Fetihte Bursa surlarına ilk bayrağı Ahi Hasan dikmişti

Prof. Dr. Haşim Şahin / Sakarya Üniversitesi
23.01.2021

Padişah, Bursa'nın fethi için yola çıktığı sırada Ahi Hasan'ın da yanında olmasını ısrarla istemiş, bu konuda babası Ahi Şemseddin'den ricada bulunmuştu. Ahi Hasan, fetih sırasında en ön saflarda savaşarak Bursa Kalesi'nin surlarına çıkan ilk şahıs oldu ve yüzyıllar sonra İstanbul'un fethi sırasında Ulubatlı Hasan'ın kazandığı itibarı çok daha önce Bursa'nın fethi sırasında gösterdiği kahramanlıkla elde etti. Ahilerle Osmanlı sultanlarının yakın dostluğu I. Murad ve Yıldırım Bayezid devirlerinde de devam edecekti. Hatta rivayete göre Sultan I. Murad aynı zamanda bir Ahi Reisi idi.



Türkiye Selçukluları, Beylikler ve Osmanlı Devleti’nin ilk yüz elli yılında sosyal ve ekonomik hayatın şekillenmesinde büyük öneme sahip, dini/tasavvufi bir karakteristiği de bulunan Ahilik, bir esnaf örgütlenmesi şeklidir. Ahiliğin kökenleri Arap, İran ve Türk toplumunda İslam öncesi döneme kadar uzanıyordu. İslamiyet, farklı gruplar arasında yaygın olan bu yardımseverlik, kardeşlik ve cömertliği öne çıkarak bu teşkilatlara Kur’ân ve Sünnet’e dayalı Mümin kardeşliği anlayışını da dahil ederek yeniden şekil verdi. Hz. Peygamber’in “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” Hadis-i Şerifi Ahi Teşkilatı içerisindeki yardımlaşma ve dayanışmanın temelini meydana getiriyordu. Dolayısıyla Arapça “kardeşim” anlamına gelen ve kardeşliğe vurgu yapan ahi kelimesi, bir anlamda bu teşkilatın özünde yatan değeri de ortaya koyuyordu.

Ahi teşkilatı yüzyıllar boyunca İslam-Türk toplumunda sosyal dayanışmanın, adaletin, yardımseverliğin, kardeşliğin, cömertliğin, birlik ve beraberliğin, iktisadî kalkınmanın, siyasî istikrarın en önemli unsurlarından birisi olarak kabul edildi.

Fütüvvet Teşkilatı’nın devamı

Ahilik İslam dünyasında Abbasiler devrinde Halife en-Nâsır Lidînillah tarafından teşkilatlı hale getirilen Fütüvvet Teşkilatı’nın devamı niteliğindeydi. Arapça bir kelime olan fütüvvet, genç, yiğit anlamındaki fetâ kelimesinden türetilmişti. Fetâ, gençlik, kahramanlık, cömertlik, şecaat, iffet gibi erdemlerin karşılığıydı. Fütüvvet erbabı, hemen her Cuma günü hutbede okunan “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akraba ve yakınlara yardım etmeyi emreder, hayâsızlığı, fenalığı ve haddi aşmayı yasaklar. Tutasınız diye öğüt verir.” (Nahl, 16/90) ayetini temel düstur olarak kabul etmişti. Aynı şekilde bütün yiğitlerin gerçek piri kabul edilen Hz. Ali’nin şahsında toplanan yiğitlik, kahramanlık, cömertlik, zalimin karşısında Hakk’ın yanında olmak gibi erdemler de fütüvvetin ve ahiliğin temel düsturlarıydı.

Ahiler hayli etkin oldukları 13.-16. yüzyıllarda sultanların, tarikat erlerinin, alp-gazilerin ve seyyahların dikkatini çekmiş bir zümreydi. Bu dönemde Ahi tekkeleri düşman istilasına karşı en güvenli sığınaktı. Savaşlara katılmak, yolda kalmışlara, gariplere, kimsesizlere, misafirlere, çaresizlere yardım etmek, gündüz kazandıklarını gece yoksullar için harcamak, yıkılan köprüleri, kamu binalarını onarmak gibi pek çok topluma dönük faaliyet ahiler eliyle gerçekleştiriliyordu.

