Bugün beş kıtada, 150'ye yakın ülkede faaliyet gösteren TİKA, Türkiye'nin aktif ve ilkeli dış politikasının uygulayıcı araçlarından biri olarak yalnızca maddi kalkınmayı değil, aynı zamanda tarihî ve kültürel mirasın korunmasını, ortak hafızanın canlı tutulmasını ve kalıcı gönül köprüleri kurulmasını da hedeflemektedir. Bu yönüyle TİKA, Türkiye'nin dünyaya açılan kapılarından biri olmanın ötesinde, yumuşak gücünün en görünür ve en etkili taşıyıcılarından biri hâline gelmiştir.
Dr. Mustafa Berat Keskin/ Türk Alman Üniversitesi
Türkiye'nin Soğuk Savaş sonrası şekillenen dış politika vizyonu, yalnızca sınır güvenliği ya da klasik diplomatik ilişkilerle sınırlı kalmamış; ortak tarih, kültür ve hafıza üzerinden inşa edilen yumuşak güç unsurlarını da merkeze alan çok boyutlu bir anlayışa evrilmiştir. Aralık 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Orta Asya ve Kafkasya'da bağımsızlığını kazanan Türk Cumhuriyetlerini ilk tanıyan ülke olan Türkiye, bu coğrafyayı "tek milletin farklı devletleri" olarak görmüş; ortak dilin, ortak kültürün ve ortak tarih bilincinin sunduğu imkânları dış politikasının temel dayanaklarından biri hâline getirmiştir. Bu yaklaşım, Türkiye'nin yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte de etkili bir aktör olma iddiasının başlangıç noktalarından birini oluşturmuştur.

Petrovaradin'de 1716 Savaşı'nın ardından dikilen anıt. Üzerindeki yazıt Latince olup Türkçeye çevrilmiştir.
Anıtın ön yüzünde şu ifadeler yer alır:
Petrovaradin Lejyonu,
Avusturya ve Macaristan'daki piskoposlar ve manastırlar tarafından
ayrıca Macaristan, Hırvatistan ve Slavonya'nın en soylu insanları tarafından
büyük cömertlikle yapılan bağışlarla;
İmparatorluk ve Kraliyet ordusunun,
Petrovaradin Muharebesi'ne katılmış askerlerinden toplanan paylarla
bu anıtı diktirdi.
5 Ağustos 1771 tarihinde.
Arka tarafında ise şu ifadeler yer almaktadır:
Prens Eugen komutasında,
İmparatorluk ordusunun,
Türklere karşı kazandığı
büyük ve seçkin zaferin anısına.
Yumuşak gücün en etkili taşıyıcılarından biri
Bu vizyonun sahadaki en somut ve kurumsal yansımalarından biri ise 1992 yılında kurulan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) olmuştur. İlk yıllarında genç Türk devletlerinin uluslararası sisteme entegrasyonunu destekleyen, sosyal ve kültürel alanlarda temel ihtiyaçlara odaklanan TİKA; zamanla eğitimden sağlığa, tarımdan kurumsal kapasite geliştirmeye uzanan geniş bir yelpazede kalkınma merkezli işbirliği projeleri yürüten küresel bir aktöre dönüşmüştür. Bugün beş kıtada, 150'ye yakın ülkede faaliyet gösteren TİKA, Türkiye'nin aktif ve ilkeli dış politikasının uygulayıcı araçlarından biri olarak yalnızca maddi kalkınmayı değil, aynı zamanda tarihî ve kültürel mirasın korunmasını, ortak hafızanın canlı tutulmasını ve kalıcı gönül köprüleri kurulmasını da hedeflemektedir. Bu yönüyle TİKA, Türkiye'nin dünyaya açılan kapılarından biri olmanın ötesinde, yumuşak gücünün en görünür ve en etkili taşıyıcılarından biri hâline gelmiştir.
Bu küresel kalkınma perspektifinin sahadaki en görünür yansımalarından biri, Türkiye'nin tarihsel ve kültürel hinterlandı olan Balkanlar'da yürütülen çalışmalardır. TİKA, bölgede yalnızca teknik ve ekonomik projelerle değil; Osmanlı mirası olan camiler, köprüler, hanlar ve diğer tarihî eserlerin restorasyonunu gerçekleştirerek yerel kalkınmaya katkı sunmakta, aynı zamanda ortak kültürel mirasın korunmasına hizmet etmektedir. Bu yaklaşım, kalkınmayı salt altyapı ve ekonomik göstergelerle sınırlamayan; tarih, kimlik ve toplumsal hafızayı da sürecin ayrılmaz bir parçası olarak ele alan bütüncül bir anlayışın ürünüdür.
