Halep'te süren yıkım ve Suriye’nin geleceği

Abdullah Erboğa / SETA Stratejik Araştırmalar
03.12.2016

Fırat Kalkanı Operasyonu sebebiyle Türkiye’nin Halep’e ses çıkarmadığı iddiası son derece yanlıştır. Türkiye’nin Halep için en başından itibaren verdiği diplomatik destek ortadadır. Bir an evvel diplomatik çözüm için Rusya gibi bir aktörü ikna edecek formüllerin ortaya konması gerekmektedir. Bu zemin en azından Halep için bir nefes alma imkânı verecektir.



Suriye’nin Arap Baharı gösterileri başladığında diğer ülkelerden farklılaşacağı bekleniyordu. Ancak insanlık tarihinin en kanlı sahnelerinden biri olacağını kimse tahmin edemedi. Neredeyse her an toprağa yeni bir çocuğun veya annesinin cansız vücudu düşüyor. 20. yüzyılda yaşanan en vahşet dolu savaşlarda dahi rastlanmayan sivil katliamlarından biri hemen yanı başımızda gerçekleşiyor. Medyaya yansıyan yıkılan binalar, cansız bedenler ve kundaktaki bebeklerin sıralanmış cesetleri. Tüm dünya sadece bu fotoğrafları paylaşmakla mükellef sanki ve galiba elinden başka bir şey gelmeyeceğine inanmış durumda. Yanlış anlaşılmasın. “Evrensel değerlerin ve efsunlu ilkelerin membaı olan Batı’dan” beklentimiz yok. Hiç değilse yeri geldiğinde kendi ülkelerinin ihtişamından bahseden Müslüman ülkelerden doğru dürüst ses çıksın. Ne yazık ki beyhude beklenti tüm bunlar. Rusya-Esed-İran ve bunların sahadaki vekilleri aylardır abluka altındaki Halep’e yoğun bir şekilde saldırıyor. Halep’in Kuzey ve Doğu bölgesinde muhaliflerin uzun müddettir tuttukları bazı bölgeler rejimin eline geçti. Ve halihazırda muhasara altındaki diğer bölgelere yönelik bombardımanlar devam ediyor. Genel kanı ABD’de seçilmiş Başkan Trump’ın yemin töreni olan 20 Ocak tarihinden önce Rusya’ın Halep’teki direnci kırıp kontrolü sağlamak ve gücünü tahkim etmek istediği yönünde. Bunun içinde elini çabuk tuttuğu görülüyor. Mevcut tepki düzeyine baklıdığında ise ABD’nin Halep’te yaşananlara oldukça düşük düzeyde reaksiyon verdiğini de görmekteyiz. Peki ABD neden sessiz?

Trump’ın başkanlık yemini öncesi süreç, bir güç boşluğu olarak algılansa da aslında ABD gibi küresel bir aktör için bu tespit fazla belirsizlik içermektedir. Yeni başkanın bölgeye yönelik yeni stratejisinin oluşmadığı veya temel önceliklerinin planlamasının yapılmadığı söylenebilir. Ancak ABD’nin Suriye gibi yeni küresel düzenin izdüşümü olan bir konuda herkesin rahat hareket etmesine fırsat tanıyacağını düşünmeken hafif tabiriyle iyimserlik olur. Rusya’nın Halep’te gerçekleştirdiği saldırılar ve rejimle birlikte yürüttüğü operasyonları ABD’nin geçiş döneminde olduğu için yumuşak karşıladığını söylemek doğru bir yaklaşım değildir. Bir örnek verirsek daha iyi anlaşılacaktır. Mesela Türkiye Tel Abyad’dan YPG’ye yönelik bir operasyon başlatsa, ABD yönetimi acaba aynı sessizliği korur mu? Hiç zannetmiyorum. Peki ABD’nin tutumundaki bu farklılık neden kaynaklanmaktadır?

