Garbın jeopolitik ‘şark meselesi’ ve İzmir’in işgali-IV

Doç. Dr. Nuri Sağlam / İstanbul Üniversitesi
16.06.2019

Soru: “İngilizlere karşı beslediğiniz hisler hakkında bazı malumat verir misiniz?” Mustafa Kemal’in cevabı: “Kalbimde buğuz ve düşmanlık hissiyatı yer bulmamıştır. İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha iyiliksever bir dost olamayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları pek tabiîdir.” Acaba niçin Türk kamuoyuna yukarıda naklettiğimiz beyanatta bulunmuştu?



Geçenlerde Harbiye Nezareti emrine verilmiş olduğunu yazdığımız Mustafa Kemal Paşa evvelki gün şehrimize gelmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Umumî Harp içinde (Anafartalar Kahramanı) unvanını hakkıyla kazanmıştır. Filhakika Mustafa Kemal Paşa olmasaydı 1915 senesinde Çanakkale’ye hücum eden Fransız ve İngiliz kuvvetleri İstanbul surlarına kadar gelecek ve daha o vakit Umumî Harbin neticesi pek acıklı bir surette Türkiye’nin aleyhine sonuçlanacaktı. Mustafa Kemal Paşa, vatanımızın en tehlikeli zamanlarında büyük büyük hizmetler etmiş bir kahramandır. Bütün cihanı hayretlere gark eden Çanakkale müdâfaatı içinde Mustafa Kemal Bey nâmı, ebedî bir şan ve şeref hâlesi içinde yaşayacaktır. Filhakika Mustafa Kemal Bey, düşmanlar tarafından Kabatepe civarından büyük bir kuvvetle vuku bulan pek müthiş bir hücumda duçar olduğumuz kati bir mağlubiyeti birkaç saat içinde galibiyete tebdil etmiş ve bu suretle İstanbul’un anahtarlarını düşmanlara teslim eylememek için bir yegâne âmil olmuştur. Mustafa Kemal Paşa, zaten Padişahımızın veliahtlığı esnasında Avrupa’ya icra buyurdukları seyahatte maiyetlerinde bulunmuşlar ve burada Padişahın takdirlerine mazhar olmuşlardır. Askerî hayatında pek kıymetli hizmetler gören Mustafa Kemal Paşa’nın vatanın bu müşkül vazifelerinde himmet ve hamiyetinden istifade edileceği tabiîdir.” 

Bu kısa alıntı,16 Kasım 1918 tarihli Vakit gazetesinin ilk sayfasında, Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğrafıyla birlikte yayımlanan “Mustafa Kemal Paşa” unvanlı yazıya aittir. Gazete tarafından “Mustafa Hilmi Paşa” başlıklı bir başka yazıyla aynı görsellikte ve yan yana basılmış olan bu yazı -ki bu durum, her iki yazının içerikleri karşılaştırılırsa birkaç ay sonra Hukuk-ı Beşer gazetesi tarafından ortaya atılacak ve Umumî Harp zamanındaki bütün ordu kumandanlarını töhmet altında bırakacak bir iddiaya, Türk basınında yine sadece Mustafa Kemal Paşa’nın cevap vermiş olması bakımından dikkat çekicidir- yukarıda söylediğimiz gibi Çanakkale zaferini sadece ve sadece Mustafa Kemal Paşa’ya bağlaması ve Türk devrim tarihini yazan kalemlerin “Eğer Mustafa Kemal Paşa olmasaydı…” diye başlayan bütün mitik ve kanonik söylemlerinin ne tür referanslara dayandığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Yeri gelince kısaca değineceğim ama şimdilik söz konusu Hukuk-ı Beşer gazetesinin, zannedildiği gibi İzmir’in işgali sırasında Yunanlılara ilk kurşunu attığı söylenen ve bu münasebetle 1973 yılında İzmir’in Konak Meydanı’na anıtı dikilen meşhur Hasan Tahsin’in başyazarlığını yaptığı Hukuk-ı Beşer gazetesiyle hiçbir alâkası bulunmadığını ve ayrıca ilk kurşun olayının da devrim tarihçiliğinin bir başka söylencesi olduğunu belirtmeliyim. 

Yukarıdaki alıntıdan anlaşılacağı üzere ilk defa Vakit gazetesinin 16 Kasım 1918 tarihli nüshasında karşımıza çıkan bu mitik söylem, söz konusu yazıdan sadece iki gün sonra, bu sefer Ali Fethi (Okyar) tarafından çıkarılan Minber gazetesinde -ki Mustafa Kemal Paşa bu gazeteye sermaye açısından ortak olmuştu- Ahmet Hulkî imzasıyla yayımlanan “Nühüfte (Gizli) Bir Sima” başlıklı bir başka yazıda tekrar edilecek ve “Milletin ve memleketin en ziyade hayırkâr evladından olduğu hâlde en az takdire mazhar olan yine Mustafa Kemal Paşa’dır. Fakat kime kabahat bulalım? Mustafa Kemal Paşa o kadar şöhret sevmeyen o derece alçakgönüllü bir kişiliktir ki Anafartalar’ın yegâne savunucusu ve İstanbul’un kurtarıcısı münhasıran kendisi olmasına rağmen bu hakikati pek çok zaman ifşa etmedi ve bu suretle bütün muvaffakiyetlerinin şan ve şerefleri çapulcuların hissesine kaydedildi.” biçimindeki birtakım keskin ifadelerle daha da güçlendirilecekti. 

