handiyse bir mucize. Empati yapma ve diyalektik oluşturma becerisine rağmen Sysyphos'un kaderini yaşamaya devam etmekte. Kibrin ve narsizmin kayasından kurtulmak için ne çaba gösterirse göstersin, onu yine omuzlarının üzerinde buluyor. Tanrı'nın hakikatini bile teslisle bozacak kerte vesveseye ve kibre düçar olan Batı dünyası, Rönesans'la aynı zamanda bu vesvese ve kibrin medeniyet temellerini bir meydan okuma ruhuyla atıyor.

Teslim de ihya da yok

Batı'nın mevcut kodlarında Tanrı yani din artık tarih dışına itilmiş, kah vicdana kah bilinçaltına hapsedilmiş bir keyfiyete sahip. Tanrısız, seküler bir dünya ütopyasıyla tarihi mümkün hale getirmek Batı medeniyetinin büyük iddiası. Biz ise Batı'nın trenine binmiş Doğulular olarak Rönesans'tan ve Aydınlanma'dan aldıklarımızla nasıl bir ontolojik tahayyüle ulaştık, burası oldukça karışık. Batılılaşamadığımıza göre burada bize mahsus bir tahayyülden, hiç değilse oluşum halinde bir tahayyülden bahsetmek mümkün. Bu tahayyülün kolay kolay Batılı bir şirazeye girmeyeceğine ilişkin emareleri ise bulunduğumuz konjonktür itibariyle daha fazla gözlemlemekteyiz. Dinle olan ilişkimiz bizi temkinli olmaya ve muvakkaten bile olsa 'iki arada' kalmaya zorluyor. Başka deyişle ne teslim oluyor ne de bir türlü ihya oluyoruz. "Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında". Gücümüzle zaafımız iç içe: Neyin umut kaynağı neyin kifayetsizlik olduğunu birbirinden kolaylıkla ayıramayacak kadar iç içe. Gerçek sorunun ve sorumuzun ne olduğu konusunda sağlam, sahici, olabildiğince de kavrayıcı bir tasavvur ortaya koyamamanın belirsizliklerini yaşıyoruz. El yordamıyla istikbale doğru emekliyoruz.

Ama çok da haksızlık etmeyelim, her şeye rağmen farkında olmanın gücüne ve imkanına sahip gibiyiz. Bütün mesele bir taraftan medeniyete dair farkındalıklarımızı tebarüz ettirmek, diğer taraftan hangi hakikatin ve hangi insani değerlerin derdine sahip olduğumuzu anlaşılır hale getirmektir. Bunu hamaset ve retorik düzeyinden çıkarıp, inşa edici keyfiyetteki söz, şiir, felsefe ve bilim çalışmalarıyla yapmak farzdır.

Koruma dirayetini gösterdiğimiz (?) imanımızla bizler dünyaya ne söylüyor, söylemekten öteye nasıl bir meydan okumayı gerçekleştiriyoruz? Nasıl bir hayat tasavvuruna ve teklifine sahibiz? Yoksa imanımızı, kaldıramayacağımızı düşündüğümüz tehdit ve tehlikelere karşı sadece bir kaçış alanı ve savunma yöntemi olarak kullanıyor olabilir miyiz? Bilgiye ve hakikate cesaret edemediğimiz için mi imanın gölgesine sığınıyoruz? Oysa gerçek meydan okuma, gerçek bir medeniyetin inşası, materyalizme karşı olsa olsa gerçek bir imanla mümkün olacaktır. İman, yeni bir hayat tasavvuru ve benlik idraki için gereken hakikatin nüvesi (tohumu) haline geldiğinde gerçek ontolojik değerine kavuşur. Bütün gücünü taşıdığı hakikatten alır. O yüzden iman, bizi gerçek dirilişe ve özgürlüğe ulaştırır. Şehitlik düşüncesi/eylemiyle de yaşanan bir hakikate dönüşür. Aslolan bu hakikati, sadece cephede ve meydanlarda değil, bizatihi hayatımızın içinde, yaşadığımız dünyanın sosyal, kültürel, siyasal değerlerinde mücessem hale getirmektir: Şehitlik ruhuyla hayatı ahlakileştirmek. Önümüzdeki büyük ve temel mesele budur.

alikmetin@gmail.com