Hegemonya ve disiplin aracı olarak futbol

2.07.2026

Modern toplumun bir yansıması olarak futbol Dünya Kupası gibi küresel etkinlikler aracılığı ile hegemonya ve disiplin aracı olduğunu bir kez daha göstermektedir.


Hegemonya ve disiplin aracı olarak futbol

Prof. Dr. Ali Murat Yel/ Marmara Üniversitesi

2026 Dünya Kupası'nda eşi benzeri görülmemiş bir şekilde Asya'dan 8 takım, Afrika'dan 9 takım, Kuzey Amerika'dan 6 takım (Kanada, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri ev sahibi ülkeler olarak 3 kontenjanı kaplıyor), Avrupa'dan 16 takım, Güney Amerika'dan 6 takım, Okyanusya'dan 1 takım ve kıtalararası play-off'laryoluyla seçilen 2 ek takım olmak üzere 48 takım yarışıyor. Bu kadar çok takımın olması bile futbolun tüm dünyada ne kadar önemli bir olgu olduğunun göstergesidir. Dünya kupasına katılamayan ülkelerin halkları bile canlı yayınlarda kendi kültürlerine, inançlarına veya coğrafi yakınlıklarına göre başka ülkeleri de desteklediği de düşünülünce dünya nüfusunun büyük bir kısmı bu organizasyon ile ilgilenmektedir. Mesela ben bu yazıyı yazarken bir taraftan da Belçika – Senegal maçını izliyor ve emperyalizm ile sömürünün mağduru olan Senegal'i desteklerken skorun son dakikada 2-0'dan beraberliğe gelmesine üzülüyorum.

Kolektif coşku

Milyonlarca insan, "22 kişinin bir topun peşinde koşması" ile neden bu kadar ilgilenir ki? Hayatlarında hiç görüp tanımadıkları 11 oyuncu ile nasıl bu kadar duygudaşlık besleyebilir? Belki de kimlik, aidiyet, milliyetçilik, hatıra ve ümit gibi hisler insanları futbola bağlayabilir. Sosyolog Émile Durkheim'ın "collective effervescence" olarak adlandırdığı "kolektif coşku", hatta bazen "kollektif galeyan" haline dönüşebilen bir davranışı rahatça sergileyebilecekleri bir ortamı sağlayan kollektif kimliğin gücü futbol müsabakalarında ortaya çıkmaktadır. 90 dakikanın ötesinde toplumda iktidar, sosyal uyum ve sosyal sınıfların rasyonelleştirilmesine katkıda bulunduğu da açıktır.

Marksist teoride futbol metalaştırılmış bir gösteri (commodified spectacle) olarak ele alınırken oyuncuların büyük bir pazarda "alınıp satılabilen" emtia olarak görünmesinden taraftarların içinde bulundukları şartlara yabancılaşması (alienation) sonucu yapısal eşitsizlikleri perdelemek için kullanılan bir "afyon" olarak görülmektedir. Gerçi dijital çağ olarak adlandırılan günümüzde görüntüler gerçekliği gölgede bırakıyor: Medya, reklamcılık ve eğlence sektörü, arzularımızı, değerlerimizi ve dünya görüşümüzü şekillendiren bir "gösteri" yaratıyor. Metalar birer gösteriye dönüşüyor: Ürünler, işlevselliklerinden çok, sembolize ettikleri imaj ve yaşam tarzı nedeniyle değer görüyor. Pasiflik, inisiyatifi yerinden ediyor: Bireyler, kendi varoluşlarının pasif izleyicileri haline geliyor; anlam yaratmaya ya da bir topluluk oluşturmaya aktif olarak katılmak yerine, görüntüleri tüketiyorlar. "Gösteri" artık seyredilen bir şey değil, gündelik hayatımızda bizim de katıldığımız bir tüketim aracı haline geliyor.

