Hangi milliyetçilik?

Prof. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi
27.02.2022

Türkiye'de tipik bir solcu için milliyetçiysen faşist ve ırkçısındır. Ama aynı şey karşı milliyetçilikler için, söz gelimi bir Kürt milliyetçiliği için, Ermeni milliyetçiliği için geçerli değildir.



Çağımız demokrasi çağı ve Batılı uluslar iki büyük dünya savaşının yarattığı büyük kaos ve acılardan sonra diktatörlükleri tecrübe ederek liberal demokrasilerin kötünün iyisi olduğunda karar kıldı. Demokratik eşitlenme, yurttaş hakları ve "Öteki" kavramının demokratik sahneye dahil edilişiyle birlikte ulusların daha az milliyetçi ve "Öteki"ne karşı daha fazla toleranslı olmaları, yerel değerlerden çok evrensel değerlere daha fazla eğilim göstermeleri beklenir bir durumdu. Ancak mülteci meselesinden de rahatlıkla anlaşılabileceği gibi Batı ülkelerinde durum hiç de böyle olmadı. Suriye savaşının patlak vermesinden sonra sınırlarına yığılan Suriyeli mültecilere Batılıların gösterdikleri hoşgörüsüzlük neredeyse ırkçılık düzeyine ulaştı. İslamofobi Avrupa ve Amerika'da özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra hala yükselen bir trend. Batı toplumları insan hakları meselelerinde teorik bakımdan en güçlü argümanları ileri sürse de yurttaş olmayan Öteki ve onun hakları söz konusu olduğunda bu hakları hayata geçirmede sonra derece başarısız ve isteksiz görünüyor.

Devlet mi demokrasi mi?

Hal böyleyken Türkiye'de, Batı'nın haklar ve değerleri pratiğe geçirme konusundaki başarısızlıklarına gözlerini kapayan Batıcı elitler evrensel ve demokratik değerleri savunma görüntüsü altında kimi zaman Gezi gibi kitlesel hareketleri destekliyor kimi zaman da politik bildirlerle devleti ikaza yöneliyor, Batılı devletleri Türk devletine yaptırım uygulamaya davet edebiliyorlar. Türk Batılı elitlerinin bocaladığı devlet mi demokratik değerler mi ikileminde sıradan vatandaşın çoğunluğu ise sürekli devleti tercih ediyor. Devletinin yanında duruyor ve bir takım gazeteci kılıklı ajanların haklarını savunanlara pek de itibar etmiyor. Peki bu durumun sosyolojik bakımdan nasıl bir analizi yapılabilir? Türk halkı demokratikleşip milliyetçi değerlerden uzaklaşması gerekirken daha mı fazla milliyetçi hale geliyor? Batı'dan teknolojiyle birlikte gelen kültür daha doğru bir deyişle "kültürsüzlük" seline tutulmuşken kendi değerlerine daha mı fazla sarılıyor?

Ben meselenin Türk halkının değerlerine eskisine göre daha fazla sarıldığıyla ya da sahip çıkmasıyla pek fazla ilgili olduğunu düşünmüyorum. Esas mesele, Türkiye'deki milliyetçiliğin ırkçılığa varmayan bir vatanseverlik olmasıyla alakalıdır. Milliyetçilik her ne hikmetse Türkiye'deki sol çevreler tarafından genelde ırkçılıkla eşitlenir. Ya da bu ikisi birbirine karıştırılır. Halbuki Batı'da kavramlaştırmalar arasındaki ayrımlar entelektüellerce gözetilir. Milliyetçilik, faşizm, Alman ırkçılığına dayanan Nasyonal Sosyalizm birbirinden farklı kavramlardır ve konunun uzmanları tarafından farklı farklı değerlendirilip ele alınırlar. Türkiye'de tipik bir solcu için milliyetçiysen faşist ve ırkçısındır. Ama aynı şey karşı milliyetçilikler için, söz gelimi bir Kürt milliyetçiliği için, Ermeni milliyetçiliği için geçerli değildir. Geçenlerde bir arkadaşım ortak tanıdığımız birkaç solcudan söz ederken kendisi için şöyle dedi: "sözünü ettiklerin beni aralarına kesinlikle almazlar çünkü ben onlar için yeteri kadar solcu değilim, makbul bir solcu değilim." Arkadaşım kendisini solda görüyor ama onların bulunduğu kademede görmüyordu. Türkiye'de eşitliğe inanan ve her fırsatta demokratik eşitlikçilik narası atan solcular ilginçtir ki kendi aralarında bir hiyerarşi uygulamaktadırlar. Bu feministler ve Lgbt haklarını savunan aktivistler için de geçerlidir. Uzun süre önce, cinsiyet üzerine yapılan bir sempozyumda, Lgbt'nin üst düzey bir temsilcisi, aralarında en fazla trans bireyleri hor gördüklerini, onları kendi hiyerarşilerinde en alt sıraya yerleştirdiklerini anlatmıştı.

