Gürültü çağında öz sesini bulan nesil

Prof. Dr. Ahmet Akkaya / Bartın Üniversitesi Rektörü
19.02.2026

Çocuklarımızın ruhuna, dillerindeki türküye, kalplerindeki ilahiye hitap edecek; yarışma formatlarını Batı'dan kopyalamak yerine kendi kültür kodlarımızla yeniden üretecek bir bakış açısına ihtiyacımız var. Okul koridorlarında, müzik derslerinde veya teneffüslerde yankılanan sesin bizim sesimiz olması için Neşet Ertaş'ın tevazusunu, Yunus Emre'nin aşkını, Itri'nin derinliğini merkeze alan kalbi dokunuşlara öncelik vermeliyiz.


Gürültü çağında öz sesini bulan nesil

Prof. Dr. Ahmet Akkaya / Bartın Üniversitesi Rektörü

Dil, sadece bir iletişim aracı değil; bir milletin hafızası, bilinçaltı ve nihayetinde ruhudur. Yıllardır akademi koridorlarında, sempozyum kürsülerinde ve dersliklerin sessiz duvarları arasında Türkçenin kudretini, sözlü kültürümüzün katman katman derinliğini anlatırız. Ancak bazen hayatın kendisi, kuramsal anlatımların çok ötesine geçen bir gerçeklikle karşımıza çıkar. Ve o an anlarız ki dil yankıda yaşar.

2026 yılının başlarında kulaklarımızda, uzun zamandır hasret kaldığımız bir tını yankılanmaya başladı. Sanki toplumsal belleğin derin katmanlarından yükselen kadim bir çağrı, modern dünyanın soğuk metal yüzeylerine çarparak geri dönüyordu. Ramazan ayının manevi iklimine girdiğimiz şu günlerde, toplumun hafızasına kazınmış o kadim seslerin, en modern iletişim araçlarıyla yeniden şahlanışını izliyoruz.

Kitle iletişim araçlarının toplumu dönüştürme gücü

Tarihsel sürece baktığımızda, kitle iletişim araçlarının toplumu dönüştürme gücü her zaman tartışma konusu olmuştur. 1964 yılında İngiltere'de kurulan Birmingham Okulu, bilhassa Stuart Hall ve arkadaşlarının öncülüğünde, popüler kültürün işçi sınıfı ve gençler üzerindeki baskın etkisini incelemiştir. Bu ekolün temel endişesi, kitle iletişim araçlarının yerel ve köklü değerleri silip süpürerek toplumu tek tipleştirmesiydi. Nitekim radyo ve televizyonun hâkim olduğu yıllarda, ardından gelen tek kanallı dönemden özel televizyonlara geçiş sürecinde bu görüş kısmen doğrulanmıştır. Batı kaynaklı formatlar, yarışmalar ve tüketim odaklı içerikler hayatımızın başköşesine yerleşmiştir. İnternetin ilk yılları da benzer bir yozlaşma korkusunu beslemiştir. Manadan yoksun bir popüler kültür baskısının altında ezileceğimiz, herkesin aynılaştığı bir karanlık tablo çizilmiştir. Ancak hayat, kuramları yanıltmayı sever. Sosyal medya çağı olgunlaşıp algoritma denilen o karmaşık yapı devreye girdiğinde beklenmedik bir tabloyla karşılaştık. Eskiden medya patronlarının "halk bunu istiyor" diyerek dayattığı içeriklerin yerini, bugün halkın bizzat kendi gönlünden kopan sesler almaya başladı. Türkiye'de yaşananlar, o meşhur kuramların ya evrim geçirdiğini ya da bizim topraklarımızın mayası karşısında hükmünü yitirdiğini gösteriyor. Kültür endüstrisinin suni rüzgarlarına inat, Anadolu irfanı dijital mecralarda kendi yolunu açmıştır.

