Fransa hem AB'yi hem NATO'yu tehdit ediyor

Doç. Dr. İsmail Şahin / Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi
04.09.2020

Fransız stratejistlere göre Amerika'nın Çin, İngiltere'nin Brexit işleriyle meşgul olması ve de Almanya şansölyesi Merkel'in siyaseti bırakmasından sonra doğacak boşluk, Fransa'ya Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Avrupa Birliği içinde “Büyük Abi” rolü kazandırmak için bulunmaz tarihi bir fırsat sunmaktadır. Fakat Fransa'nın bu özel amaçlarının, AB ve NATO'nun bütünleşmesine zarar verdiği açıktır.



Sanayi Devrimi’nden sonra zaman içerisinde Avrupalı devletlerin dış politikadaki birinci önceliği, enerji kaynakları olmaya başladı. İnsanoğlunun makinalar çağına merhaba demesiyle beraber hızlanan enerji rekabetinde kömürün yerini petrol alıncaya kadar Avrupalı devletleri, Akdeniz’den Japon Denizi’ne kadar uzanan geniş coğrafyada meşgul eden en önemli mesele, ticari zenginlikleri ele geçirmek veya var olanları muhafaza etmekti. 19. yüzyılın ikinci yarısında Bakü’de petrol tesislerinin kurulması, buharlı gemilerden trenlere, atölyelerden fabrikalara kadar tüm makinalarda petrolün temel yakıt haline gelmesini sağlayan bir dizi dönüşümü tetikledi.

Yüz yıl önce, yüz yıl sonra

Bakü’de bulunan zengin petrol kaynakları ve dünya genelinde petrole olan talebin artması, Batılı devletlerin himayesindeki petrol yatırımcılarını Osmanlı (Suriye, Irak), İran ve Azerbaycan coğrafyasında petrol arama imtiyazı elde edebilme konusunda cesaretlendirdi. 1900’lü yılların başından, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadarki zaman diliminde Osmanlı, İran ve Azerbaycan petrolleri üzerinde hâkimiyet kurmak için İngiltere, Rusya, Fransa, Almanya ve Amerika’nın kıyasıya bir mücadeleye giriştiği görülür. Mesela, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Fransızların en büyük kaygısı, Almanların ve Türklerin, söz konusu topraklardaki petrol kuyularını ele geçireceği korkusuydu. Savaş sırasında yapılan birçok gizli anlaşmadan Musul ve Kerkük’ün Türkiye’den koparılmasına kadar tarihe damga vuran birçok siyasi olayda petrolün belirleyici bir rol oynadığını ifade etmek mümkündür.

Artık savaşçı Avrupa yok

Yaklaşık yüzyıl önce petrol paylaşımı mücadelesinde Avrupa diplomasisini meşgul eden Türkiye’nin, günümüzde yeniden doğalgaz paylaşımı üzerinden mekik diplomasilerine konu olduğu siyasi bir tablo karşımızda durmaktadır. Fakat yüzyıl önce var olan ve diplomasiye yön veren güç hiyerarşisinin, bugün de varlığını koruduğunu söylemek oldukça güçtür. Nitekim bu süre zarfında bölge ölçeğinde güç dengesini devreye sokan birçok mekanizma işlerlik kazanmıştır. Ayrıca, uyuşmazlıkların savaşlar yoluyla çözüldüğü düzen anlayışının çok geride kaldığını, bunun yerini diplomasiyi tercih eden insanoğlunun aldığını söylemekte fayda vardır.

Avrupa da eski savaşçı Avrupa değildir. Avrupa’nın geçen yüzyılda, milyonlarca insanını kaybettiği iki büyük savaş yaşadığı, asla göz ardı edilmemelidir. Yine Faşizm, Nazizm ve Komünizm gibi totaliter rejimlere karşı yıllar süren bir mücadele verdiği de akıllara getirilmelidir. Bunun yanında, yaklaşık 4 milyonu Türk vatandaşı olmak üzere toplamda 25 milyonu aşkın Müslüman bir nüfus Avrupa ülkelerinde yaşamaktadır. Tüm bu nedenler, Avrupalıları daha makul ve çok yönlü düşünmeye sevk etmektedir. Bilhassa Avrupa Birliği’nin inkişafıyla çokkültürlülük, hukukun üstünlüğü, sürdürülebilir diplomasi, ulusal çıkar yerine ortak çıkar ve çatışma yerine işbirliği gibi kavramların, toplumsal ve kurumsal mekanizmalara yön verecek bir seviyeye ulaştığı da ayrıca teyit edilmelidir.