Eşitlik ideali

Eşitliğin hayata geçirilmesi toplumsal hayatta bir ütopyadır ve devletlerce tatbik edilmeye kalkışıldığında her seferinde felaket getirmiştir. Orlando Figes'in Karanlıkta Fısıldaşanlar: Stalin Rusya'sında Özel Yaşam adlı kitabını (Figes, Orlando, Karanlıkta Fısıldaşanlar: Stalin Rusya'sında Özel Yaşam, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2011) okuduğumda, devletimin eşitlik idealini radikal bir şekilde uygulamaya koymadığına ve Rusya'da değil de Türkiye'de doğduğuma şükrettim. Rus halkı bu kadar acıyı nasıl kaldırabilmiş gerçekten bilmiyorum. Beni zaman zaman ağlatan bu kitabı okuyunca ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Ama biz konumuza geri dönelim. Ben devleti seçme, devletinin yanında olma meselesinin Türk halkının değerlerine eskisine göre daha fazla sarıldığı ya da sahip çıkmasıyla pek fazla ilgili olduğunu düşünmüyorum demiştim. Mesele diktatörlükle gerektiğinde sertleşen otorite arasındaki seçim meselesidir. Gezi Parkı hadisesini yaşayan veya en azından takip eden herkes – bunların içinde Gezi olaylarına katıldıktan sonra yuvaya dönen Cengiz Algan gibi zeka ve anlayış sahibi bazı (eski) solcular da var Aytekin Yılmaz gibi solun iç yüzünü ortaya dökenler de – şunu anlamış ya da şu gerçeğin farkına varmış olmalı: eğer meydan Gezici zihniyete terk edilirse devlet otoritesinin yerini ancak bir diktatörlük alabilir. Gezi olayları sırasında esnafın ve devletin malına verilen zararlar, solun ekoloji söylemine rağmen, park ve etrafının bir süre sonra kötü kokmaya başlaması, solun sahiplendiği feminist söyleme rağmen Cumhurbaşkanının eşine, annesine yapılan küfür ve hakaretlerin her yere yazılması, bir süre sonra parkta dolaşan örgüt üyelerinden oluşan ve gelen geçene kimlik bile sorabilen Gezi polisleri, parası nereden geldiği belli olmayan malların bedava dağıtıldığı ama adının kapitalist bir isim olan Market olduğu dağıtım merkezleri... buradan özgürlük mü demokrasi mi çıkacağının basit delilleridir. Çılgınlar gibi bağıran, yakıp yıkan, küfreden ve yuvarlanan bir güruhtan nasıl bir demokrasi bekleyebiliriz?

