Garbın jeopolitik ‘şark meselesi’ ve İzmir’in işgali-VIII

Doç. Dr. Nuri Sağlam / İstanbul Üniversitesi
04.08.2019

Yunanlıların İzmir’e çıktığı 15 Mayıs tarihinde, Bahriye Nazırı Avni Paşa ve Erkân-ı Harbiye Reisi Cevad Paşa’yla birlikte Padişahın huzuruna çıkan Mustafa Kemal Paşa, ertesi gün öğleden sonra Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi olarak meşhur Bandırma vapuruyla Samsun’a hareket etmişti…



Samsun ve havalisinde asayişin sağlanması için hükümete nota veren İngilizler, Paris Sulh Konferansında kararlaştırdıkları söz konusu uzun vadeli stratejik proje gereği elbette İzmir ve havalisi için aynı yöntemi izlemeyeceklerdi. Nitekim 30 Ekim-22 Kasım 1918 tarihleri arasında kısa bir süre Aydın valiliği görevinde bulunan İzmir Mebusu Tahsin (Hasan Tahsin Uzer)’in 1923 yılında Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde anlattıklarına göre İngilizler, Mondros Mütarekesinin imzalandığı günlerde İzmir’e gelen Yunan Adaları Umumi Valisi Karayuvanidis’in İzmir Metropolidi Hrisostomos ile birlikte Rumları teşkilatlandırma faaliyetlerine göz yummuşlar ve bu çete reislerinin Kızıl Haç (Salîb-i Ahmer) örtüsü altında kiliselere yığdıkları silah ve muhimmatı vakti gelince iç bölgelere sevkedebilmeleri için gereken kolaylığı göstermişlerdi. Bununla beraber İstanbul’da Sarayla Babıali arasında âdeta mekik dokuyan -ve hatta Lozan görüşmeleri sırasında kutsal emanetleri (emanet-i mübareke) istemeye cüret edecek kadar da ileri giden- ünlü İngiliz casusu Mister Ryan, Yunanlılara yaptıracakları işgale zihnî de olsa önceden meşrû bir siyasal zemin hazırlamak amacıyla İzmir ve havalisinde Müslüman halkın teşkilatlanarak güya Hristiyanları katliama hazırlandıklarına dair İngiltere hükümeti adına Babıaliyi şifahen uyarmıştı. Oysa işgalden önceki birkaç ay boyunca durum tam tersine gelişiyordu. 

