Felsefeyi yeriyor, sanatı övüyorum!

Doç. Dr. A. Teyfur Erdoğdu / Yazar
28.05.2021

Fransız filozof Bernard de Chartres'a nazire olarak diyorum ki "Felsefe, sanat isimli devin omuzlarına oturmuş sadece bir cücedir!" Bu yüzden bilgiyle beynimizi ve zihnimizi geliştirirken sevgiyle de kalbimizi temizleyelim ve genişletelim ve bu temiz kalp ile aklımızı kullanalım! İnsan dilini yutsa da müzikle, resimle, düzenli (rythmique) ve düzensiz (arythmique) hareketler vb vasıtasıyla, taşıyıcılar yoluyla idrak hapishanesinden kurtulur ve yükselişe geçer. Belli bir aşamadan sonra uzay aracından kopan füze parçaları gibi süreçte geride kalan araçlar silikleşir ve gaib olurlar. Sessizlik, mutlak ışık (yani ışıksızlık), hareketsizlik hakim olur.



Hemen şunu belirtmek isterim ki yoğun olarak tarih felsefesiyle uğraşıyor olsam da bir felsefeci değilim ve olmak da istemiyorum!.. Çünkü insanlığın içine düştüğü buhrandan (crise) çıkışın felsefe dışı düşünme yollarıyla mümkün olduğu kanısındayım.

'Hiç akletmez misiniz?'

Bununla birlikte yüzyıllardır oluşmuş muazzam felsefe birikiminin de önemini yadsıyacak değilim. Gerçekten de sahip olduğumuz felsefe birikimi bize insan idrakinin neler yapabileceğini, neler yapamayacağını ve nerelere kadar uzanabileceğini göstermesi bakımından oldukça değerli örnekler sundu. (Lütfen dikkat edelim! Burada akıl demiyorum. Ama Azeriler gibi idrak (reason, Vernunft) kelimesini kullanıyorum. Zira bilindiği gibi akıl doğru ile yanlışı, iyiyle kötüyü ayırt etmeye yarayan dakik ölçer bir terazidir! Elbette ki bu mekanizma zeka, duyu, duygu vb gibi araçlarla onu tam olarak istimal etmek isteyenler, kullananlar ve 'Hiç akletmez misiniz?' çağrısına kulak kabartıp icabet edenler için şaşmaz bir pusuladır!)

Evet çok büyük bir felsefi geleneğinden bahsediyorum. Ancak bence bu engin geleneğin en değerli özelliği bize felsefenin kendi sınırlarını göstermiş olmasında yatar. Felsefe ile insan nereye kadar gidebilirse o aşamaya kadar ulaşmış ve artık yürünebilecek yolun sonuna gelmiştir. Demem o ki insan idrakinin sınırlarının ve eşiklerinin ne olduğunun en güzel numunelerini bize felsefe (ve onun okulları) göstermiştir. Başka bir disiplinin bu kadar etkin şekilde gösterebileceğinden emin değilim, açıkçası.

Felsefe dışı düşünme

Yukarıda dedim ki 'İnsanın içine düştüğü buhrandan çıkışın felsefe dışı düşünme yollarıya mümkün olduğu kanısındayım.' Nedir bu felsefe dışı düşünme yolları?

İnsanın sahip olduğu üç temel düşünce türü vardır: Bunlar spekülatif (Bu da ikiye ayrılır felsefi ve bilimsel), sezgisel (hadsi, intuitive) ve sanatsal düşünce türleridir. Bazı filozoflar sezgisel düşünceyi de felsefi düşünce içine dahil etse de ben bu tasnife katılmıyorum. Mesela meşhur Fransız filozof Henri Bergson (1859-1941) için sezgi, felsefenin en çok geliştirilmiş yöntemidir ve sezgiye başvurmak meydanı sözle anlatılamaz olana bırakmak demek değildir.

Kısa kısa bu düşünce biçimlerini betimleyeyim.