Kaldı ki koronavirüs salgını ile başlayan süreç, sağlıktan eğitime, ekonomiden güvenliğe kadar uzanan geniş yelpazede, ülkelerin ne denli birbirine bağımlı hale geldiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Ülkeler arası yardımlaşmanın, dayanışmanın ve işbirliği içerisinde bulunmanın ne derecede elzem olduğunu yeniden tüm dünyaya hatırlattı. Bu pencereden olaylara bakıldığında Avrupa-Akdeniz ekseninde ülkelerin tek başına üstesinden gelemeyecekleri göç, terör, işsizlik, yoksulluk, salgın hastalıklar, çevre kirliliği ve küresel ısınma gibi uluslararası sorunlar bulunmaktadır.

İstikrar mümkün mü?

Tüm bu sorunların çözümü için ortak bir zeminin oluşturulmasının, ancak Doğu Akdeniz’in kalıcı bir istikrara kavuşmasıyla sağlanabileceği aşikâr bir durumdur.

Bu olguya rağmen Fransa’nın Doğu Akdeniz krizinde benimsediği kışkırtıcı ve saldırgan tavır, belki Fransa’da Sarı Yelekliler olarak bilinen toplumsal protestolara yönelen Fransız halkının ilgisini, Doğu Akdeniz krizine kaydırabilir. Ya da Cumhurbaşkanı Macron’un Almanya Şansölyesi Merkel’den Avrupa Birliği tahtını almasını bekleyen Fransa’nın sağ popülizmine yeni bir nefes olabilir. Fakat Macron’un, toplumun dikkatini iç siyasetten uzak tutmak, Fransız enerji ve silah şirketlerine rant sağlamak amacıyla Lübnan’dan Libya’ya kadar geniş bir arazide, Avrupa Birliği’nin ve NATO’nun ilkelerine aykırı bir şekilde hareket etmesini, uluslararası kamuoyu titizlikle not etmektedir. Bu bağlamda Macron’un her iki kurumun güvenirliğini ve prestijini kendi kişisel ve ulusal hırslarına kurban etmek suretiyle bölgesel barış çalışmalarını darbelediği söylenebilir.

Tek başına hakimiyet

Fransa’nın, Doğu Akdeniz’de tek başına hâkimiyet kurma siyasetine karşı duran NATO üyesi Türkiye’ye gözdağı vermek amacıyla, NATO üyesi olmayan ülkelerle ortak tatbikatlar düzenlemesi; NATO üyeleri arasındaki müttefiklik ilişkisine, NATO’nun politik ve askeri ittifak ruhuna ve de NATO’nun 5. maddesinin mantığına aykırıdır. Ayrıca ifade etmek gerekiyor ki, ABD ve Fransa’nın Suriye, Filistin, Kıbrıs ve Libya’da attığı yanlış adımlar, Rusya’nın bölgede güçlenmesine ve bölgeye iyice yerleşmesine imkân tanımıştır. Bölgede NATO dışı ülkelerle ittifak arayışları, Libya’da darbeci General Halife Hafter, Suriye’de YPG/PKK gibi illegal aktörlerle aktif işbirliğine gidilmesi, yapılan bariz hatalardan sadece bazılarıdır.

Sarkozy döneminden itibaren şiddetlenerek artan ve Macron döneminde zirveye tırmanan Fransa’nın Doğu Akdeniz ilgisini, Suriye, Lübnan, Libya ve Kıbrıs ile yakından kurulmaya çalışılan ilişkilerde takip etmek mümkündür. Fransa, NATO’nun Avrupa’yı artık koruyamayacağını; Doğu Akdeniz’e bir çözüm getiremeyeceğini; zaten beyin ölümünün gerçekleştiğini; NATO’nun yerine Fransa’nın liderliğinde bir Avrupa ordusu kurabilmenin mümkün olabileceğini tesis ettiği ittifaklarla ve yürüttüğü saldırgan politikayla Avrupa’ya ispatlamaya çalışıyor.

Başkomutan gibi

Macron’un “Avrupa’nın başkomutanı” gibi davrandığı görülmektedir. Bu, bilinçli bir algı yönetimidir. Buradaki amaç, Fransa’nın Avrupa’nın yegâne askeri gücü ve jandarması olduğu algısının zihinlerde yer etmesini sağlamaktır. Bu sakat ve bencil strateji, maalesef Almanya’nın Doğu Akdeniz’de tansiyonu düşürmeye yönelik benimsediği diyalog girişimlerini ve AB’nin tarafsız bir şekilde konuya yaklaşmasını engellemektedir. Fransa’nın, AB’nin sözcüsü ve jandarması gibi hareket etmesine ve Doğu Akdeniz diyalog sürecini baltalamasına, öncelikle AB’nin diğer üyeleri sert tepki göstermelidirler. Zira Avrupalı devletlerin tırmanan bu krizde, müzakereyi ve diyaloğu sürekli telkin eden tarafın, Türkiye olduğunu artık görmeleri gerekiyor. Ayrıca başta Fransız halkı olmak üzere tüm Avrupalıların Macron’a şu soruyu yöneltmeleri, Avrupa rasyonalizmin bir gereğidir: Diyalog çağrısını Fransa’yı hiçbir şekilde ilgilendirmeyen bir bölgeye savaş uçakları ve Charles de Gaulle adlı savaş gemisini göndererek mi yapıyorsunuz?