Casusluk şebekesi 

Bu cümleden olarak evvela Şubat ayının başlarında tam bir casusluk şebekesi olan Amerika Şark-ı Karîb Muavenet Komitesine bağlı bir komisyon İstanbul’a geldi. Bu komisyonun görünürdeki amacı Anadolu’daki Rum ve Ermeniler başta olmak üzere bütün Hristiyan azınlıklara yardım etmekti. Üyeleri arasında isimleri memleketimizce bilinen Doktor James Barton ve Doktor Pitt’ten başka Harward Üniversitesi Profesörlerinden Mister Moore, Grinnel College Müdürü Mister Thomas Main, Mister Curtis James ve Mister Walter George Smith gibi meşhur daha başka birçok şahsiyetin de bulunduğu sözde yardım komisyonu, gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra “her nerede mûcib-i muâvenet ahvâl görürse hemen faaliyete başlamak üzere” muhtelif istikametlerde Anadolu’nun içlerine doğru gidecekti. Bu konuyla ilgili olarak 3 Şubat 1919 tarihinde Türk basınına bir beyanat veren Amerika mümessili Mister Harold Heck, Türkiye ile harp etmemiş olan Amerika’nın Paris Sulh Konferansındaki müzakerelere katılmadığını ve yakın zamanda İstanbul’a gelen Amerika Fevkalade Komiseri Amiral Bristol’ün bu sebeple Türkiye’ye ait meselelere karışmayacağını -ki aksine bu meselelerin tam da merkezinde bulunduğunu biraz aşağıda göreceğiz- belirttikten sonra “Birkaç gün evvel Amerika Sefareti maiyetine memur vapurla Derince’ye gittim. Amerika Muavenet Komisyonundan Anadolu muhtacinine gönderilecek eşya ve muhtelif levazımatın ithaline tahsis kılınacak binayı gördüm. Amerika vapurları doğrudan doğruya Derince’ye gidecek ve yüklerini oraya boşaltacaklardır. İhtisasatım iyidir. Evvelce İzmit ve Eskişehir’de muhtell olan asayiş temin edilmiştir. Nakliyat muntazaman icra edilmektedir. Eskişehir’e kadar vuku bulan nakliyatın emniteyitini temin için civarda birkaç İskoçyalı askere tesadüf ediliyor…” demekteydi. Fakat Amerikalıların İzmit Derince’de kiraladıkları depoya yardım malzemesi getiren gemileri hükümet tarafından hiçbir şekilde kontrol edilmediği gibi bu casusluk şebekesinin Anadolu’daki Hristiyan azınlıkları Müslüman ahaliye karşı nasıl örgütlediklerine dair de Türk basınına herhangi bir haber yansımıyordu. Ancak Saray ve Babıali, sözde Amerikan yardım heyetlerinin Anadolu’ya gittikleri günden itibaren ayrılıkçı Rum ve Ermenilerle Müslüman Türkler arasında artarak devam eden gerilimi geç de olsa fark etmiş olmalı ki bu tehlikeli gidişatın önünü almak ve ihtiyaç sahiplerine nakdî yardımda bulunmak için Osmanlı şehzadelerinin riyaseti altında “Heyet-i Nasıha” adıyla içlerinde Ermeni ve Rum temsilcilerin de yer aldığı üç ayrı heyet kuracak ve bu heyetlerden ilkini 15 Nisan tarihinde Anadolu’ya ikincisini de 28 Nisanda Trakya’ya gönderecekti. 

Şehzade Cemaleddin Efendinin riyasetinde Trakya’ya giden ikinci heyette eski Harbiye Nazırı Cevad Paşa ve Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşalar da vardı. Ayrıca Anadolu’ya giden heyetlerden ilkine Yeni Gazete’nin başyazarı Burhan Cahid (Morkaya) da katılmış ve bu seyahat sırasındaki izlenimlerini 21 Nisan’dan itibaren Yeni Gazete’de “Heyet-i Nasıha ile Beraber” üst başlığı altında 16 sayı boyunca tefrika etmişti. 

Bu arada İtilaf devletleri tarafından sık sık Paris Sulh Konferansına davet edilen Venizelos, 4 Şubat 1919 tarihinden itibaren Yunanistan’ın taleplerini anlatmaya başlamıştı. Asıl amaçları kadim “Şark Meselesi”ni halletmek olan İngilizler, mezkûr Yunan taleplerinin gerek jeopolitik gerekse jeostratejik açıdan asla mümkün olamayacağını bilmelerine rağmen bu taleplerin “Şark Meselesi”ni kendi çıkarları doğrultusunda halledebilmeleri için son derece ucuz ve kullanışlı imkânlar sunduğunu da görüyorlardı. Yunanistanın ölçüsüz taleplerine karşı 12 Şubatta İtilaf devletlerinin İstanbul’daki mümessillerine bir nota veren ve müstakbel sulh şartlarının Vilson Prensiplerinin 12. maddesine istinat etmesi gerektiğini belirten Babıali ise İstanbul, Edirne, Aydın, Bursa ve doğu vilayetlerindeki nüfusun büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğunu ve dolayısıyla bütün bu bölgelerde Osmanlı hâkimiyeti sağlanmazsa kalıcı bir sulhun mümkün olamayacağını bildirdi. Bu notada ayrıca Boğazlar’ın serbestîsi, Arap vilayetlerine muhtariyet verilmesi ve Ermeni meselesi gibi konulara dair görüş ve tekliflerini de dile getiren hükümet, özellikle Ermenilerin doğu vilayetleri üzerindeki taleplerini somut delillerle reddederek tehcirden evvel Ermeni çeteleri tarafından bir milyondan fazla Müslümanın katledildiğini, gerek bu hakikatin gerekse tehcir sırasında yaşanan müessif olayların tespiti ve mesuliyetin tayini için Türk ve Ermeni murahhaslarının yardımıyla incelemelerde bulunmak üzere uluslararası bir araştırma komisyonu kurulmasını talep etti. Bu ve benzeri talepler Mondros Mütarekesinden sonra teşekkül eden Vilson Prensipleri Cemiyeti mensupları tarafından da muhtelif gazetelerde sık sık dile getiriliyordu. 

