Göç; Hikayesi dramatik, motivasyonu dinamik

Prof. Dr. Mazhar Bağlı / KTO Karatay Üniversitesi
27.03.2021

Ülkemize göçle eklemlenen dinamik sosyolojinin bir katma değere dönüşmesi, izlenen akılcı ve stratejik politikalarla mümkündür. Bu nitelikli insan gücünün entegre edilme sürecinde atılan her adım sadece onları dezavantajlı konumdan kurtarmayacaktır, aynı zamanda bizim de ufkumuza yeni pencereler açacaktır. Dahası bizim inancımıza göre kaşık salladığımız çorbanın talipleri çoğaldıkça bereketi de artar.



Göç, kısaca insanların belli bir zaman diliminde bir yerden başka bir yerleşim alanına geçmesidir. Sosyologlar genelde göçü mekânsal olarak iç göç ve dış göç, iradi olarak da zorunlu ve gönüllü olacak şekilde sınıflandırırlar. Siyasi ve toplumsal etkileri bakımından genellikle olumsuz bir şekilde anılmakla beraber insanoğlunun ilk hikayesine eşlik eden aşkın bir konudur göç.

Her birimizin kişisel bir göç hikayesi vardır. Her peygamberin bir göç hikayesi vardır. Her kavmin bir göç hikayesi vardır, hatta denilebilir ki her coğrafyanın da bir göç hikayesi vardır. Anadolu'nun ise bilinen zamanlardan bu yana onlarca göç hikayesi vardır. Dramatik olanlarından tutun şenlikli olanlarına, medeniyet inşa edici olanından yıkıcı ve yakıcı olanına kadar pek çok göç dalgası yaşanmıştır bu kadim coğrafyada.

Anadolu sığınağı

Bundan dolayı da dünyanın hemen hemen bütün kültür havzaları ile az ya da çok bir organik bağının olduğunu görüyoruz. Zira Anadolu sadece göç alan bir yer değil, aynı zamanda göç veren bir yerdir. Dahası dünya tarihini değiştiren göç hareketlerinin de merkezidir. Hem göç veren hem göç alan hem de göçlerin güzergahı bir mekan olmasına rağmen denilebilir ki dünyanın en güvenli sığınaklarından birisidir de. Yaklaşık olarak bundan beş yüz yıl önce İspanya'daki faşist rejimin zulmünden kaçan Yahudilerin de Rus zulmüne dayanamayıp yalın ayak yola revan olan Müslüman Kafkas milletlerinin de Balkanları kana bulayan maceracıların soykırımına uğramamak için kaçanların da Ortadoğu'daki diktatörlerin vahşetinden kurtulmak isteyenlerin de hep gelip sığındığı bir limandır Anadolu.

Bugün de aynı minval üzere Suriye'deki rejimin zulmünden, PKK/YPG'nın derebeyliğinden ve faşizminden, DEAŞ'ın vahşetinden kaçan mazlum ve mağdur insanların tek sığınağı Anadolu'dur, Türkiye'dir.

Bunun birçok nedeni var ama en dikkat çekici olanları sahip olunan ortak tarihi miras ve gösterilen misafirperverliktir. Buradaki misafirperverlikten maksat, klasik anlamda bir ağırlama değildir. Muhacirin göç ettiği yerdeki hayata yeniden tutunmasını sağlayacak imkanların sunulmasıdır. Eğitim görmesi, ticaret yapabilmesi ve sosyal hayatın içine dahil olup kendisini güvende hissetmesi demektir. Psikologlara göre kişinin kendisini en çok güvende hissettiği ortam, muhatabının nasıl davranacağından emin olduğu yerdir.

Gençlerin temel ihtiyacı

Bu bağlamda bir mülteci için en kritik konu göç ettiği ülkenin dilini bilmektir. Hem konuşma dilini hem de duygu dilini bilmektir. Denilebilir ki mülteciler ilk anda sadece dil ile hayata tutunabilirler. Zira dil hem uyumun sağlanmasında hem de sunulan fırsatlardan yararlanabilmesine giden yolu açan iki kritik anahtar rolü görmektedirler.

İçişleri Bakanlığının verilerine göre Suriyeli mülteciler içinde gençlerin, yani 15-24 yaş arasındakilerin oranı yaklaşık olarak yüzde 20 civarındadır. Gençliğin temel ihtiyacı ise eğitimdir.

Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün verdiği bilgilere göre bugün kamu okullarında okuyan Suriyeli öğrencilerin dağılımı şöyledir: ana sınıfında 31 bin 011, ilkokulda 352 bin 155, ortaokulda 275 bin 039, lisede 110 bin 634, toplamda 768 bin 839 kişi eğitim görmektedir. Bu verilere göre geçici koruma altındaki Suriyelilerin okullaşma oranları yüzde 64.22'did.

Bunun yanında Milli Eğitim Bakanlığının yürüttüğü örgün eğitim faaliyetlerinin yanında 2014-2020 yılları arasında halk eğitim merkezleri bünyesinde toplamda 1 milyon 340 bin 888 Suriyeli mülteciye başta Türkçe öğretimi olmak üzere çeşitli alanlarda ve konularda kurslar ve eğitimler verilmiştir.

Türkiye'de halen 3.6 milyon Suriyeli mülteci yaşadığına göre bunların yaklaşık olarak 760 bininin eğitim görüyor olduğunu dikkate aldığımızda nasıl bir misafirperverlikten bahsettiğimiz daha net anlaşılacaktır.

Bu, dünyada başka bir ülkenin kolay kolay başarabileceği bir iş değildir. Büyük bir hizmet ve imkan sunulmaktadır. Zira sosyal hizmet teorisi açısından dezavantajlı kesim içinde kamu hizmetlerinden en çok yoksun kalanlar mültecilerdir. Mültecilerin en mahrum kaldığı hizmet ise eğitimdir.

Buna rağmen bizim ülkemizdeki mültecilerin/misafirlerin bu iki konuda mahrum bırakılmadıklarını görüyoruz. Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün, genel müdürden en alt kademedeki çalışanına kadar çok büyük bir fedakarlıkla yürüttüğü çalışmaların neticesinde elde edilen bir başarı olduğunu belirtmek gerekir. Göç İdaresi Genel Müdür Yardımcısı kadim dostum sn. Dr. Gökçe Ok'un bu konudaki çalışmaları bürokratik bir görev olarak değil, "ibadet olarak" ve büyük bir aşkla yaptığına bizzat şahidim.

Stratejik ayrımcılık

Sanıyorum yurt dışında, özellikle de Avrupa'da yaşayan mülteci (gurbetçi) akrabası olan herkesin de yakından bildiği gibi orada yaşayanların en büyük sorunu dil ve eğitimdir. Mülteci çocuklarının eğitim alanında sinsi ve stratejik özel bir ayrımcılığa maruz bırakıldıklarını duymayan, bilmeyen yoktur. Bu öğrencilerin okuduğu liselerdeki rehberlik hizmeti sunan ofislerinin hazırladıkları raporlar doğrultusunda mültecilerin çocuklarının özellikle bazı branşlarda eğitim görmeleri neredeyse imkansız hale getirilmektedir.

Oysa belli bir sosyal ortamdan ve coğrafyadan kopup gelen birisi için sunulabilecek en iyi imkan onun kendini gerçekleştirmesini sağlayacak çeşitli fırsatlar sunmaktır. Ki Türkiye Suriyeli mültecilere kelimenin tam anlamıyla sınırsız sayıda fırsatlar sunmaktadır.

Son zamanlarda, Ege denizi üzerinden kaçak yollarla Avrupa'ya sığınmaya çalışan göçmenlerin Yunanistan sınırında, Yunan sahil güvenlik ekiplerince yakalanıp özel eşyalarının ellerinden alındığını (gasp edildiklerini) ve hatta elbiselerinin bile soyulup tekrar denize itildiklerine dair haberleri sıklıkla duymaktayız. Dahası boğulmaya mecbur bırakılan bu insanların Türk güvenlik güçlerinin eline geçmesinin de özellikle istendiği biliniyor.

