Hayatı ibadet gibi yaşamak

Prof. Dr. Mazhar Bağlı / KTO Karatay Üniversitesi
30.07.2022

Samimiydi, dosttu, mütevazıydı, kendinden emindi, engin hoşgörülüydü, bilgiliydi, dertliydi; haza bir Müslümandı. Bize de hayatı Müslümanca yaşamayı önerdi. Bir ibadet gibi yaşamayı. "Müceddid" olarak tanımlanan alimler ve bilginler dahi "asrın idrakine İslam'ı sunmaya" ve "İslam'ı pozitif bilimlerin tabii bir tezahürü" gibi göstermeye çalışırken o aksini söylüyordu; ona göre "Müslüman zamanın gözüyle İslam'a bakmaz aksine İslam'ın gözüyle zamana ve dünyaya bakar."



Antik dönemlerden modern zamanlara kadar geçen sürede kurulan her bir medeniyetin kendine ait bir düşünce sistemi, özgün bir kültürü ve değerler sistemi vardı. Modernleşme/Batılılaşma dünyadaki tüm özgünlükleri yok etti. Bu durumdan en çok etkilenen ise İslam kültür ve medeniyeti oldu. Zira İslam, tam da bu konularda Müslümanlara bir çağrıdır. Bir yaşama biçimi ve bir düşünce sistemidir. Ama o hem bir düşünce sistemidir hem yeni ve özgün bir medeniyettir hem de farklı bir değerler sistemidir. İnsanlık ancak onunla izzet ve şeref bulabilir.

'Burası çıkmaz sokak'

İnsanın dünyaya bakışını belirleyen ilk referans "ayağının bastığı" yerdir, duruşudur. Nerede duruyorsanız bakışınızı da o zemin belirleyecektir. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Müslüman kavimler durdukları zemini büyük oranda kaybettiler. Özellikle Osmanlı İslam medeniyeti teorik olarak görece kendisinden daha "geri" olan Batı Hıristiyan medeniyetinin onlara işaret ettiği yerde durmayı büyük bir marifet ve ilerleme olarak görmeye başladı ve deyim yerindeyse gök kubbe üzerlerine yıkıldı. Yıkılan harabede kaybolan hazinelerin peşine çok az kişi düştü. Kayıp hafızayı arayanların kadrini ve kıymetini yeteri kadar bildiğimizi sanmıyorum. Bunlar hayattayken her fırsatta gidip huzurunda diz çöküp engin tecrübelerini hafızamıza nakşetmiyoruz ve dahası onların bıraktığı mirası da yeteri kadar değerlendiremiyoruz. Elbette hüznümüz büyük ama onların bize bıraktığı mirasa sahip çıktığımız oranda da onların düşünceleri var olmaya devam edecektir.

Egemen olan paradigmaya itiraz etmenin kolay olmadığı zamanlarda kendinden emin ve cesaretle "durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak" diyebilen kaç kişi vardı ki şunun şurasında?

"Müceddid" olarak tanımlanan alimler ve bilginler dahi "asrın idrakine İslam'ı sunmaya" ve "İslam'ı pozitif bilimlerin tabii bir tezahürü" gibi göstermeye çalışırken o aksini söylüyordu; ona göre "Müslüman zamanın (asrın) gözüyle İslam'a bakmaz aksine İslam'ın gözüyle zamana ve dünyaya bakar."

Rasim Özdenören ile benim ilk tanışmam Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler ile oldu. Pek çok kişinin referansta bulunduğu bu kitabın bendeki anlamı şuydu: "Bir müminin tek gayesi vardır: hayatı bir ibadet gibi yaşamak". İslam'ın buyruklarını kavramak, hikmetine inanmak ve dünyaya İslam penceresinden bakmak için bir dizi örnek olay üzerinden bize sunduğu şuurlu olmanın alfabesi olan o kitap, yetiştirdiği bahçesinden derip verdiği bir gül demetiydi adeta...