Cumhuriyetçi geleneğin içinden çıkan bir başkan olan Trump ile birlikte ABD’nin uluslararası ilişkilerde daha müdahaleci bir dış politika takip edeceği inancı hâkim. Ortadoğu’da Obama döneminde atılan birçok adımı başkanlık yarışı sürecinde eleştiren Trump’ın, mevcut sorunlarla spesifik olarak nasıl mücadele edeceğine yönelik henüz bir işaret ortada yok. Özellikle Ortadoğu’da her bir kriz alanına nasıl bir tonda müdahil olacağı merak konusudur. Bölgesel aktörler de bu işaretleri görmeden hareket etmek istemiyor. ABD şu ana kadar bölgede askeri açıdan izolasyonist bir pozisyon belirlese de aynı tavrı diplomaside göstermedi. Suriye başta olmak üzere bölgede attığı her adım ve gerçekleştirdiği her hamle ile istikrarsızlığın artmasını kolaylaştırdı. Geleneksel müttefiklerini yalnız bırakmaktan terörle mücadele yöntemine kadar birçok alanda değişik bir duruş sergiledi. Peki bu açıdan Trump’ın müdahaleciliği klasik anlamda Ortadoğu’da güç kullanımı ve geleneksel düşmanlarla mücadele bağlamında mı olacak? Yoksa mevcut Ortadoğu’daki ABD stratejisine müdahaleci tonu ekleyerek istikrarsızlık sarmalını genişleteci bir politikaya mı yönelecek? Önemli ve cevaplanması zor bir soru olarak karşımızda durmakta.

ABD’nin çatışma bağlamında Suriye’yi artık Fırat’ın batısı ve doğusu olmak üzere ikiye ayırdığını söylemek mümkündür. Bu ayrımın temel nedeni elbette çatışmaların ve mücadelenin büyük bir bölümünün Fırat’ın batısında olmasındandır. ABD Fırat’ın doğusunda yerel işbirlikçisi konumunda olan PYD ve onun silahlı kolu olan YPG ile sözde Rakka operasyonu ile meşgul olmaya çalışmaktadır. DEAŞ ile mücadele şemsiyesi altında kendini Suriye’deki karmaşık yapının içine dahil etmek istememektedir. YPG ile birlikte hareket ederek Fırat’ın doğusunu kendisine güvenli alan olarak belirlemiş durumda ve buraya yönelik herhangi bir tehdide müsamaha göstermeyeceği çok açıktır.  Fırat’ın batısı için belirlediği stratejik hedef ise tarafların (özellikle Rusya ve Türkiye’nin) karşı karşıya gelmesidir. Fırat Kalkanı Operasyonu’nun güneyde El-Bab sınırında olması ve rejim güçleriyle karşılaşma riski arttığı düşünüldüğünde, bu hedefi gerçekleştirecek birçok dinamiğin bulunduğunu söylemek mümkündür.

Suriye’nin kilidi Rusya’da mı?

Esed rejiminin İran ile birlikte en büyük destekçilerinden biri olan Rusya, yürüttüğü operasyonlar ile ağırlığını Suriye üzerine iyice koymuş durumdadır. Halep’teki insani dramın göz ardı edilerek çatışmalara ve saldırılara ara vermemesi tepkilere neden olmasına rağmen kendisini durduracak herhangi bir gücün olduğunu düşünmemektedir. Avrupalı devletlerin konuyu BM Güvenlik Konseyine taşımalarından başka yapabilecekleri fazla bir şey de yok. Aslında yapmak istedikleri de yok.  Zaten böyle bir ağır maliyetin altına girmek mülteci buhranında olan Avrupa’ya misliyle pahalı gözükmektedir. Bunun farkında olan Rusya da Suriye’de istediği gibi oyunu kuruyor.