Genetik miras, bin yıllık bir hafızayı taşır

Bunun en somut ve çarpıcı örneklerinden birini Celal Karatüre isimli bir gencimizde gördük. "Kâbe'de Hacılar" gibi, sözleri yüzyıllık bir geleneğe dayanan, uhrevi bir ilahinin 2026 yılında sosyal medyanın keşfet sekmelerini fethetmesi tesadüf değildir. Bir bakıyorsunuz, altı basık bir aracın içinde gençler bu ilahiyi söylüyor; bir bakıyorsunuz lüks bir havuzun kenarında yahut bir parkta salıncakta sallanan çocuklar aynı ezgiyi mırıldanıyor. Mekanlar değişse de araçlar modernleşse de ruhun aradığı gıda değişmemiştir. "Hav hav" gibi anlamsız sözlerin, çoğu zaman küfür ve anlamsız sözler içeren sözde şarkıların hakimiyet kuracağını sananlar, bu toprakların mayasındaki irfanı hesaba katmamışlardır. Benzer bir durum, Türk halk müziğimizin en zorlu ve en yanık formlarından olan bozlak geleneğinde de yaşanmıştır. Orhan Kemal Sönmez isimli 18 yaşındaki evladımız, "Yaşım 45 Olmuş" türküsünü o gencecik yüreğinden koparıp söylerken, aslında bir feryadı dile getiriyordu. Ne diyordu Sönmez röportajında? "Kanımda bozlak varmış". İşte mesele tam olarak budur. O kan, o genetik miras, bin yıllık bir hafızayı taşır. Oynak havaların, vahde ritimlerin içindeki hüznü ve neşeyi keşfeden bu genç, akranlarının aksine rap müziğin değil; Neşet Ertaş'ın, Çekiç Ali'nin izinden giderek aslında kendi kimliğini bulmuştur. Bu noktada devletimizin ve kurumlarımızın da çıkarması gereken dersler vardır. Millî Eğitim Bakanlığımızın okul-aile iş birliğini güçlendirmek gayesiyle hazırladığı "Ailem" dizisi, pedagojik açıdan titizlikle hazırlanmış, niyet olarak fevkalade kıymetli bir adımdır. Ancak sosyal medya okyanusu, bazen büyük yapımları değil; bir cep telefonuyla çekilmiş en sade anları dalgalandırır. Halkımız ve bilhassa gençlerimiz, öğretici yanı ağır basan kurgulara nazaran, hayatın içinden çıkıp gelen o doğal samimiyete daha hızlı karşılık veriyor. Onlar, ders veren değil dertleşen; kurgulanan değil yaşanan, kalbe dokunan bir gerçeklik arıyor.

Celal'in ilahisindeki o saf yakarış yahut Orhan'ın türküsündeki o titrek ses, profesyonel kurgulardan daha fazla etki yaratıyor ve tesir ediyorsa eğitim yöntemlerimizi de bu gönül frekansını da hesaba katmamız gerekir.

Programları ve sosyal etkinlikleri planlarken bu gerçeği gözden kaçırmamalıyız. Çocuklarımızın ruhuna, dillerindeki türküye, kalplerindeki ilahiye hitap edecek; yarışma formatlarını Batı'dan kopyalamak yerine kendi kültür kodlarımızla yeniden üretecek bir bakış açısına ihtiyacımız var. Okul koridorlarında, müzik derslerinde veya teneffüslerde yankılanan sesin bizim sesimiz olması için Neşet Ertaş'ın tevazusunu, Yunus Emre'nin aşkını, Itri'nin derinliğini merkeze alan kalbi dokunuşlara öncelik vermeliyiz.

Rüzgar yön mü değiştiriyor?

Görünen o ki, popüler kültürün o sert rüzgârları yön değiştirmiş; teknoloji, paradoksal bir biçimde bizi özümüze, o kadim değerlere döndüren bir aynaya dönüşmüştür. Bize düşen görev, o aynadaki sureti doğru okumak ve bu temiz neslin elinden sımsıkı tutmaktır. Zira Celallerin, Orhanların duruşu göstermiştir ki; gönülden kopan o samimi söz, en karmaşık algoritmaları ve engelleri aşıp doğrudan muhatabının kalbine ulaşmaktadır. Çünkü hakiki söz, teknolojiyle değil, niyetle taşınır.

Onların sayısı arttıkça dilimiz kirlenmekten kurtulacak, kulaklarımız paslı seslerden arınacak ve gök kubbede baki kalan o hoş seda çok daha gür yankılanacaktır. Yeter ki biz, evlatlarımızın içindeki o cevheri görelim ve onları sadece sosyal medyada değil, hayatın her alanında keşfetmeye devam edelim.

Belki de bu çağın en büyük umudu tam burada saklıdır.

Gürültünün içinde hakiki sesi seçebilen bir nesil...