Son yıllarda TİKA'nın Avrupa coğrafyasında hayata geçirdiği bazı projeler, bu anlayışın somut ve sembolik örneklerini ortaya koymaktadır. Bunlardan ilki, 2015 yılında Avusturya'nın Mogersdorf kasabasında, 1 Ağustos 1664 tarihinde Saint Gotthard Muharebesi'nde şehit düşen Osmanlı askerleri için dikilen anıttır. Bu anıt, yalnızca geçmişte yaşanmış bir muharebenin hatırlatılması değil; aynı zamanda Avrupa'nın ortasında Osmanlı tarihinin ve Türk varlığının saygın bir hafıza mekânı üzerinden görünür kılınması anlamına gelmektedir. Benzer şekilde, 2018 yılında yenilenerek yeniden ziyarete açılan Budapeşte'deki Gül Baba Türbesi, Türkiye'nin kültürel mirasa yaklaşımını ve tarihî şahsiyetler üzerinden kurduğu sembolik diplomasiyi somutlaştıran bir diğer önemli örnek olmuştur.
Zenta'da 1697'deki Habsburg (Avusturya) galibiyeti anısına dikilen anıtYenilgi hatırlamaya engel değildir
Bu noktada eleştirel fakat tarihsel bir not düşmek gerekmektedir. Osmanlı Devleti'nin Balkan savunmasının dönüm noktalarından olan Zenta Savaşı, 1697 yılında Sultan II. Mustafa döneminde, Tisa Nehri geçişi sırasında yaşanmış ve ağır kayıplarla sonuçlanmıştır. Benzer şekilde, 1716 yılında gerçekleşen Petrovaradin Savaşı, Osmanlı ordusunun Prens Eugene komutasındaki Avusturya kuvvetleri karşısında mağlup olduğu bir diğer kritik muharebe olarak tarihe geçmiştir. Bugün her iki savaşın gerçekleştiği Zenta ve Petrovaradin yerleşimleri Sırbistan sınırları içerisinde yer almaktadır. Her ne kadar bu muharebeler askerî bakımdan yenilgiyle sonuçlanmış olsa da, bu topraklarda şehit düşen binlerce Osmanlı askerinin hatırasının ihmal edilmemesi ve söz konusu alanların birer şehitlik olarak değerlendirilmesi gerekir. Nitekim 1664 yılında kaybedilen Saint Gotthard Muharebesi'nin anısına Mogersdorf'ta şehitlerimiz için bir anıt dikilmiş olması, yenilginin hatırlamaya engel teşkil etmediğini göstermektedir. Buna karşılık, hem Zenta'da hem de Petrovaradin'de Avusturyalılar tarafından dikilmiş anıtların bulunması dikkat çekicidir. Özellikle Petrovaradin'de, savaşın gerçekleştiği alana yaklaşık 55 yıl sonra dikilen haç biçimindeki anıt altında yer alan Latince ifadeler, Osmanlı'yı Avrupa'nın karşısında konumlandıran ve "öteki"yi inşa eden tek taraflı bir tarih anlatısına işaret etmektedir. Bu durum, söz konusu coğrafyalarda Osmanlı askerlerinin hatırasını görünür kılacak, daha dengeli ve kapsayıcı bir hafıza politikasına duyulan ihtiyacı açık biçimde ortaya koymaktadır.
Tam da burada, gönül coğrafyası kavramının yalnızca soyut bir söylem değil; şahsiyetler, hatıralar ve yarım kalmış hikâyeler üzerinden şekillenen canlı bir hafıza alanı olduğunu hatırlamak yerinde olacaktır. Merhum A. Haluk Dursun, Dicle Üniversitesi'nde yaşadığı öğrenci muhalefetini veciz bir biçimde anlatırken "gönlüm Tuna'dan yanadır" demişti. Bu ifade, Yahya Kemal'in "Türk'ün gönlünde dağ varsa Balkan'dır, nehir varsa Tuna'dır" dizeleriyle de örtüşen bir hakikatin kısa bir ifadesiydi. Haluk Dursun, bu anlayışı yalnızca sözle değil, yazılarıyla ve Tuna Güzellemesi adlı eseriyle de dile getirmiş; Tuna'yı Türk tarihinin ve kültürel hafızasının merkezî unsurlarından biri olarak ele almıştı.
