Hastalık, ölüm ve edebiyat

Mustafa Çiftçi/ Yazar
2.01.2021

Bir arkadaşımızın babası vefat etmişti. Cenazeye iştirak ettik. Sonra arkadaşın annesine başsağlığı dileyelim dedik. Annesi beni görünce “yazar olan sen misin?” dedi şaşırdım. Kocası ölmüş birinin benim yazar olmamı düşünecek kadar sakin olmasına şaştım.



Hemen yanı başınızda ağır bir hasta varsa siz normalden daha tedirgin ve duygusal oluyorsunuz. Çünkü artık yaşar gibi değil ölümü bekler gibi nefes alan biri var. Ve siz ona refakatçi olmuşsunuz. Hastalığa refakat edilir mi? Refakatçilik bir nevi ortaklık değil midir? Hastalık ortak kabul eder mi? Hastalığın mesai arkadaşı aramadığı bir gerçek. Ama hastalar bir ortak istiyor. Yanında ona yoldaşlık edecek biri olsun istiyor. Hastalığın beraberinde gelen ne varsa zaten hastanın payıdır. Kimse acıya ortak değil. Ama hastalar bir nefes bir insan soluğu istiyorlar.

Bu sene içinde babama kanser teşhisi konuldu. Hiç beklemiyorduk. Zaten kim bekleyerek oluyor ki? Babam hastalıktan korkardı. Nezle olsa bile vasiyetini söylerdi. “Benim kimseye borcum yok. Kimseden alacağım yok. Benden sonra kıymalı pide dağıtın. Cenazeme gelen vatandaş aç kalmasın.” derdi. Ama şimdi ağır hasta ve fakat vasiyetten hiç bahsetmiyor. Demek ki şiddet arttıkça insanın nutku tutuluyor. Konuşamaz oluyor. Hastalık katlanılabilir olduğunda insan konuşuyor. Ama hastalığın şiddeti artınca susmak tek tercih oluyor. Hasta susunca yanında ne konuşacağınızı da bilemiyorsunuz. Hasta yanında kalmak, ona refakat etmek aslında ne konuşacağını bilmektir. Öyle bir konu bulmalı ve o konuyu öyle bir konuşmalısınız ki hasta ölümü biraz olsun unutabilsin. Bazıları bu fikrimize karşı çıkar ve “...hasta ölümü neden unutsun canım?” diyebilir. Ölümü hatırlamak tavsiye edilen bir şeydir ama ağır hastalar için ölüm ibret alınacak bir şeyden ziyade adım adım yaklaşan bir tehlike gibi duruyor. Ölüm zaten sarmaşık gibi hastayı sarmışken meseleyi ölüme getirmek hastayı soluksuz bırakır gibime geliyor. Ama mesela daha sakinleştirici, hastayı yormadan konuşulacak konular bulmak birazcık olsun sükun bulması için hastaya gereklidir.

Kopya heyecanı

Dediğim gibi babam hasta ve ben bu ağırlık yetmezmiş gibi “İvan İlyiç’in Ölümü” hikayesini okudum. Kahramanımızın uzun ve telaffuzu zor isminden kurtulmak için ona “hasta” diyelim. Bu arada birazdan özetleyeceğim hikayeye itiraz edip “...hikayeyi anlatma belki biz de okuruz” diyenler olabilir. Kimse kusura bakmasın ama ben özet geçerim arkadaş kimsenin bir şey okumadığı bir memlekette roman özeti vermek tembel öğrenciye kopya vermek gibi heyecanlı bir iş oluyor. “Hasta” yani kahramanımız yalan dünyanın meşakkatine katlanıp kendisine “iyi” bir hayat kurmak için yıllarca sabrediyor. Uğraşıyor, didiniyor. Hatta hanımının huysuzluklarına bile bir kariyer yapma bilinciyle sabrediyor. Sonunda tam zevkine uygun bir ev inşa etme aşamasındayken. Hastalanıyor. Hastalık teşhisi konulunca sazı Tolstoy alıyor ve hasata-doktro-dert- çare meselelerini açıyor. Ben daha detaylı daha usta işi beklerdim ama Tolstoy ancak el içine çıkacak kadar bir deha sergiliyor ve “hasta” sonunda ölüyor. Tolstoy ölümü, içine zorla girmeniz istenen kara ve karanlık bir çuval olarak görüyor. Yazımızın bundan sonrasında Tolstoy için “yazar” diyeceğiz.