Zaten AB'nin Türkiye ile arasındaki ilişkilerde şu anki en önemli gündem maddesi bu mültecilerdir. Komplocu bir senaryo çizdiğim düşünülmesin ama Avrupalıların Suriyeli mültecileri kendi ülkelerinde istememelerinin tek nedeni onlara getirecekleri ekonomik yük ve sosyal hizmetlerin sunum zorlukları değildir. Mültecilerin Türkiye'de kalmasını istemelerinin nedeni, zihinlerindeki "öteki"nin ifsat edici etkisini stratejik bir harp aracı olarak görmelerindendir. Bir başka ifade ile, her ne kadar çoğulculuğu temel bir değer ve politika olarak benimsemiş olsalar da uzun bir zamandan beridir Avrupalılar, "öteki" ile birlikte yaşamayı bozguncu bir düzen olarak görme eğilimindeler artık. Kendi toplumsal yapılarındaki büyük kırılmaların da mültecilerin varlığından kaynaklı olduğunu düşünmeye başladılar. Özellikle son zamanlarda Fransa'da, Afrika kökenli sınıf altı grupların nümayişlerinden sonra bunu çok daha derinden hissetmeye başladılar.

'Öteki' tehdit değildir

Önceleri "öteki"yi bir zenginlik olarak gören yaklaşım artık onu bir tehdit olarak görmeye başladı ve bu tehdidi Türkiye topraklarında tutmaya da dikkatli bir özen göstermekteler. Ama bilmedikleri şey, hiçbir ötekinin bu coğrafya için onların düşündüğü gibi bir tehdit olmadığıdır. Gerçi tek parti döneminden kalma ulusalcı ideoloji ile beyni ipotek altına alınanlarda bu yönde çok büyük bir korku var ama milletin kahir ekseriyeti farklılıkları zenginlik, birer ayet ve hikmet olarak görmektedir. Tarihsel mirasımızın bir parçası olarak kabul etmektedir.

Zaten bu konunun çok büyük bir sosyolojik soruna dönüşmemiş olması da bu düşünce doğrultusunda bir politikanın ve stratejinin izleniyor olmasındandır. Suriyeli mültecilerin topluma entegrasyonunu sağlamada elde edilen büyük başarının sihirli formülü onlara dil öğretirken ve eğitim verirken kendi kültürlerini muhafaza etmelerine de imkan tanıyan bir atmosferin varlığıdır.

Dil öğretimi ve eğitim hizmeti sunarken herhangi bir "asimilasyon" hevesine kapılmamak bence bu hizmetlerin kendisinden çok daha kıymetli bir politika ve duruştur.

Hükümetin ve bakanlığın ilk dönemlerde geçici koruma altındakilere yönelik izlediği dil öğretimi ve eğitim alanındaki kapsayıcı ve ısrarlı politikalarını Suriyelilerin Türkleştirilmesi şeklinde anlayan bazı bürokratik yapılara ait lobileri aşarak bugünlere gelindiğini de ayrıca takdir etmek gerekir.

Göç geriye dönmez

Son olarak, normal sosyolojik işleyişe göre göç, kolay kolay geriye dönmez. Zira göç, her ne kadar dramatik bir hikaye olsa da esasında dinamik bir motivasyonu da doğurur. Dahası göçün yöneldiği mekan, her zaman öncekinden daha caziptir. Aynı zamanda göç rotasını belirleyen asıl faktör maddi değildir. Bir huzur arayışıdır, güvende olma çabasıdır. Konuya bu açıdan baktığımızda Suriyelilerin niçin yanı başındaki yakın olan akrabalarına, Arap ülkelerine değil de Türkiye'ye göç ettiklerini daha iyi anlarız. Eğer bundan gurur duymak istiyorsak onlara sunulan bu imkanları da takdir etmeliyiz. Aksine toplumda ötekiye karşı kindar bir ayrımcılığın oluşmasına neden olan "Suriyeliler geldi işimizi elimizden aldılar, ülkenin bütçesinin önemli bir bölümü bunlara harcanıyor, hastanelerde Suriyelilerden bize sıra gelmiyor" gibi ifadelerden kaçınmak durumundayız.

Ülkemize eklemlenen bu dinamik sosyolojinin bir katma değere dönüşmesi, izlenen akılcı ve stratejik politikalarla mümkündür. Bu nitelikli insan gücünün entegre edilme sürecinde atılan her adım sadece onları dezavantajlı konumdan kurtarmayacaktır, aynı zamanda bizim de ufkumuza yeni pencereler açacaktır. Dahası bizim inancımızda kaşık salladığımız çorbanın talipleri çoğaldıkça bereketi de artar.

mazharbagli@gmail.com