‘Müstakil millet’ 

Diğer yandan daha önce Amerika Cumhurbaşkanı Vilson’un ortaya attığı ve bir süredir Paris Sulh Konferansında müzakere edilmekte olan Cemiyet-i Akvam projesi, 15 Şubat 1919 tarihinde Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya’nın iştirakiyle resmen kabul edildi ve bu devletlerin daha önce üzerinde uzlaştıkları anlaşılan “Osmanlı devletine tâbi olan bazı milletler şimdilik kendilerini müstakil bir millet addettirebilecek bir gelişim göstermişlerdir ancak bu milletler kendi ihtiyaçlarını tatmin edinceye kadar idare hususunda müzaherete mazhar olacaklardır.” şeklindeki bir madde, aynı gün Cemiyet-i Akvam projesinin başlıca hükümlerinden biri olarak bütün dünya kamuoyuna ilan edildi. 

Şubatın sonlarına doğru Türk ve Avrupa basınında ardı ardına yayımlanan birbiriyle ilintili haberler, İngilizler başta olmak üzere İtilaf devletleri tarafından “Şark Meselesi”nin halli için hazırlanmakta olan uzun soluklu stratejik projenin yavaş yavaş şekillenmeye başladığını gösteriyordu. Nitekim 27 Şubat tarihli Vakit gazetesinde Mülga Yıldırım Orduları Grup Kumandanı Mustafa Kemal Paşa’nın Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyasetine (Genelkurmay Başkanlığı) atanacağı fakat hükümet değişikliği dolayısıyla mevcut Genelkurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa’nın istifasının henüz kabul edilmediği haber verilirken yine 3 Mart tarihli Vakit gazetesinin Journal De Geneva gazetesinden aktardığı bir haberde ise Paris Sulh Konferansında Anadolu’nun İngiltere, Amerika, Fransa ve İtalya devletlerinin kontrolü altında idare edilmesine ve bu idare tarzının bir an evvel uygulanabilmesi için de Osmanlı topraklarında bulunan işgal kuvvetlerinin en verimli şekilde kullanılmasına karar verildiği  bildiriliyordu. Bununla beraber Harbiye Nezaretinin emriyle 2 Mart tarihinde İngilizlerin işgali altındaki Musul cephesinden İstanbul’a gelen Altıncı Ordu Kumandanı Ali İhsan Sabis Paşa, Haydarpaşa tiren istasyonunda İngilizler tarafından tutuklanırken Suriye cephesinde Osmanlı Yıldırım Ordularını çok ağır bir yenilgiye uğratmış olan ve 7 Şubattan beri de İstanbul’da bulunan İngiliz kuvvetleri komutanı Genaral Allenby, Osmanlı hükümetine, Ali İhsan Paşa’dan boşalan Altıncı Ordu Komutanlığına Mustafa Kemal Paşa’nın tayin edilmesini önerecekti! Bu ilginç öneri, hatırlanacağı üzere devrim tarihinin ünlü kalemlerinden Prof. Dr. Şerafettin Turan tarafından “Bu önerinin nedenini kesin olarak saptamaya olanak yoksa da Mustafa Kemal’in İstanbul’dan uzaklaştırılması ve artık İngilizlerin işgal etmiş oldukları Irak’a yakın bir bölgede bir tür göz hapsinde bulundurulmak istenmesinin etken olduğu düşünülebilir.” şeklinde yorumlanacaktı... 