Kurucusu: Ahi Evren

Türkiye Selçukluları devrinde Anadolu’da Ahi Teşkilatı’nın kurucusu, Moğol istilası öncesinde Anadolu’ya gelen Ahi Evren’di. Aslen Azerbaycan’ın Hoy kasabasına mensup Türkmen reislerinden birisi olan Ahi Evren, Horasan ve Maveraünnehir’de eğitim gördükten sonra, 1205 yılında Bağdat’tan yola çıkarak, yanında Muhyiddin İbnü’l-Arabî, Selçuklu ülkesine Fütüvvet Teşkilatı’nı getiren Şeyh Mecdüddin İshak, Ebu Ca’fer Muhammed el-Berzaî ve Evhadüddin Kirmanî gibi büyük mutasavvıflar olduğu halde Anadolu’ya gelmişti. Anadolu’daki ilk durağı Kayseri’de esnafı örgütleyerek Ahi Teşkilatı’nın ilk çekirdeğini oluşturan Ahi Evren, 1227’de Sultan Alaeddin Keykubad tarafından Konya’ya davet edilinceye kadar bu şehirde dericilik/debbağlıkla meşgul oldu. Sultan Keykubad’ın da desteğiyle Ahilik Selçuklu topraklarında hızla yayıldı. 1243’te Kösedağ Savaşı’nda alınan yenilgi neticesinde Anadolu fiilen Moğol hakimiyeti altına girince, bu istilacı güce karşı en sert direnişi Ahi Teşkilatı üyeleri gösterdi. Ahi Evren bu sırada kendisine muhalif olan yeni Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından hapse atılmıştı. 1245’te Sultan’ın ölümü üzerine serbest bırakılan Ahi Evren, teşkilata eski gücünü yeniden kazandırdı. Bu süreçte onun en büyük destekçisi Ahilerin kadınlar kolu Baciyân-ı Rum’un kurucusu olan eşi Fatma Bacı idi. Ahi Evren Moğol baskısının artması üzerine Konya’dan ayrılmış ve Kırşehir’e giderek Ahiyân-ı Rum adı verilen teşkilatı daha sistemli hale getirdi. Bu dönemden itibaren ahiliğin yönetim merkezi Kırşehir kabul edildi.

Faslı seyyah hayran kaldı

Ahiler, Ahi Evren’in ölümünden sonra da bilhassa Türkmen zümrelerinin yaşadıkları bölgelerde oldukça faal oldular. Bu arada Ankara’da Moğollar’a karşı direnerek bir Ahi devleti kurdular. Beylikler devrinde Ahi Teşkilatı’na dair en önemli bilgiler dönemin tanığı, Faslı Seyyah İbn Battuta tarafından verilir. 1332 yılının sonlarına doğru Suriye’nin Lazkiye Limanı’ndan bindiği bir Ceneviz gemisiyle Hamidoğulları Beyliği idaresindeki Alanya’ya gelen İbn Battûta, Anadolu seyahatine bu önemli liman kentinden başlamıştı. Alanya’dan Antalya’ya geldiğinde ise daha önce hiç denk gelmediği bir olayla karşılaştı. Seyahatnâme’sinde anlattığına göre, Antalya’da bir şeyhin zaviyesinde misafir olarak gittiği sırada, sırtında yıpranmış bir elbise, başında keçe külah bulunan bir genç gelmiş ve seyyahı misafir eden şeyhe İbn Battûta’yı işaret ederek bir şeyler söylemişti. Şeyh, İbn Battûta’ya dönerek adamın onu yemeğe çağırdığını söylediğinde, seyyah, adamın çok yoksul birine benzediğini, kendisini ağırlayabilecek gücü yoksa, onu zor durumda bırakmak istemedikleri cevabını verdi. Şeyh gülerek, bu adamın dericiler/debbağlar zümresine mensup ahi gruplarından ve cömertliğiyle tanınan birisi olduğunu, iki yüz adamı olduğunu, gündüz kazandıklarını gece misafirleri için harcadıklarını söyledi. Ahi reisi, akşam namazından sonra gelip onları dergâha götürdü. İbn Battûta’nın gittiği zaviyede karşılaştığı manzara dönemin Ahi zaviyelerinin niteliği hakkında önemli bilgiler içermektedir. Seyyah dergâha girer girmez, muhteşem bir manzarayla karşılaşmış, Anadolu’nun en güzel halı ve kilimleriyle döşeli, Irak camından yapılmış sayısız avizeyle süslü zaviye İbn Battûta’nın gönlünü fethetmişti. Muhteşem bir ziyafetin ardından gece yarısına kadar süren sohbetler, eğlenceler, raks ve dualar onun hayranlığını bir kat daha artırmıştı. İbn Battûta’nın ahilerle kurduğu bu yakınlık sadece Antalya Ahileri ile sınırlı kalmadı. Gittiği her şehirde ahiler tarafından karşılandı, ahi geleneğinin gereği olarak hemen her Ahi zaviyesinde üç gün boyunca misafir edildi, en iyi şekilde ağırlandı, rahat etmesi için her türlü imkân sağlandı.