Mitik ve kanonik söylem 

Bununla beraber gerek bu yazılarda gerekse günümüze kadar gelen sonraki siyasî süreçte Çanakkale zaferini sadece ve sadece Mustafa Kemal Paşa’ya bağlayan bütün mitik ve kanonik söylemlerin referans kaynağı ise daha önce belirttiğim gibi Ruşen Eşref’in Mustafa Kemal Paşa ile yapmış olduğu o ünlü ve oylumlu röportaj metniydi. Mustafa Kemal Paşa, bu röportajında elbette doğrudan doğruya “Çanakkale’yi tek başıma ben müdafaa ettim…” kabilinden bir iddiada bulunmuyordu ama -muhtemelen daha önce bahsettiğim meselelerden dolayı- bu şekilde yorumlanmaya müsait bazı abartılı sahneler sunmuyor da değildi. Kaldı ki insanlığın imgelemi, özellikle dinî ve millî mevzularda şu veya bu sebeple yaratılan mucizevî yahut mitik söylemleri hiç sorgulamaksızın kabul etmeye son derece yatkındı. Nitekim bunun en tipik örneklerinden biri de meşhur Seyit Onbaşı söylencesiydi ve bu söylence de mesela “Sıradan bir insan, yaklaşık 250 kiloluk bir top mermisini tek başına nasıl kaldırabilir?” yahut “Orada bir sürü asker varken niçin kimse bu adama yardım etmemiş?” tarzında sorulabilecek her türlü mantık sorusunu daha işin başında işlemez hâle getiriyordu. Bu ise insanın yine bizatihi insan muhayyilesi tarafından yaratılan şeylerin tahakkümü altına girmesi anlamına gelen paradoksal bir soruna yol açıyor ve böyle durumlarda Tanrı’nın insana düşünmesi için bahşettiği aklın yasaları iflas ediyordu. Tabi aklın devre dışı kaldığı yahut bırakıldığı hiçbir anlatıya da o aklın samimî bir şekilde bağlanması mümkün olmuyordu. Nitekim bu yazıların yanı sıra 17 Kasım 1918 tarihli Zaman gazetesi ve yine aynı tarihli Minber gazetesinde Mustafa Kemal Paşa ile yapılan iki ayrı röportaj da devrim tarihinin kanonik anlatı zeminini tam da bu yüzden sarsıyordu. 

Bu röportajlardan ilki Zaman gazetesinde “Mustafa Kemal Paşa ile röportaj yapan bir yazarımız, onun bazı meseleler hakkındaki düşüncelerini öğrenmek istemiş ve kendisine bazı sualler sormuştur. Mustafa Kemal Paşa, bu suallere cevaben dikkate değer gördüğümüz bazı beyanatta bulunmuştur. Pek çoklarını alakadar edeceğine emin olduğumuz bu beyanatı aşağıda yayımlıyoruz.” şeklinde takdim ediliyordu. Minber gazetesinde ise röportaja başlamadan evvel Mustafa Kemal Paşa’nın hayatı ve o güne kadar yaptığı büyük hizmetleri tanıtılıyordu. Bu röportajlarda Mustafa Kemal Paşa’nın siyasî kanaatleri, kuvvetli bir ordu hakkındaki fikri ve memleketteki mevcut fikir cereyanlarıyla ilgili düşünceleri sorulmaktaydı. Gerek bu sorular ve gerekse öteden beri milletin istikbalini düşünen Mustafa Kemal Paşa’nın bu sorulara verdiği cevaplar son derece makul ve yerindeydi. Ancak her iki röportajda da bu tür sorular arasında ilk bakışta tuhaf ve ayrıksı görünmekle beraber o günden itibaren yaşanacak olan siyasî süreçle birlikte okunduğunda hayli incelikli bir hesabın ürünü olduğu anlaşılan fakat devrim tarihinin mitik anlatısına hiç de uymayan son derece stratejik birer soru daha yer alıyordu. İşin bir başka ilginç yanı ise bu tuhaf soruların, her iki röportajda da Mustafa Kemal Paşa’nın o günkü siyasî şartlara dair düşüncelerini paylaştığı cevaplarının hemen arkasından gelmesiydi. Nitekim söz konusu soru ve cevapların ilk ikisi Zaman, son ikisi de Minber gazetesinde şu şekilde sıralanıyordu: 

İngiliz dostluğu hakkında 

“Bugün için ne düşünüyorsunuz?” 

“Bugün için bütün düşündüğüm harpten yaralı çıkan vatanın cerihalarını tedaviye ve Osmanlı mevcudiyetini idameye masruf himmetlere hizmet ve yardım etmektir.” 

“İngiliz dostluğu hakkında ne düşünüyorsunuz?” 