Sınırlı felsefe

Felsefi düşünme en kaba şekilde söyleyecek olursak her şeyi insanın idrakine indirgeyen düşünce tarzıdır. İnsan için kendi idrakinden ve bilimden başka herhangi bir dayanak ve referans kaynağı yoktur. Her ŞEY felsefeye göre insan düşünümünün bilgisel (épistémique) nesnesidir. Yani özne insan, düşünürken herhangi bir ŞEYi ele alabilir ve onu konu edinebilir. Bu esnada o ŞEYi, ne ise o olarak düşünmek ya da o ŞEYin kendi varlık-oluşsal imkanları ekseninde tefekkür etmek yerine, kendini merkeze koyarak düşünmeye başlar ve o ŞEYi özne insan idrakinin sınırlarınca belirlenmiş nesne haline dönüştürür. Sonuçta da o ŞEYin hakikatı benim düşündüğümden ibarettir diyerek ortaya bir bilgi, bir tanım ve bir resim koyar. O ŞEYin mahiyeti artık "ortaya" konmuştur ve o ŞEY neticede paramparça edilerek eksik nakıs demeden insan idrakinin dar kalıbına tıkıştırılır. Yani o ŞEY felsefe yoluyla insan idrakinin dar sınırlarına tercüme edilir, sabitlenir ve kalıcı bir varlık (hakikat) haline getirilir. Çünkü felsefede insan idraki, hakikati tüm çıplaklığıyla göster(ebil)ir şeffaf bir mekanizma olarak kabul edilir (oysa biliyoruz ki idrak bir süzgeçtir, hem de delikleri çok dar olan bir süzgeç). Kısacası felsefe ile düşünülen ve ortaya konan ŞEY nasıl ortaya konmuşsa odur, başka türlüsü değildir. Bu da o ŞEYi aslında sınırlamak anlamına gelir.

Bu ameliye (işlem) aynı zamanda insan idrakinin hudutlarını açık eder. Biliyoruz ki hakikat, insan idrakinin ulaşabileceği türden değildir. İnsan idrakinin ulaştığı ve inşa ettiği sadece gerçeklerden biridir. Çünkü insan idraki özneldir (indidir, subjective) ve tarihseldir. Kişiye, zamana ve mekana göre değişir, kültürlere göre farklılık arzeder.

Felsefenin (yani tüm bir felsefe geleneğinin) üstüne basıp onun dışına çıkarak felsefede ulaşılabilecek sınırları gö(ste)ren ve felsefe dışı düşünme imkanlarını ortaya koymaya gayret eden Alman felsefeci Martin Heidegger (1889-1976) varlığın hakikatini düşünmenin felsefeyle mümkün ol(a)madığını o halde felsefi düşünmeyi de içine ala(bile)n onun üstüne çıka(bile)n diğer düşünme imkanları üzerinde durmamız gerektiğini ifade eder. Yani idraki düşünmek ve idraki idrak edebilmek için idraki düşünmeye elveren imkanlara ulaşmak gerekir. Bu dünyayı görebilmek için dünyanın dışına çıkmak türünden bir ameliyedir, bu. Bu imkanlar neler olabilir?

Kısaca şunu söylemek hiç de abartılı kabul edilmemelidir: Felsefenin sonu "asıl düşünce"nin ve "asıl idrak"in başlangıcıdır. Yahut asıl düşüncenin, asıl idrakin başlangıcı felsefenin sonundan itibarendir. Çünkü hakiki düşünüm, insan idrakinin sınırlarını da idrak etmeye bağlıdır ve ona dayanır. Böylelikle insan idrakinin sınırı, hakiki düşünmenin başlangıç noktası sayılmalıdır.

Dünyayı idrak edebilmek

Hemen belirtelim ki felsefe üstü diğer düşünüm yollarıyla da hakikati tam anlamıyla ve tüm yönleriyle ihata etmek ve kuşatmak mümkün değildir. Bunun esas sebebi işitme, görme, hissetme, tatma ve koklama kısaca beş duyumuzun sınırlarının ve eşiklerinin olması gibi duygularımızın, zekamızın, idrakimizin de sınırlarının ve eşiklerinin bulunmasıdır. Bu eşiklerin altı veya üstü insan için yok hükmündedir. Bu duyuların ve insan idrakinin bizi sevkettiği dünya ve/ya algıladığımız dünya bilişseldir (cognitive). Yani tamamen ve sadece algısaldır. Dünyayı idrak edebilmek için dünyanın dışına çıkıldığında bile onun sadece bir yüzünün görülebilmesi ve görülebilen yüzlerinin zihinde birleştirilerek külli bir resme ulaşılmasında olduğu gibi. Bu resim de hiç belirtemeye gerek yok ki bir inşadır ve bir kurgudur. Bu yüzden dünyanın bizim deneyimlerimizden müteşekkil ve ibaret olduğunu söylemek muhal ender muhaldir.