Kuruluştaki rolleri

Ahiler, Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde de oldukça aktif olmuşlar, devletin kuruluşunda doğrudan katkı sağlamışlardı. Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazâde, Ahileri, Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Anadolu’da faal olan dört zümreden birisi olarak göstermişti. Osman Gazi’nin kayınpederi ve beyliğin manevi kurucusu kabul edilen Şeyh Edebalı’nın kardeşi Ahi Şemseddin Osman Gazi devrinin önde gelen Ahi reislerinden birisiydi. Orhan Gazi devrinde ise Ahi Şemseddin’in oğlu Ahi Hasan’ın ismi daha ön plana çıktı. Osmanlılar ile aynı dönemde Anadolu’nun kuzeyinde kurulan Çobanoğulları ve Candaroğulları beyliklerinin topraklarında ise Ahi Şah Melik ve Ahi Şorve hayli aktif isimlerdi. Bu durum Ahilerin Osmanlılar’ın kurulduğu Bitinya Bölgesi ile onun devamı niteliğindeki Kuzey Anadolu topraklarında da yayıldıklarını, buralarda kurdukları zaviyelerde topluma hizmet ettiklerini göstermektedir.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Ahiler, savaşlardaki cengâverlikleriyle hemen her kesimin saygı ve beğenisini kazanan gazi-alplerle birlikte hareket ediyor, savaşlarda onların en büyük yardımcıları oluyorlardı. Osmanlı Beyliği’nin Bizans Devleti’nin tam sınırında kurulması, gaza anlayışının çok güçlü olması, yeni ele geçirilen yerlerin Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılması fikri, Ahilerin bu bölgede yoğun olarak toplanmasının başlıca nedeniydi. Köylerde, kasabalarda, ıssız dağ başlarında veya büyük şehirlerde kurulan Ahi zaviyeleri hâlihazırdaki yerleşmelerin gelişimine önemli katkı sağladığı gibi kurdukları zaviyeler vasıtasıyla yeni köylerin meydana getirilmesinde de başrolü ahiler oynuyordu. Esnaf grupları olan Ahiler, Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türklerin iş istihdamına da önemli katkıda bulunuyorlardı. Böylece Bizanslılardan elde edilen yerlerin Türk ve Müslüman yurdu olmasını sağlıyorlardı.