Avuç dolusu aydınlık

Daha sonra Ankara'ya taşınınca ru be ru tanışmak da nasip oldu ve ondan sonra hiç irtibatımız kopmadı. Özellikle aktif olarak siyasetin içinde olduğum zamanlarda çok daha sık görüşür olduk. Memleket meselelerini dikkatli bir dil ile konuşmaya azami gayret gösterir ve bohçasından bana paha biçilmez mücevherler ikram ederdi. Her seferinde elimizi uzattığımızda karanlıklardan avuç dolusu aydınlıkla dönerdim onun kapısından.

Kürt meselesini, uhuvveti zehirleyen terörün boyunduruğundan nasıl kurtarabileceğimizi konuşurken nasıl özenli bir dil kullandığına hep hayran kalmıştım. Bir kez olsun bile ismimle hitap etmedi. Hep Mazhar Bey diye seslenirdi. Onun duruşuna ve fikirlerine itirazı olanları rezil edecek bilgisi ve cevabı olmasına rağmen buna hiç tenezzül etmedi. Aslında eli kalem tutan her faninin gönlünde fikirlerine itiraz edenlere ya da karşı tez ileri sürenlere cevap vermeye can atan bir "ben" vardır. Ama onda bu "benlik" yoktu. Bunu bir öç olarak görürdü. Çok hayret ederdim onun bu sabrına ve sadece kendisini anlayanlara hitap etme kararlılığına.

AK Parti'den ve hükümetlerinden beklentisi çok yüksek olan birisiydi. Bu beklentilerin önemli bir kısmının gerçekleştiğini gururla söyleyebilirim ama son zamanlarda işlerin bir hayli zorlaştığını da mutlaka vurgulardı. "Dua, gayret ve adalet yolundan başka kurtuluşunuz yok" derdi.

Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesindeki rektörlük görevimden sonra beni aradı, "Senin canın sıkkındır şimdi gel biraz sohbet edelim. Yeni çıkan kitabımı da sana imzalayıp vermek istiyorum" dedi.

Ben de kendisine, "İzniniz olursa hafta sonu eşimle birlikte geleyim çay kahve ikramında eşim hanımefendiye yardımcı olur, sizleri yormak istemem" dediğimde "Eşinle her zaman gelme hakkın baki. Ancak bunun için gelişini erteleme. Evde bir edebiyat doktora öğrencisi var o bize yardım eder, sen buyur gel" dediğinde koşarak gittim, onun deyimi ile fakirhaneye. Orta alt sınıf diyebileceğimiz insanların oturduğu bir semtteydi. Bir apartman dairesi. Rasim abinin evi, kot farkından dolayı apartman girişinden iki kat aşağıdaydı. Her gidişimde güler yüzlü karşılaması ile adeta beni içeriye değil huzura buyur ederdi. Muhsin Kızılkaya'nın deyimi ile "Ayakkabıların kapının dışında çıkartılıp içeri taşındığı, bütün eşyanın birkaç yıl önce değil, yıllar öncesinden alındığı, büyük bir titizlikle korunduğu, her gün temizlenip paklandığı, iyi bakıldığı ama yine de zamanın kıyıcılığına direnmekte güçlük çektiği izlenimi veren, salondaki kitapları dışarı çıkarırsanız, 'evkafta memur' yoksulu birisinin evi gibi bir ev... Evin en gösterişli eşyası duvarları çepeçevre saran kitaplar..."

Bütün duvarları kitap rafları ile çevrili olan salona geçtik. Memleket meselelerinden konuşmaya başladık. Çoğu zaman soruyu kendisi sorar cevabını da kendisi verirdi. Soru sormayı çok seven ama her cevabı da itina ile dinleyen birisiydi. Müslümanların, ümmetin ve ülkenin meseleleri onun hep asıl derdiydi. Türkiye'nin bir geçmiş zaman aktörü olduğundan bahisle çok ağır bir yük altında olduğunu söyledi.