İzmir’in işgalinden önceki iki ay boyunca bir yandan Rum çetelerin İzmir ve havalisi ile Samsun bölgesindeki Müslüman ahaliye yönelik saldırıları, gasp ve yağma olayları hızla artıyor bir yandan da Paris Sulh Konferansında kadim “Şark Meselesi”nin halli için üzerinde çalışılan stratejik projenin ana hatları belirleniyordu. Nihayet daha önce de belirttiğimiz gibi “İzmir’i Yunanlılara işgal ettirip Anadolu’da millî bir direniş başlatmak ve sonraki süreci kendi çıkarları doğrultusunda sevk ve idare edebilmek için bütün jeopolitik ve jeostratejik enstrümanları kullanmak!” esasına dayanan bu projenin ilk hamlesi, 21 Nisan tarihinde İngiliz Amiral Calthorpe tarafından Samsun bölgesinde bizzat kendilerinin körüklediği tedhiş olaylarının önlenmesi talebiyle Osmanlı hükümetine bir nota vermek şeklinde tezahür etti. Bunun üzerine Anadolu’daki direnişi başlatacak olan Mustafa Kemal Paşa, 30 Nisan tarihinde Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliği görevine atandı. Ancak Nisan ayının ortalarına doğru İzmir’i Yunanlılara işgal ettirmeyi kararlaştıran İtilaf devletleri, elbette İzmir ve havalisinde cereyan eden müessif hadiseler için Osmanlı Hükümetine önceden böyle bir nota vermeyeceklerdi. 

İşgal bildirisi 

Bu noktada Amerika mümessili Doktor Harold Heck’in esasen bir casusluk şebekesi olan Amerika Şark-ı Karib Muavenet Komitesi adlı sözde yardım kuruluşuna dair Türk basınına verdiği beyanata dönelim ve bu beyanatta Türkiye ile harp etmemiş olan Amerika’nın Paris Sulh Konferansındaki müzakerelere katılmadığını ve bu sebeple o sıralarda İstanbul’da bulunan Amerika fevkalade komiseri Amiral Bristol’ün de Türkiye’ye ait meselelere karışmayacağını söylediğini hatırlayalım. Oysa durum hiç de böyle olmamıştı. Zira bu beyanattan kısa bir süre sonra 16 Şubat tarihli Vakit gazetesine verdiği bir röportajda, muhatabına Vilson Prensipleri Cemiyeti için “Bu cemiyette bulunanlar hep İttihat ve Terakki Komitesinden midir?” diye soran ve aldığı “Hayır!” cevabına karşı “Peki, Jön Türkler değilse demek ki ihtiyar Türklerdir!” şeklinde manidar bir ifade kullanan Amiral Bristol, Paris Sulh Konferansında kararlaştırılan işgal hazırlıklarını koordine etmek üzere 3 Mayıs tarihinde İzmir’e gidecek ve orada bulunduğu süre içinde İzmir Limanına peyderpey Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan donanmalarına ait büyük küçük birçok savaş gemisi yığılacaktı. Amiral Bristol 12 Mayısta İzmir’den ayrılıp İstanbul’a döner dönmez 14 Mayısta İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Webb tarafından hükümete, İngiliz Deniz Kuvvetleri Kumandanı Amiral Calthorpe tarafından da İzmir valiliğine birer nota verilmiş ve ertesi günden itibaren İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceği bildirilmişti. Nihayet Yunanlıların İzmir’e çıktığı 15 Mayıs tarihinde, Bahriye Nazırı Avni Paşa ve Erkân-ı Harbiye Reisi Cevad Paşa’yla birlikte Padişahın huzuruna çıkan Mustafa Kemal Paşa, ertesi gün öğleden sonra Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişi olarak meşhur Bandırma vapuruyla Samsun’a hareket etmişti… 

(Devam edecek) 

nuri.saglam@hotmail.com