Ahiler, Osmanlı Devleti’nin kurulduğu coğrafya olan Söğüt, Eskişehir, Bilecik, Bursa, Sakarya, Geyve, Pamukova, Yalova, Mudurnu gibi şehirlerde hayli aktiflerdi. Daha başlangıcından itibaren beyliğin siyasî gelişimine zaviyeler kurmak, fetihlere katılmak, esnaf örgütlerini kontrol altında tutmak ve nizam vermek suretiyle katkı sağlamışlardı.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde adı Ahilik ile en fazla ilişkilendirilen şahsiyet Osman Gazi’nin kayınpederi Şeyh Edebalı idi. Osman Bey’in başlattığı, ileride Orhan Bey ve I. Murad tarafından devam ettirilecek olan ahi şeyhleriyle yakın ilişki kurma politikası, devletin kuruluşunda irfânî bir tavrın gelişmesiyle neticelenmişti. Şeyh Edebalı bu anlayışın ilk dönemdeki sembol ismiydi. Bazı araştırmalarda Şeyh Edebalı’nın bir ahi şeyhi olduğu olarak belirtilmekte ise de onun ahi değil de Vefaî şeyhi olduğu malûmdur. Ancak bu durum onun Ahiler ile bağının olmadığı anlamına gelmiyordu. Şeyhin etrafındaki dervişlerin pek çoğu ahi teşkilatına mensuptu. Kardeşi Ahi Şemseddin de bu ahilerin reisiydi.

Bursa surlarında bir şeyh

Bununla birlikte Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Ahi Teşkilatı’nın en popüler ve aktif ismi Ahi Hasan’dı. Şeyh Edebalı’nın yeğeni olan Ahi Hasan, Osman Gazi ve Orhan Gazi devrinin en kudretli, fetihlerde hayli faal Ahi Reisi idi. Ahi Hasan, ibadete düşkün, zühd sahibi, duası makbul, keramet ehli ve feyiz kaynağı bir kimseydi. Osman Gazi vefat ettiği zaman, mülkünün oğulları arasında paylaştırılması için yapılan toplantıya Ahi Hasan başkanlık etmişti. Bu durum Ahi Hasan’ın Osmanlı yönetiminin gözündeki itibarını açıkça ortaya koyar. Onun, bu toplantıya yanında diğer şeyhlerle katılarak kardeşler arasında bir tür arabuluculuk görevini üstlenmesi, sadece onun değil, şahsında Ahiler zümresinin iktidar üzerindeki etkisini de göstermektedir.

İlerleyen zamanda nüfuzunu daha da güçlendiren Ahi Hasan, Orhan Gazi devrindeki pek çok savaşa katıldı. Padişah, Bursa’nın fethi için yola çıktığı sırada Ahi Hasan’ın da yanında olmasını ısrarla istemiş, bu konuda babası Ahi Şemseddin’den ricada bulunmuştu. Ahi Hasan, fetih sırasında en ön saflarda savaşarak Bursa Kalesi’nin surlarına çıkan ilk şahıs oldu ve yüzyıllar sonra İstanbul’un fethi sırasında Ulubatlı Hasan’ın kazandığı itibarı çok daha önce Bursa’nın fethi sırasında gösterdiği kahramanlıkla elde etti. Ahi Hasan, burcu ele geçirdikten sonra diğer ahilerin ve gazilerin girmesini de sağlamış, böylece şehrin ele geçirilmesinde, tıpkı dönemin büyük dervişlerinden Geyikli Baba gibi önemli bir paya sahip olmuştu. Orhan Gazi, Ahi Hasan’ın bu gayretini elbette karşılıksız bırakmadı. Savaştan sonra Bursa’ya yerleşen bu gözü pek Ahi önderi için bir zaviye yaptırdı ve bu zaviye için pek çok arazi bağışladı.

Orhan Gazi, 1332 yılında İznik’i ele geçirince burada da yine bu cesur, korkusuz ve yiğit Ahi reisi adına bir tekke inşa ettirdi. Bu tekkenin açılışında da kimsesizlere, gelip geçen yolculara ve fakirlere bizzat kendi eliyle çorba dağıttı. Orhan Gazi ile Ahi Hasan ilişkisi kuruluş döneminde “ahi-sultan” ilişkisinin tecessüm etmiş haliydi. Ahilerle Osmanlı sultanlarının yakın dostluğu I. Murad ve Yıldırım Bayezid devirlerinde de devam edecekti. Hatta rivayete göre Sultan I. Murad aynı zamanda bir Ahi Reisi idi.

hasimsahin@gmail.com