Bu aşamada Avrupa Birliği ve NATO’ya düşen vazife, uyuşmazlığı barışçı yollarla çözme çerçevesinde tüm tarafların tezlerini medeni bir şekilde tartışabildiği bir konferans tertip etmektir. Yunanistan, Rum Yönetimi ve Fransa’nın baskısıyla, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtmak ve ona yaptırımlar veya askeri tehditler yoluyla ceza kesmeye çalışmak, hem uluslararası hukukun iyi niyet kuralları ile temel ilkelerine aykırı düşer hem de Doğu Akdeniz’deki tansiyonu düşürmez. Şayet AB ülkeleri kendilerini, klasikleşen Yunan serzenişinden ve Fransız patronajından kurtaramazlarsa, o zaman AB’nin evrensel ilkelerine duyulan bağlılığın, uluslararası hukuka ve diplomasiye atfedilen güvenin ciddi bir yara alması kaçınılmazdır.

İtalya faktörü

Merkel ve Macron’un, Doğu Akdeniz krizini ele alma konusunda ciddi bir görüş ayrılığı yaşadığı bilinen bir gerçektir. Merkel’e göre, Macron’un saldırgan tavırları, Doğu Akdeniz’deki krizi derinleştirmekten öte başka bir sonuç vermemektedir. Merkel, Avrupa’nın göçmen güzergâhında ana rota olan Akdeniz’in vakit kaybetmeden müzakereler yoluyla istikrara kavuşturulması gerektiğini ve bunun da AB’nin geleceği açısından önem arz ettiğini düşünmektedir. Bu nedenle Fransa’nın, Doğu Akdeniz’de askeri varlık göstermesini tehlikeli bulmaktadır. AB üyeleri arasında Almanya’nın bu görüşüne birçok devlet katılmaktadır. Macron ise Türkiye’nin “AB üyesi iki ülkenin egemenlik haklarını tehdit ettiğini” ve “NATO üyeliğine uygun davranmadığını” ileri sürerek kendi politikalarına koşulsuz destek verilmesi gerektiği üzerinde duruyor. Ancak bu temelsiz iddialara AB’nin tüm üyeleri destek vermiyor.

İtalya da Almanya ile benzer görüşleri paylaşmaktadır. Nitekim Fransız Total ile İtalyan Eni şirketinin Doğu Akdeniz’in doğalgaz ve petrol kaynakları üzerinde imtiyaz elde etmek için birbiriyle kıyasıya bir rekabet halinde olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu yüzden Fransa’nın, hem Doğu Akdeniz’de hem Libya’da petrol ve doğalgazdan aslan payını almak için başvurduğu yöntemler, İtalya’yı ziyadesiyle rahatsız etmektedir. Almanya, İtalya ve Fransa arasındaki anlaşmazlık kendisini İrini Operasyonu’nda bir kez daha göstermişti.

Macron’un Fransa’nın karasuları olmayan bir alana, tek taraflı olarak, askeri güç gösterisiyle gitmesini izah etmede yaşadığı güçlüğün altını çizmek önemlidir. Macron her ne kadar Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de “kurtarıcı adam” rolüne soyunmaya çalışsa da Fransa’nın esas gayesinin, Lübnan’dan Libya’ya kadar uzanan petrol ve doğalgaz kaynaklarını Fransız enerji şirketleri vasıtasıyla kontrolü altına almak olduğunu tüm taraflar bilmektedir. Ayrıca Macron’un Fransa’nın AB içindeki siyasi liderlik iddiasını ve dünya politikasında aktif bir güç olma beklentisini güçlendirmeye çabaladığı da dikkatlerden kaçmamaktadır. Zira Fransız stratejistlere göre Amerika’nın Çin, İngiltere’nin Brexit işleriyle meşgul olması ve de Almanya şansölyesi Merkel’in siyaseti bırakmasından sonra doğacak boşluk, Fransa’ya Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Avrupa Birliği içinde “Büyük Abi” rolü kazandırmak için bulunmaz tarihi bir fırsat sunmaktadır. Fakat Fransa’nın bu özel amaçlarının, AB ve NATO’nun bütünleşmesine zarar verdiği de görülmektedir. Açıkça ifade etmek gerekirse, Fransa bu özel amaçlarından dolayı, ne AB ne BM Güvenlik Konseyi ne de NATO üyeliğine uygun hareket edebiliyor.

ismailshn@gmail.com