Bir diğer sosyolog Max Weber'in futbol ya da genel olarak spora dair görüşleri ise futbola rasyonalizasyon ve bürokrasi kavramları ile açıklanabilir. Modern futbolun başlangıcının, katı kurallara, metodik antrenmana, hesaplanmış performansa ve "münzevi (ascetic)atletizme" doğru yaşanan bir dönüşümün parçası olduğunu iddia edilebilir, yani dünyevi bir karşılık beklemeden disiplinli ve bir manastır hayatına benzer bir şekilde sadece futbol için spor yapmayı "dini" bir adanmışlık olarak görülebilir. Tipik bir Weber takipçisi için futbol, aşırı derecede organize, verimli ve hesaplanabilir modern kurumların yükselişini yansıtmaktadır. Son dönemlerde futbolun artık "endüstriyel bir spor" olduğu gerçeği iş dünyası, eğitim ve diğer kurumlardan örnek almanın aksine sanki onlara bir model sunmaktadır. McDonald's restoranlarında olduğu gibi geleneksel sokak futbolundan öteye verimlilik ve ölçülebilirliğe önem vererek bir hiyerarşi içinde uzmanlığın öne çıkması belki de Weber'in hayal kırıklığına uğramış bireyleri "demir kafese" indirgeyebilir. Ama mevcut haliyle futbol küresel kapitalizm ve görüntünün ve gösterinin egemenliğinde varlığını bu şekilde devam ettireceğe benziyor.

Tutkuların ifade edilebildiği mecra

Pierre Bourdieu ise sporu açıklamak üzere kendisinin ortaya attığı üç temel kavramın etrafında şekillenen bir çerçevede açıklayabilir: Habitus: Bir kişinin sınıfı tarafından şekillendirilen içselleştirilmiş eğilimi(disposition), bedensel tercihlerini, daha doğrusu zevk aldığı (taste) ve hangi sporlara katıldığını ya da hangi sporları izlediğini belirler. Sermaye: Futbol, ekonomik, sosyal ve kültürel sermayenin birikimini gerektirir. Bu durum, farklı spor dallarının —ve futbol içindeki farklı rollerin (örneğin, oyuncu, seyirci, kulüp sahibi, yönetici) — sosyal sınıfa göre nasıl tabakalaştığını açıklar. Alan: Futbol sahası ve daha geniş anlamıyla spor endüstrisi, katılımcıların prestij, güç ve sembolik sermaye için mücadele ettiği rekabetçi bir sosyal "alan" (field) oluşturur.

Antropolog Christian Bromberger, Olympique de Marseille futbol kulübü ve şehir, (Akdeniz) kültürü, çokkültürlü kimlik üzerinden baskın Paris egemenliğine karşı nasıl dayanışma içinde olduklarını açıklamaktadır. Aslında stad bir mikro kozmos olarak görüldüğünde tribünlerin bile sosyal tabakalaşmayı yansıtmasına rağmen, yani maraton ve kale arkası kısımların ekonomik sınıflaşmayı gösterse de "kollektif coşku" stadı seküler bir ritüel sahasına çevirip ortak bir kimliğin inşa edildiği bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar kendi içlerinde ayrışsalar da dışarıya, özellikle de Fransız milliyetçiliğini temsil etme iddiasındaki Paris Saint Germain kulübüne karşı hepsi tek yürek olabilmektedir. Sosyal açıdan parçalanmış bir şehrin Vélodrome Stadyumu, sembolik olarak birleştirici bir unsur olmasında futbolun sadece bir gösteri izleme değil aynı zamanda geçiş ritüelleri sunmasında aranmalıdır. Hatta takımına sahip çıkan taraftarlar yönetimin daha çok kazanç elde edebilmek için bir eğlence sektörü yatırımına çevirme (Disneylandisation) girişimlerine de hep karşı çıkmışlardır. Zaman zaman tribünlerin "fakir" kesimlerinin gösterdiği şiddet eylemleri de bu girişimlere bir karşı çıkış olarak yorumlanabilir. Bu taraftarlar için futbol hep "dünyanın en önemli önemsiz şeyi" (bagatelle la plus importante du monde) olarak tutkularını ifade edebildikleri bir mecra olarak kalacaktır.