Merhum hocanın bu hassasiyetinin somut bir yansıması, Tuna Nehri'nin kaynağı olan Donaueschingen'e yaptığı bir seyahatte ortaya çıkmıştı. Nehrin doğduğu noktada, Tuna'nın denize ulaşana dek geçtiği ülkelerin kendi dillerinde yer alan kitabelerini gören Haluk Dursun, bunların arasında Japonca bir kitabenin bulunmasına dikkat çekmiş; buna karşılık Türkçeye dair herhangi bir iz olmamasını derin bir eksiklik olarak değerlendirmiştir. Bu düşünceyle Türkiye'ye döndükten sonra Tuna kıyısında Türkçe bir kitabenin inşa edilmesi amacıyla ilgili kurumları harekete geçirmiş, çeşitli yazışmalar yapılmıştır. Ne var ki Türkiye'nin Tuna'ya kıyıdaş bir ülke olmaması gerekçesiyle bu girişim sonuçsuz kalmış; merhum hocanın ifadesiyle bu niyet, "keşkeler" arasında yerini almıştır. Üstelik Donaueschingen'deki mevcut kitabelerin de yakın dönemde gerçekleştirilen bir restorasyon çalışması sırasında kaldırılmış olması, bu imkânı bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Merhum hoca bu hadiseyi Tuna Güzellemesi adlı eserinde anlatır.
Zenta'da 1697'deki Habsburg (Avusturya) zaferi anısına dikilen diğer anıtHafıza siyaseti
Haluk Dursun'un yarım kalan bu hikâyesi, bugün hafıza siyaseti bağlamında yeniden düşünülmeye değerdir. Bu çerçevede, hocayla bir dönem teşrik-i mesai etmiş olan Abdullah Eren'in başkanlığındaki TİKA için bu hatırayı tamamlamak, yalnızca sembolik bir adım değil; aynı zamanda bir vefa göstergesi anlamı da taşıyabilir. Tuna'nın kaynağında olmasa bile, nehrin geçtiği en önemli şehirler arasında yer alan Budapeşte ya da Belgrad'da, Tuna kıyısında Türkçe bir kitabenin inşa edilmesi; Zenta ve Petrovaradin bağlamında tartışılan hafıza meselesine anlamlı, yapıcı ve gönül coğrafyasını merkeze alan bir katkı sunacaktır.
Ortaya çıkan bu tablo, tarihsel hafızanın yalnızca geçmişte yaşanan askerî ve siyasî olayları kayda geçirmekten ibaret olmadığını; aynı zamanda bu topraklarda hayatını kaybedenlerin hatırasına nasıl sahip çıkıldığıyla da doğrudan ilgili olduğunu göstermektedir. Mogersdorf'ta, askerî bakımdan kaybedilmiş bir muharebenin ardından şehitlerimiz için bir anıtın inşa edilmiş olması, tarih karşısında yenilgi–zafer ayrımının ötesine geçen bir hatırlama kültürünün mümkün olabildiğini ortaya koymaktadır. Buna karşılık, Zentave Petrovaradin gibi Osmanlının Balkanlar'ı savunurken binlerce şehit verdiği mekânların bugün hâlen sessizliğe terk edilmiş olması, bu coğrafyalarla kurulan hafıza ilişkisinin eksik kaldığını düşündürmektedir. Oysa bu alanlar, yalnızca geçmişte yaşanmış muharebelerin sahnesi değil; aynı zamanda gönül coğrafyamızın ayrılmaz parçaları ve bu topraklarda can vermiş askerlerimizin emanetidir.
Türkiye'nin son yıllarda kalkınma iş birliği, kültürel mirasın korunması ve tarihî hafızanın yaşatılması alanlarında ortaya koyduğu birikim, bu tür mekânların daha dengeli ve kapsayıcı biçimde ele alınabilmesine önemli imkânlar sunmaktadır. Bu çerçevede TİKA, yalnızca teknik kalkınma projeleriyle değil; tarihsel ve kültürel mirasa yaklaşımıyla da Türkiye'nin yumuşak gücünün önemli taşıyıcılarından biri olarak öne çıkmaktadır. TİKA'nın Balkanlar'da uzun yıllardır sürdürdüğü restorasyon, kültürel miras ve sembolik hafıza projeleri dikkate alındığında, Zenta ve Petrovaradin gibi mekânların da tarihsel bağlamı gözeten, çatışmacı olmayan ve karşılıklı saygıyı esas alan bir anlayışla ele alınabilmesi mümkündür. Böyle bir yaklaşım, geçmişle yüzleşmeyi yeni gerilim alanları üretmeden; aksine ortak tarih bilinci ve dengeli bir hafıza siyaseti üzerinden kurarak, Balkanlar'da kalıcı ve yapıcı bir kültürel etkileşime katkı sunarak, gönül coğrafyamızla kurulan tarihsel bağı bugünün diliyle yeniden üretme imkânı sağlayacaktır.