Derdi olan insanların dertleşmesi kolay gibi gözükebilir ama öyle değil, her bir konu başlığı yüreğinizdeki bir yarayı kanatır. Bizim de öyle oldu. O gün çok uzun sohbet ettik. Belki de vefatından önceki en geniş kapsamlı sohbet bizimkiydi. Edebiyatı, sanatı, yeni çıkan kitabını, bir gazetedeki kültür sayfası editörlük macerasını ve daha sonra da siyaseti ve ülkeyi konuştuk.

'Özdenören Yazarlık Okulu'

Son kitabı olan Açık Mektuplar'ın hikayesini anlattı: Şevket Eygi'nin Yeni İstiklal Gazetesinde okur sayfası editörlüğünden, Şevket Eygi ile arasındaki fikir uyuşmazlıklarına rağmen işini titizlikle yapmasının ona kazandırdıklarından bir hayli bahsetti. O zaman hiçbir editörün yapmadığı bir yöntem ile işini yapmanın sevincine beni de ortak etti. O günün koşullarında gazeteye gelen her mektuba, her deneme yazısına, şiire ve yoruma muhakkak cevap veriyormuş. Sözgelimi kendisine gelen bir şiiri yayınlasa da yayınlamasa da yazarına mutlaka bilgi veriyormuş, ona şairlik yolunun işaretlerini gösteren bir rehber niteliğinde tavsiyelerde bulunuyormuş. Bir doktora öğrencisi onun bu mektuplarından adeta bir "Rasim Özdenören Yazarlık Okulu" keşfetmiş. Şu an bildiğimiz pek çok yazarın gönderdiği yazılarına verdiği cevaplardan oluşan bu yeni kitap için çok heyecanlı gördüm onu.

Önce refik, sonra tarik

Siyaset konusunda da çok ilginç anılar paylaştı. Sayın Cumhurbaşkanımıza özellikle iki konuda çok özel tavsiyelerinin olduğunu ve bunları da bilvesile ile ona ilettiğini bana detaylıca anlattı. Rahmetli Nuri Pakdil'in taziyesinde karşılaşmışlar. Tayyip Bey ona çok özel bir ihtiram göstermiş ve kendisine sormuş, "Bize bir önerin bir emrin var mı?" O da Cumhurbaşkanına "Sohbet mi etmek istiyorsun yoksa sahiden tavsiye mi dinlemek istiyorsun?" diye sormuş. "Tabii ki siz bizim ağabeyimizsiniz, daha çok tavsiye dinlemek isterim" deyince "Birincisi lütfen diplomaside kişisel heyecanlarına ve geçmişteki romantizme yenik düşme. İkincisi de yol yürüdüğün arkadaşlarını senin yükünü omuzlayacaklardan özellikle seç" diye tavsiyelerinde bulunmuş. İlk öneri için en çok detaylandırdığı konu Türkiye İsrail ilişkileri oldu. Türkiye İsrail ilişkilerinin Yahudi Teolojisi üzerine değil, tarihsel kültürel miras üzerine kurulması gerektiğinden bahsettiğini anlattı.

Diğer konudaki önerilerini ise Fethi Gemuhluoğlu'nun ifadesi ile özetleyebilirim, önce refik sonra tarik önerisinde bulunmuş. "Uzun süreden beri bu ülkedeki muhafazakar mütedeyyin insanların bin bir zorlukla ve fedakarlıkla elde ettikleri bugünkü siyasi ve sosyolojik kazanımın geçmiş dönemdeki hatalara düşmeden koruması için gerekenleri söyleyip vedalaştık" dedi.

O da bizimle vedalaşıp gitti. Samimi idi, dosttu, mütevazıydı, kendinden emindi, engin hoşgörülüydü, bilgiliydi, dertliydi; haza bir Müslümandı. Bize de hayatı Müslümanca yaşamayı önerdi, bir ibadet gibi...

[email protected]