Theodor Adorno okuyucuları için futbol, kültür endüstrisinin bir parçası olarak standartlaşma ve sahte bir mutluluk üretir. Yazının başında benim Belçika – Senegal maçının son beş dakikasına kadar Senegal'in 2-0 önde olmasının getirdiği sahte mutluluk aslında "umutsuzluğun espritüel oyunu" olarak da anlaşılabilir. Yani, "Auschwitz sonrasında" Adorno'nun insanlıktan esirgediği umutsuzluk belki insanın doğasında olan iyimserlik ile buluşabilir ve kısa süreliğine de olsa umut verebilir. Belki bu anlamda futbol her türlü olumsuzluk içinde çocukça bir promessede bonheur yani, mutluluk sözü aşılayabilen bir form olabilir. Ama zaten mutluluk umutlarını tümden yitirmiş bir dünyada siyah Afrikalının sömürgeci efendilerini alt etmek ümidini bile kapitalist emellerine alet edebilen bir dünyada futbol da ancak geçici mutluluklar verebilirdi. Zaten maç öncesinde bireysel yetenekleri ile Amerika Birleşik Devletleri'ni eleyebileceklerine inanılan Bosna ve Hersek takımı da ancak İtalya gibi bir futbol ekolünü elemenin kısa süren sevinci ile umutsuzluğuna geri dönecektir. Nitekim ABD de Bosna Hersek maçından galip geldiği için bir sonraki turda Senegal'i eleyen Belçika ile karşılaşacaktır. Mutluluklar hep bir sonraki tura kadar sürmektedir.

Hegemonya teorisi ve futbol

Futbol belki de en iyi Antonio Gramsci'nin hegemonya teorisi ile anlaşılabilir. Futbolun da dahil olduğu spor, popüler kültürün hep egemen sınıfların iktidarını meşrulaştıran bir araç olmuştur. Hâkim sınıflar bu tür kültürel formlar vasıtasıyla rıza üretirken halk da bu alanları kendi kollektif aklını ve direniş stratejilerini geliştirmek için kullanabilir. Ama İtalya, İspanya ve Portekiz gibi faşist diktatörlüklerde futbol bir "ulusal spor" olarak kabul ettirilince milliyetçilik, başarı ve disiplin gibi değerler sağduyu olarak görülmüş ve iktidarın etkisi artmıştır. Spor kulüpleri, medya ve büyük sosyal organizasyonlar hep iktidar sınıfının yararına ideolojik aygıtlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Sınıf çatışmaları, takım rekabeti ve ulusal birlik söylemlerinin arkasına saklanabilir. Egemen sınıf halkın enerjisini futbol gibi bir arenada kontrol altında tutabilir.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti de Senegal de ve Bosna Hersek de Küresel Güney'in mevcut düzen içerisinde anti-kolonyal direniş potansiyeli olduğunu göstermiş olmalarına rağmen futbol, Jean Baudrillard'nın deyimiyle hiper-gerçeklik unsuru olarak medya ve tüketim kültüründe bir simülasyon olarak gerçekliğin çok ötesine geçmiştir. Modern toplumun bir yansıması olarak futbol Dünya Kupası gibi küresel etkinlikler aracılığı ile hegemonya ve disiplin aracı olduğunu bir kez daha göstermektedir. Tribünlerden yükselen tezahüratlardan, sokak aralarında bir topun peşinden zengin ve ünlü olma hayali ile koşan çocuklara kadar televizyonları başında uyuşmuş milyonlar için hep denildiği gibi "futbol sadece futbol" olmayıp modern toplumun yansıdığı bir "oyun"dur.