Hastalığa karşı doktorların “profesyonel soğukluk” halleri yazarın da dikkatini çekmiş. Doktor kısmının hastayla ilgilenirken profesyonel olmakla, buz gibi olmak arasında salındığı malumdur. Doktorların hastalarla bu hastalıklı ilişkisine bir misal vereyim. Babama kanser teşhisi konulduktan sonra ameliyat edildi. Hem sonuçları göstermek hem de bundan sonrası için ne yapalım diye sormak için doktora gittik. Doktor babamın tahlil sonuçlarını aldı ses çıkarmadan okudu. Sonra bana dönüp “sen de risk grubundasın. Yüzde elli risk altındasın” dedi. Böylece, destursuz ve hiç ikilemeden söyledi. Ben, söylerken bana seramoni yapsın demiyorum. Ama böylece damdan düşer gibi “kanser riski” haberi verilir mi? Şöyle düşünelim; doktor beyin oğlu ya da kızı öğrencim olsa ve ben de öğretmenleri olsam. Doktor bey çocuğunun durumunu sorduğunda “senin çocuktan bi numara olmaz. Okumaz bu çocuk.” desem bana ne der? Bu nasıl üslup hiç öğretmene yakışıyor mu? Demez mi? Velev ki çocuk okumayacak olsa bile bunu söylemenin de incitmeden usulünce bir yolu vardır değil mi? Ama doktorlara laf anlatmak zordur. Yaşayarak bunu öğrendim. Şimdi oğlum ileride doktor olmak istiyor. Dua ediyorum ki bu sistem onu da böyle hoyrat bir doktor etmesin.

Yakınların acemiliği

Yazarımız hasta doktor ilişkisinden sonra hasta ve yakınları meselesine parmak basıyor. Hastalık geldiği zaman her hasta yakını biraz acemi oluyor. Çünkü her hastalığın kendine mahsus bir seyri var. Ve hasta yakınları bu acemiliklerini atana kadar hasta perişan oluyor. Çünkü hastalığın bir alışma devresi var. O devrede yaşanan her acemilik hastaya ağrı sızı olarak geri dönüyor. Yazarımız hasta yakınlarının günlük işlere dört elle sarılmalarına hayret ediyor. Gerçekten insanın çok büyük meseleler karşısında küçük şeylere sarılmak gibi bir mekanizması var. Belki de bu bir savunma metodudur. Belki sinir sitemi kendini böyle ayakta tutuyordur. Cenaze evlerinde yemek verilmesini hiç anlamam ama “acıkan yer ayrı acıyan yer ayrı” diyerek milletimiz durumu özetlemiş. Yani ölüm gibi dehşet verici bir hadise karşısında insanlar yemeyi içmeyi düşünebiliyor. Bir arkadaşımızın babası vefat etmişti. Cenazeye iştirak ettik. Sonra arkadaşın annesine başsağlığı dileyelim dedik. Annesi beni görünce “yazar olan sen misin?” dedi şaşırdım. Kocası ölmüş birinin benim yazar olmamı düşünecek kadar sakin olmasına şaştım. Benim şaşırdığım konuya yazarımız da hayret etmiş ki hasta ve yakın çevresi konusunda da epeyce şey söylemiş.

Odalara sığmayan haykırışlar

Ölümü tadılacak bir şey olarak yorumlamış yazar. “Her nefs ölmü tadacaktır.” Ayetine işaret eder gibi ölümü de bize mahsus tecrübelerden biri olarak görmüş. Yaşanacak, ibret alınacak ve yola devam edilecek bir tecrübedir ölüm demeye getirmiş. İman nimetinden mahrum olanların anlamayacağı bir tanımdır bu. Ölümden sonrasını karanlık, mutlak yokluk olarak gören veya açıklanamaz olarak gören birine ölümün bir yolculuk olduğundan bahsetmek zor bir iştir.

Kitapta beni en çok etkileyen yer; hastanın odalara sığmayan haykırışlarla can vermesi oldu. Ölmeden evvel yaşananlar herkese ağır gelir. Bu çırpınışa bir çare aranır. Bir el uzansa ve bu canı çekip alsa da hastayı kurtarsa denir. İşte o el de vadenin dolmasını bekler. İnsan ömür nefes hesabıylaymış. Hesap kapanmadan ayrılmak yok. Belki atılan her çığlık her haykırış nefes hesabından düşülüyor. Belki haykırdıkça daha hızla tükeniyor insan ömrü. Bütün bunları bilmek zor. Zaten yazar da buraları hızlı geçmiş. Detayına girse belki ölümün ağırlığı yazarı da yutacak. Böylesine hangi yazar razı gelir değil mi?

Bu yazımızda hastalık ve ölüm karşısında edebiyat ne yapar demeye getirdik. Meramımız hasıl olmuştu inşaallah...

[email protected]