Kılıcın otoritesi

İlginçtir ki Batı politik tarihine göz gezdirdiğimizde tam karşılık gelmese de buna benzer eğilimleri tespit ederiz. Söz gelimi, Batı'da Kilise'ye karşı bir savaş açılmış, pek çok insan ayaklanmıştır. 1848 ayaklanmaları, önce Fransa'da başlayıp sonra tüm Avrupa'ya yayılan 19. Yüzyılın işçilerin öncülüğünde oluşan kitlesel ayaklanmaları olarak kabul edilir. Bu ayaklanmaların iyi bir gözlemcisi olan İspanyol karşı- devrimci, yazar ve diplomat Juan Donoso Cortés, Kilise'nin diktatörlüğünü ayaklananların diktatörlüğüne tercih eder ve bu tercihini "Kılıcın otoritesi daha iyidir çünkü kılıç hançerden soyludur" diyerek meşrulaştırır. Söz gelimi aynı hadiselere şahit olan Proudhon ise ayaklananların diktatörlüğünü, yani hançerin otoritesini tercih eder. Marx ise proleterya diktatörlüğünü. (konuyla iligli daha derin bir analiz için bkz. Taubes Jacob, "On the Symbolic Order of Modern Democracy", Genealogies of the Secular: The Making of Modern German Thought, içinde, Ed. Willem Styfhals & Stéphane Symons, Suny Press, Albany, 2019, s. 187-188) Avrupa'da öyle bir denge söz konusudur ki dinsel otorite yıkıldığında politik kontrol ve güç artmak zorundadır. Bu yüzden Donoso Cortes şöyle der: "1848 şunu ispat etti: seçim özgürlük ya da diktatörlük arasında değil, hükümetin diktatörlüğüyle ayaklananların diktatörlüğü arasında." Cortes, ayaklananların diktatörlüğü yerine hükümeti desteklemeyi tercih eder. (s.187) Yukarıda da söylediğim üzere bizde durum benzerlikler taşımakla birlikte farklılıklar da göstermektedir. Zira bizde Kilise gibi otoriter bir kurum yok ve hiç olmadı. Batı'da yukarıda sözünü ettiğim durum, monarşi kurumunun artık kutsal hak ve meşruiyetle korunmadığı bir zamanda ortaya çıkmıştır. Yani bu koruma olmadığında diktatörlük saatleri gelir. Bizde Kilise kurumu ve bir ruhban sınıfı olmadığı için Batı'daki gibi Kilise'nin gnostik ya da heretikleri bastırması gibi bir durumdan da bahsedemeyiz. Türkiye'de Kilise kurumunun yerini dolduran yapı ise "devlet"tir. Dinin de, toplumsal düzenin de arkasında "devlet" bulunur. İlginçtir ki, bireyin haklarının arkasında bile "devlet" vardır. Batı sekülerizmini kana kana içmiş ve sekülerizm dinine biat etmiş sol kesimler kendisine karşı ayaklanacak bir İslam kilisesi bulamadıkları için ülkemizde sürekli devlete karşı ayaklanırlar. İşin ilginç yanı ise, sol kesimler ayaklandıkça devletin daha da merkezileşmesi ve güçlenmesidir.

Bir teoloji sistemi

Bu kontekstte Donoso ve Kierkegaard'ın sosyalist ve anarşist eleştirileri liberal şüphecilikten daha tehlikeli görmesi bir tesadüf değildir aslında. Çünkü Donoso, sosyalizmin kuvvetinin bir teoloji sistemi olmasında yattığını fark etmiştir. Ona göre sosyalizmin yıkıcı olmasının sebebi, eleştiri yapmasında değil, şeytani bir teoloji olmasındadır. 1848 devrimleri tartışması Batı'da insanları yukarıda sözünü ettiğim seçime itmiştir. Diktatörlüğe karşı diktatörlük.

Bu kontekstte Batı'da egemen bir fikir olarak solun eşitlikçilik ideolojisi kozmosun Tanrı'dan başlayan ve insana doğru inen hiyerarşisine karşı ortaya konmuş tepkisel bir teolojidir. Sosyalist ve anarşist eleştiri devletin temeli olan kurumlaşmış dine yönelmiştir. Bizde ise önce devlete sonra da bir kilisesi olmayan, gariban dindar halka. Bu durumda halk kılıcı mı hançeri mi tercih etsin?

Bengül hoca bu hafta kısa yazdı diyeceksiniz eminim ama bence nicelik değil, nitelik önemli. Meramımı anlattığımı ümit ediyor, gerisini düşünmeyi siz okuyucularıma bırakıyorum: tabi en önemlisi, "tercih" sizindir.

[email protected]