“Gençliğimde okuduğum dikkate değer vakalar ve hadiseler arasında İngilizlerin Osmanlı toprağını Rus taarruzuna karşı müdafaaya iştirak etmiş olmaları vakası da vardı. Benim için yegâne siyaset, memleketimin muhtaç olduğu huzur ve sükûnu temin edici dostluklara hürmet ve maceraperestlikten imtinadır. Binaenaleyh Osmanlı istiklaline hürmet ve Osmanlı milletine muhabbet ve insaniyet ibraz eden bir devlete karşı mütekabilen hürmet ve muhabbet beslemekliğim tabiîdir.” 

“Siyasî vaziyetimiz hakkındaki fikrinizi öğrenebilir miyim?” 

“Memleketimi ve milletimi pek iyi tanıdığım ve muhtaç olduğu terakkiye mazhariyet için huzur ve sükûn ile fakat herhâlde hürriyet ve istiklâli korunmak kaydıyla devamlı çalışmak lüzumuna kani bulunduğum cihetle bu kanaatimi tatmin edecek yani bize huzur ve sükûn ve mesai zamanı bahşedecek dostluklara cidden taraftarım.” 

“İngilizlere karşı beslediğiniz hisler hakkında bazı malumat verir misiniz?” 

“Bu harpte İngilizlerle Arıburnu, Anafarta ve Filistin cephelerinde karşı karşıya birçok muharebeler verdim. Ben bu muharebelerde ve umumî olarak bu saydığım cephelerden başka cephelerde, başka mıntıkalarda diğer milletlerle dahi verdiğim muharebelerde daima vatanın müdafaasından ibaret olan bir aslî vazife ifa ettim ve bunun için askerlik hizmetimi hatırıma getirmiyorum. Binaenaleyh kalbimde buğuz ve düşmanlık hissiyatı yer bulmamıştır. İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha iyiliksever bir dost olamayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları pek tabiîdir.” 

Meseleye her ne açıdan bakılırsa bakılsın bu formel ve içeriksel görüntü, söz konusu röportajların rastgele düzenlenmediği yahut spontane bir şekilde yapılmadığı anlamını üretiyordu. Zira dikkat edilirse Mustafa Kemal Paşa’nın ilk sorulara verdiği cevaplar, istiklâlimize dokunulmamak kaydıyla muhtaç olduğumuz terakki yani daha önce belirttiğimiz üzere asrîleşme yolunda Türk milletine fırsat tanıyacak her türlü dostluk ve müzaherete açık olduğunu; ikinci sorulara verdiği cevaplar ise bu dostluğu özellikle de İngilizlerden beklediğini açıkça ifşa etmekteydi. 

“Geldikleri gibi giderler!” 

Diğer yandan Mustafa Kemal Paşa bu beyanatları verirken İngilizler’in Türk milletine imzalattığı o son derece onur kırıcı Mondros Mütarekesinin üzerinden henüz iki hafta ancak geçmişti. Üstelik Mondros Mütarekesini imzalamak mecburiyetinde kalan hükümetin başında Mustafa Kemal Paşa ile aralarında öteden beri sıkı bir münasebet bulunan İzzet Paşa vardı ve İzzet Paşa o sıralarda kendisini ziyarete giden Vakit gazetesi sahibi Ahmet Emin Yalman’a gözyaşları içinde “On dört yaşında askerlik mesleğine girdiğim zamandan beri bir tek emelim vardı. O da milletimin daima muzafferiyetine ve muvaffakiyetine çalışmaktı. Ne çare ki kader beni böyle bir tarihî vesikaya imza koymaya mahkûm etti.” şeklinde yakınıyor ve esasen böylesine ağır bir belgeyi imzalama fedakârlığı gösterecek kadar sorumluluk sahibi bir devlet adamı olmasına rağmen bu milleti Mondros Mütarekesine mahkûm eden sürecin yegâne âmili sanki kendisiymişçesine kahırlanıyordu. Zira İstanbul’un her tarafında birkaç gündür İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan bayrakları sallanmaktaydı. İşin daha fenası, Trablusgarp savaşından beri her geçen gün artarak devam eden bütün mahrumiyetlere bir gün felâha kavuşacağı inancıyla fedakârca katlanmış olan Türk milleti, Mondros Mütarekesiyle içine yuvarlandığı bu millî felâket yüzünden istikbale matuf ümitlerini büyük ölçüde kaybetmiş görünüyordu… 

Hâl böyleyken Mustafa Kemal Paşa, acaba niçin Türk kamuoyuna yukarıda naklettiğimiz beyanatlarda bulunmuştu? Çünkü bu beyanatlarla yine kendisinin bundan sadece bir hafta önce işgal kuvvetleri için sarf ettiği o meşhur “Geldikleri gibi giderler!” sözü arasında -devrim tarihinin mitik ve kanonik anlatısına göre ortaya tam bir çelişki çıkıyormuş gibi görünmesine rağmen- siyasî gerçekliğin göz alıcı karanlığında daha o günlerden itibaren grileşmeye başlayan mantıksal bir korelasyon vardı… 

(Devam edecek...) 

nuri.saglam@hotmail.com