Rusya eğer Halep’i düşürebilirse, hiç şüphesiz rejim açısından çok önemli bir avantaj sağlamış olacaktır. Dolayısıyla nasıl bir diplomatik çözüm içinde olacağından ziyade masaya hangi dinamiklerle oturulduğunun tamamen farkında. Buradaki konumunu tahkim ederek tüm taraflar nezdinde üstünlük kurmanın bilinciyle hareket etmektedir. Bununla birlikte başta Türkiye olmak üzere muhaliflere destek veren ülkeleri sınırlandırma konusunda bir adım önde. Ancak Fırat Kalkanı Operasyonu bağlamında Türkiye destekli ÖSO gruplarının güneye doğru ilerlemesi beraberinde operasyonun sınırlarının neresi olduğu konusunda tartışmayı ortaya çıkardı. Rusya ile uçak krizi sonrasında ilişkilerin düzelmesi ve Fırat Kalkanı Operasyonu’na kapalı olarak yeşil ışık yakılması tarafların belirli planlar üzerinde anlaştığını ortaya koymaktadır. Rusya’nın gerekli gördüğünde hava savunma sistemlerini devreye sokarak mesaj vermesi bu sınırlandırmanın somut göstergesidir.

Geçtiğimiz hafta içerisinde önce Türk askerlerine yönelik gerçekleştirilen daha sonra ise Nubl ve Zahra bölgesinde rejim askerlerini hedef alan ‘kimliği muğlak’ uçaklarla yapılan hava saldırıları oldu. Vekil aktörlerle ilerleyen sahadaki mücadelede yeni bir aşamadan söz edilebilir. Bu da devletlerin doğrudan birbirleriyle karşılaşmaları ve çatışmalarıdır. Kimliği belirsiz hava saldırıları muhtemelen sıcak çatışma bağlamında sınırdaş olan aktörlerin birbirlerine kapalı olarak verdikleri mesaj olarak yorumlanabilir. Bu mesajın Türkiye’ye düşen kısmı ise aslında çok açık: El-Bab sınırında olan Türkiye’nin Halep’e doğrudan müdahil olma diye bir seçeneğe yönelmesini engellemek. Türkiye’nin vereceği yanıt Ortadoğu’daki yakın ve orta vadedeki pozisyonuyla doğrudan ilintilidir.

Bu hafta içerisinde Halep merkezli olarak tırmanan gerilim neticesinde Rusya lideri Putin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan çok kısa bir süre içerisinde üç defa telefonla görüştü. Bu görüşmeler bir taraftan iki lider arasında diyaloğun güçlü olduğunu gösterirken diğer taraftan çözümün sadece lider düzeyinde halledilebildiğini göstermesi bakımından yapısal problemleri gün yüzüne çıkarmaktadır. Dolayısyla Rusya ve Türkiye arasında hala kırılgan ve müdahaleye açık bir alanın bulunduğunu söylemek mümkündür. Taraflar kendi aralarındaki mekanizmaları ve stratejik vizyonu ortaklaştırmadığı sürece de bu kırılganlığın sürmesi muhtemeldir. Elbette ki burada Rusya’nın temel insani değerleri yok sayan Halep saldırılarının Türkiye ve diğer ülkelerde oluşturacağı hassasiyeti göz önünde bulundurması elzemdir. Aksi takdirde yeni bir düzen sağlanması kısa vadede mümkün olmayacaktır.

Türkiye’nin gerçek hedefi ve öncelikleri elbette ki başta PYD-YPG ve DEAŞ olmak üzere Suriye’deki terör örgütlerinin kendilerine alan bulmamalarıdır. Tamamen bu terör tehdidinin bertaraf edilmesi ve müttefiklerinin de bu sürece destek olması amaçlanmaktadır. Ancak mevcut şartlar ve imkanlar altında birçok engel buna mani olmaktadır. ABD ile terör örgütü YPG ve yerleştiği alan üzerinden süren tartışma, Rusya ile Halep merkezli bir gerilim ile yürümektedir. Fırat Kalkanı Operasyonu sebebiyle Türkiye’nin Halep’e ses çıkarmadığı iddiası ise son derece yanlıştır. Türkiye’nin Halep için en başından itibaren verdiği diplomatik destek ortadadır. Bir an evvel diplomatik çözüm için Rusya gibi bir aktörü ikna edecek formüllerin ortaya konması gerekmektedir. Nihai kertede burada kritik nokta askeri düzlemde muhaliflerin nasıl bir cevap üreteceğinden ziyade Rusya’nın nasıl bir diplomatik çözüme ikna edileceği üzerinde yürümelidir. Bu zemin en azından Halep için bir nefes alma imkânı verecektir.

aerboga@gmail.com