Sezgisel ve sanatsal düşünmek

Peki' "zuhurunun şiddetinden gaip olan" (hazır bulunmasının şiddetinden beş duyu organı ve duygu, zeka gibi araçlar ile algılanamayan) hakikati hangi yollar ile düşünmeli ve tanımaya çalışmalıyız? Bu yollardan biri hiç şüphesiz sezgisel olandır diğeri ise sanatsal.

İlkin sezgisel düşünmek nedir ona bakalım. Bu düşünme biçiminde sezgiler faaldir. Örneğin bir insana veya bir başka canlıya baktığınızda ya da bir şey yapmadan önce o konuyla ilgili sezgilerimiz bir sonuç raporu sunarlar. Hikmetli bir söz yahut hikmetli bir nazar sezgisel olarak bir kişiyi bir yöne sevk edebilir. Bu kısacık söz istenirse spekülasyonla (felsefi ve bilimsel incelemeye tabi tutularak) yüzlerce sayfayı dolduracak bir esere dönüştürülebilir.

Sessizliğin anlattığı

Şimdi geldik sanatsal düşünceye! Hakikatin ağırlığı altında ezilen felsefenin dili tutulunca, sanatsal düşünce şakımaya başlar. Lübnan Maruni kökenli ABD'li şair ve ressam Halil Cibran (1883-1931) ne diyordu, hatırlayalım: "Öyle bir an gelir ki kelimeler tükenir, sessizlik anlatmaya başlar." Mumu söndüren rüzgar, yangını alevlendirir. İnsan dilini yutsa da müzikle, resimle, düzenli (rythmique) ve düzensiz (arythmique) hareketler vb vasıtasıyla, taşıyıcılar yoluyla idrak hapishanesinden kurtulur ve yükselişe geçer. Belli bir aşamadan sonra uzay aracından kopan füze parçaları gibi süreçte geride kalan araçlar silikleşir ve gaib olurlar. Sessizlik, mutlak ışık (yani ışıksızlık), hareketsizlik hakim olur. Söz yoktur, ses yoktur, renk yoktur, hareket yoktur, madde yoktur.

Hakikat sırrının kırıntılarının biraz büyüklerine eren insan kalp gözüyle görebildiklerini ve tecrübe ettiği hisleri kısaca içini ancak sanat yoluyla dökebilecek ve aktarabilecektir. Fransız filozof Bernard de Chartres'a (1080-1130) nazire olarak diyorum ki "Felsefe, sanat isimli devin omuzlarına oturmuş sadece bir cücedir!" Bu yüzden bilgiyle beynimizi ve zihnimizi geliştirirken sevgiyle de kalbimizi temizleyelim ve genişletelim ve bu temiz kalp ile aklımızı kullanalım!

Bugüne kadar binlerce yerli ve ecnebi sanatkar bize hakikatin kapılarını aralamaya çalıştılar. Yerli birkaç ismi zikretmek istiyorum. Bunlardan biri yazdığı mesnevi (lisan vasıtasına dayanan sanatı) ve yaptığı sema (düzenli hareketlere dayalı sanatı) ile hem müderris hem mürşid hem sezgisel hem de sanatsal düşünce insanı Mevlana Celaleddin Rumi'dir (1207-1273). Diğeri segah bestelediği bayram tekbiriyle çiçekçi ve bestekar Buhurizade Itri'dir (1640-1712). Bence binlercesinin içinde zikr edilmeyi hak eden biri daha var: Saz eserleriyle o kapıyı biraz daha aralayan Tanburi Cemil Bey (1873-1916). Ne demişti gençliğinde Mevlevi olan şairimiz Nazım Hikmet (1902-1963), onun için: "Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini." Evet onun eserleri gerçekten göklerin sesidir.

Bu kadar söz ederek kendimle ne kadar çelişkiye düştüğümü şimdi fark ettim! O yüzden daha da batmamak için hemen susuyorum!

teyfur@gmail.com